| Gayri resmi tarih gibi (1) |
|
|
|
|
-1 Bölüm-
Selim Cürükkaya/
Sarı Baran arkadaşım PKK nin gayri resmi
Ben ile yanımdaki genç, ayrı örgütlenme
Çünkü birkaç gün önce Baytar Nuri‘ nin
Ali'den ayrılmadan önce
Dersim'e gideceğim.
İkimizin bir odası ve çalışma masası vardı.
Ve bu üçü yani Mustafa Vahtettin ve Selahattin
İlk okuldan sonra okumaya ara verdiğimden
Kaç köprünün üzerinden geçtik hatırlayamıyorum.
Derlerki günler sonra bir gece Munzur
Tabağı kapan Munzur dışarı fırlamış
Haydar ağa parmağıyla onu işaret ederek
Gösterilen yere doğru ilerlerken otobüsten inen Yeni bir grupla tanışıyoruz
Çarşıdan Munzur vadisine inmeden onlarla selamlaştık.
Burası Tunceli Öğretmen okulu
Dört adet dört katlı binanin inşa
Yatakhane bölümünü gezdikten sonra dershane binasına gittik.
Oradan yatakhanenin arkasındaki kahveye doğru yürüdük.
"Barzanici gelmiş!"
İkincisi, kürdistanın yeraltı yerüstü kaynakları talan ediliyordu.
Üçüncüsü Kürtler ulus olarak asimilasyona tabi tutulmuştu,
Geçmiş, gelecek, tarih, katliamlar, yapılmış işgaller ve yazılmış bütün kitaplar bize yanaydı!
Biz bu altı kişi bir yatakhaneye yerleştik.
Ve biz kendimizi burada esirler gibi görüyorduk
Niye Gladyatörler gibiydik?
Ve yeni anlamıştık bir ülkemizin olduğunu
Dilimizin yasaklandığını, başka bir dilin zorla bize kabul ettirildiğini
Bir çocuğu düşünün, küçük yaşlarda anne ve basından koparılıyor
Üvey anne ve baba yaşamı boyunca çocuğa kötü davranıyor Gerçek anne ve babalarımızın olduğunu öğrenmiştik
Artık gözlerimize uyku girmiyordu
Bu ruh haliyle okula geliyoruz dersleri dinliyoruz
Türk solu mensupları ve öğretmenler bizim için karanlığı ve inkârı temsil ediyordu. Onlar için bizim düşündüklerimizin hiçbir anlamı yoktu.
Ülkemize Doğu ve Güney Doğu diyorlardı Ve yalanlarını yüzümüze karşı söyleyince müthiş öfkeleniyorduk
İşçi sınıfı diyorlardı
Ama Kürt olup bunun farkında olamayan öğrenciler,
Biz köle olduğumuzun bilincine varmıştık
*********
İlk eylem
Okulda MHP li sağcı gruplar vardı
Okulda okuyup yatılı olmayan öğrencilerde vardı İlk kavga
Anlamamazlıktan geldim.
Tip tariflerini yapınca hemen çıkardım.
Seyfettin Zoğurlu, Mehmet Sevgat,
Güya Suni Alevi kavgası yapmışız
Bizim grubu oluşturanların büyük çoğunluğu sunniydi
Barış Önerisi geldi
Konuşmanın taraftarı olduğumuzu arkadaşlarıma ileteceğimi söyledim.
Çağrılan yere gidecektik. Ama hepimiz toplu halde;
Sözü dört gün önce çıkan kavgaya getirdi. Şahin Dönmez Bizi Savunuyor
Yanımda duruyordu, adama baktım tanımadım.
"Biz öğrenci arkadaşlarla tartışıyoruz, sen kim oluyorsun?" diye bağrınca,
Şahin Dönmez ile birlikte Tunceli öğretmen okulundaki yatakhanemize gitmiştik.
Toplantı bitince, arkadaşların çoğu dağıldı, küçük bir grup kaldı.
Ben olayları objektif olarak aktarmaya çalışıyorum.
"Gördün mü dayak yedikten sonra kafaları çalıştı, okuduktan sonra gelip bizim gruba katılacaklar," dedi.
Hemen kendisine bağlı bir grup organize etmişti.
Dersim' li Ali Haydar Kaytan, D. Ali Küçük Ankara ‘dan geldiklerinde
Tunceli öğretmen okulunda propaganda grupları oluşturup
Aramızda hararetli tartışmalar başlıyor.
Türkiye solunun kullandığı argümanların inandırıcı bir tarafı yoktu.
Hatta çoğu grup Kürdistan kelimesi yerine Doğu ve güneydoğu ana dolu kelimesini kullanıyorlardı.
(2)Kutu deresi 1938 katliamında Dersim' lilerin büyük bir bölümünün katledildiği derenin adı.
Yaz tatili olacaktı. Evlerimize geri dönecektik.
Resul Altınok' u tanıdım
Resul mü beni buldu, ben mi onu buldum, tam olarak hatırlamıyorum!
1965 lerde Murat vadisinde Suveren istasyonunun karşısında
Radyonun sesini yükseltir, bütün köylüler toprak damlı evlerin üzerinde çömelir
Zeki Bingöl ile Karakoçan arasında bir dağ köyündendi.
Başka arkadaşlar
Birde Hoca' nın Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünden Kalka Pazarlı "Heso"! vardı.
Grubuz arasında bir hiyerarşi yoktu
Bingöl neresi?
Hatta Bingöl adının buradan geldiğini söylerler.
Günlerce haftalarca bulduğu her gölden su içmiş
Dolana dolana karnı acıkmış
Görünmez olmuş!
Söylentiye göre Bingöl yüresinin adı "Cebel cur" den gelirmiş!
Çünkü "Cabakçur" ismi Araplar buraya gelmeden önce vardır.
Geriye doğru dönüp baktığımızda her şey karanlıktır.
Kent kurulduğundan bu güne kadar ne olmuşsa, neler yaşanmışsa kayıt altına alınmıştır.
Ve Bingöl tarihi hakkında bizim bildiklerimiz neler dir?
Hepsi bu kadar! Başka Cabakçur' un unutlmaz neleri var bilimem ki!
Kızartı etrafta çok renkli güzellikler ve dekorlar yaratır.
Döndükçe etrafa binlerce ışık saçar.
Öğrendim, ermenicede "Cabak" buz, "Çur" akan sudur.
1965 ler den sonra büyüdü ve asıl şehir aşağı çarşı olarak kaldı. Bingöl depreminden sonra şehir büyümeye başladı Modern binalar, apartmanlar dükkanlar inşaa edildi. Bingöl' ün yerli aileleri çok azdır, çoğu çevre köylerden gelmişti.
1970 lerden sonra Ermeni olarak sadece "Kurt Ali" yi bilirim.
Şu anektodu da anlattı.
Tam olarak hatırlamıyorum şehrin girişinde nüfus 16 Bin yazılıydı.
Bingölde siyasi gurup ve kişiler
MHP, hani şu faşist partinin adamları da vardı.
Ya Dursun Belge, Saim Balüken, Birde Sarı Cemal'i unutmak mümkün mü!
Bizimle özgürlük yolu çevresi arasında bir tartışma vardı.
Deli Yeho
Aradan yarım saat geçmemişti, geri dönen Yeho ağlıyordu.
Biz kahkahayla gülerken Yeho' da neden güldüğümüzü anlamadan kahkaha atmaya başladı.
Kısmet Abi:
Ayrıca büyüklük taslamaz, bize üstten bakmazdı.
Ankara' da bir ara Bayındırlıkta çalışmıştı.
Ve müthiş fedakârdı.
Mehmet Karasungur
Karasungur' la Parkta konuşurduk, bitmez tükenmez tartışmalarımız olurdu.
Karasungur' un sarf ettiği sözler ile sergilediği pratik arasında bir uyum vardı. Hem bilinçli, hem de kararlıydı. Bir liderde olması gereken bütün nitelikler onda mevcuttu. Arkadaşlarına karşı derin bir saygı beslerdi
Bir gün ben ile Abdullah Ekinci Bingöl' deki belediye parkına gittik
Bize göre daha deneyimli olan Karasungur:
Biz ona şaşkın bakarken, başını kaldırdı bize baktı:
Bir de hatıranın devamı vardı. Yani yabancı güçler şehrimize girmiş Varımıza yoğumuza el koymuş Okullarımızı, binalarımızı dükkânlarımızı Var olan her şeyimizi gasp etmişlerdi. Biz işsizdik yoksul ve perişandık Oysa yabancı güçlerin el koyduğu her şey bizimdi. Böyle düşünüyorduk: Abdullah Ekinci öğrencilere aynen bunu anlatıyordu Ve ardından hedefi gösteriyordu: "Sizin olan her şeye el koyun!" Komün evlerinde okumak için kitaplarımız yoktu Çünkü onları satın alabilecek kadar paraya sahip değildik Bizim için bu işin çözümü çok kolaydı Başta Halk kütüphanesi, ardından bütün kitapçılardaki kitaplar bizimdi.Üzerimizdeki uzun parkelerimizle kütüphaneye girer Raflarda göz gezdirirken, ellerimiz kitapları alır, belimize sokardı Bir müddet sonra her komün evinde bir kütüphane ortaya çıkardı. Yatak battaniye mi yoktu? Onları bulmak daha kolaydı Yatılı bölge okullarının döşek ile battaniyeleri, geceleri komün evlerine akardı. Bildiriler yazmak için daktilolar, çoğaltmak için teksir makineleri mi lazım? Devlet dairelerinden istihbarat toplanır, ardından eyleme geçilirdi. Birkaç gün içinde soyulmadık daire kalmazdı. Eşya bulmak bizim için zor bir olay değildi. Ama beslenme bir sorundu Abdullah Ekinci, Mehmet Karasungur, Resul Altınok, Dersimli Ali memurdu. Bunların maşaları bize yetmiyordu. Durumu iyi olan bazı arkadaşlarımız da vardı Ama bunların sayısı bir elin parmakları kadardı. Bazı anlarda cebimizde çay parası bile olmazdı Bir gün Abdullah ile birlikte kahveye gittik ikimizin de cebinde para yoktu Garson geldi, başımıza dikildi "Evet abi ne içiyorsunuz?" dedi. Abdullah, "biraz önce diş çektirdim" cevabını verdi.Ben de garsona şöyle bir baktım "ver bir sigara içeyim" dedim. Garson sigarayı bana uzattı, birde üstelik yaktı ve masadan ayrıldı. Aldığımız silahı deniyoruz Abdullah Ekinci ile de bir hayli anılarım vardır: Tanıdığım bir kaçakçı Tomson adı taşıyan bir silahının olduğunu söyledi Bize ucuza satmak istiyordu. Eski gazetelere sarılı halde bir çuval içinde parkta bize teslim etti. Abdullah elinde ki çuvalla Rasul' un beyaz sarayına gittik. Burada silahı inceledik, mermileri ve iki jarjörü vardı. Biraz eskiydi, patlayıp patlamayacağından emin değildik Karanlığının çökmesini bekledik. Gece örtüsünü üzerimize atınca, silahla dışarı çıktık Beyaz sarayın iki yüz metre aşağısı bahçelikti. Onların arasından yürüdük, bahçeler bitince Akan Bingöl çayının sesi kulaklarımıza ulaştı Abdullah mermiyi namluya sürdü, tetiğe bastı Üç adet ard arda patladıBu kez ben Abdullah' ın elindeki silahı aldım Otomatik e bağladım tetiğe bastım Birden bire yakınımızda onlarca silah patladı Kurşunlar başımızın üzerinden "vızz" deyip geçiyordu Kendimizi yere attık, sürünerek geri bahçelere doğru kaçtık Silah sesleri giderek çoğaldı ortalık savaş alanına döndü Bir jarjörü olay yerinde bıraktığımızı anlayınca eğilerek geri döndük Üzerimizden vızıldayıp giden kurşunların altında yere yatarak jarjörü aradık ve bulduk Koşa koşa beyaz saraya ulaştık İçeri girdiğimizde hala silahlar patlıyordu Bingöl alayı baskına uğramış gibi kendini savunuyordu Silahı çatıya götürüp sakladık Yataklarımızı serip kitap okumaya başladık Bir müddet sonra Resul Altınok içeri girdi Çok telaşlıydı, bize baktı, "bir şey duymadınız mı?" dedi Biz ne oldu ki deyince; ordunun birbirine girdiğini Çok büyük silahlı çatışmaların başladığını söyledi Sabahleyin uyandığımızda dışarı çıktık Keşif yaptık, meğer biz Beritanlıların çadırlarının yakınında silah patlatmışız Onlarda saldırıya uğradıklarını sanarak karşılık vermiş Beritanların çadırlarına fazla uzak olmayan Bingöl alayıda Silahlar korosuna katılmıştı. Gurubumuz büyüyorGrubumuzun en hoş adamlarından biri Kalkapazar' lı Hasan,diğeri Hoca idi. İkisi de Ankara' da okumuş, ilkokul müfettişi olmuşlardı. Tabi Bingöl lisesinde arkadaşlarımız da vardı. Keleşkof adını taktığımız Rıza Demirel, Haydar Karasungur, Mehmet Ayık, Hüseyin Durmuş, Cevdet inak, Adnan Yüksel ve bu yazıda isimlerinin vermekte sakınca gördüğüm başka arkadaşlar. Birde Bingöl'ün Genç kasabası vardı, orda oluşan ilk gruptan söz etmek istiyorum.
Buradaki arkadaşlarımızdan birinin adı Zeki Palabıyık' tı
Öğretmen okulu mezunuydu ve ilkokulda öğretmenlik yapıyordu. Kararlı cesur ve inançlıydı.. Onunla tartışmaya giren herkes, liderlik özelliklerinin olduğunu hemen fark ederdi. Zaten bir konuşmaya başladı mı durmazdı Karşıdaki kişiyi ikna etmeden bırakmazdı. Zeki' nin samimi iki arkadaşı Hidayet Bozyiğit ve Selahattin Demir de Genç' liydi. Üçü mahşerin üç atlısı gibiydi Hep birlikte gezerlerdi. Birde Gavur Ali vardı, uzun boylu iriyarı bir arkadaştı. Oda üçlüye takılırdı. Hüseyin Hocayı unutmamak lazım. Yatılı okulda öğretmendi. Zeki bana "yurtseverdir, ama gidip kendisiyle konuşmak lazım" dedi. Bir gün okulda onu ziyaret ettik. Odasında bizi saygıyla karşıladı. Karşılıklı oturduk, havadan sudan konuştuk Daha önce Zeki ile tartıştıklarını biliyordum. Bu kez konuyu ben açtım Ülkenin hali nasıl dedim Anladı, sömürge olduğuna ben de ikna oldum cevabını alınca Keşke sömürge olsaydı, daha kötü, yani sömürgenin aşağısında Hindistan İngilzlerin sömürgesiydi, ama Hindistan' dı Viyetnam Amerikalıların sömürgesiydi, ama İngilizce konuşmak zorunda değildi. Bizde hem ülkenin adı yasak, hem halkın diliyle yazmak yasak dedim. Hüseyin Hoca ile tartışmamız sürüyorken Zeki yanımızdan ayrıldı.
Meğer ki okulun diğer odalarına göz atmaya gitmiş. Hocayı yalınız bırakıp okulu terk ettiğimizde "Tamam fotokopi makinası ve daktilonun yerini tesbit ettim" dedi. Bir gün sonra soygunu yapma planı yapmaya başladık. İş hiç ihmale gelmezdi. Bene Zeki Ve Gavur Ali bu işi yapacaktık. Gece karanlığında okulun penceresinden girecek etksir makinası ve daktiloyu alacak Murat nehrinin kıyısına gedecek Nehirden karşı tarafa geçecek Sırtımızdaki makinalarla beş kilo metre gidince bizim köye varacaktık
Gecenin karanlığında pencereyi iterek içeri girdik Makinaları sırtladık, hesepta olmayan hesap makinasın da aldık.Bir müddet sonra nehrin kıysına vardıkHava sıcaktı, gök yüzünde sayısız yıldız vardıTaksir makinası hayli ağırdı.Belden aşağı soyunduk, suyun geçit verdiği bir yerden geçtik.Karşı tarafta giyinince yola koyulduk: Ağır olan makinayı sırayla sırtlıyoruz ve yürüyoruz,Nehiri geçerken hayli oyalanmış, şafak sökmedenBizi örten karanlık perdesi kalkmadan bizim eve ulaşmamız gerekirdi.Bir kilometrelik tepeyi çıkınca dümdüz Yeniköy ovasına çıktıkŞafak sökmeye başladığında, Zeki nin yüzüne baktım simsiyahGavur Ali nin suratına baktım tam bir arapOturdum gülmeye başladım.Zeki makinayı yere bıraktı, midesini tuttu gülmeye başladı.Gavur Ali de kahkaha attı. Meğer benim yüzümde kapkaraymış Teksir makinasındaki mürekep akmış, ellerimize her tarafımıza bulaşmış Bizde terimizi silerken yüzümüzde beyaz yer kalmamış Biraz daha yürüdük, köye ulaşmaya üç yüz metre kadar kalmış Ama ortalık tam olarak aydınlanmıştı. Bu halimizle sırtımızdaki makinalarla köye gidemeyiz. Kısa bir tartışmadan sonra makinaları taşlık bir yerde sakladık Evimiz köyün alt tarafındaydı, hızlı adımlarla kimselere görünmeden yürüdük Tam bahçeye girdik, babam kapıdan çıktı, elinde ibrik, abdest almaya gidiyordu. Kapkara suratlarımıza baktı: Başını iki yana salladı Zan edersem bir şeyler anlamadı Hiçbir kelime konuşmadan yanından geçtik, çıktığı kapıdan içeri girdik Benim odam ayrıydı, giriş salonunun karşısındaydı, oraya gittik. Aynaya baktık ki vay başımıza gelenler, sessiz güldük! Babam abdest alıp kendi odasına girince, yüzümüzü yıkadık ve uyuduk. Diğer gece karanlığı basınca makinaları aldık amcamın samanlığında sakladık uygun bir zamanda Bingöl' e aktaracaktık.
Not: Resim Zeki Palabıyık Bingöl' deki grubumuz, henüz kendi başına bağımsızdı. Resul Altınok hem büyüğümüz hem de grubun doğal lideriydi. Bu tarihlerde tartıştığımız veya araştırdığımız konuların başında "sömürgeler sorunu" vardı. Eskiden Portekiz' in sömürgesi durumunda olan Gine Bissau ile ilgili bir kitap bulmuştuk Onu okuyorduk ve ülkemize benzer yanları üzerine duruyorduk. Vietnam, Amerika' nın egemenliğinden daha yeni kurtulmuştu. Mücadele sırasında izlenen taktikleri hızla öğreniyorduk. General Giap' ın askeri dehasına hayran oluyordukBaşka ülkelerin deney ve tecrübelerini öğrendikçe, kendi gerçeğimize dönüyorduk. Ülkemiz nasıl bir sömürgeydi?Yarı sömürgemiydi, klasik sömürgemiydi, yoksa bazılarının deyimiyle yeni sömürgemiydi?Türkiye soluna mensup bütün gruplar, Kuzey Kürdistan'ı Türkiye ile birlikte tahlil ederdi.Onlara göre Türkiye' nin statüsü ne idiyse, K. Kurdistan' ın' da öyle idi. Yani onlar göre Türkiye yarı sömürge ise K. Kurdistan' da yarı sömürge, Türkiye yeni sömürge ise K.Kurdistan' da yeni sömürge idi. Zaten Türkiye solu bu aşamada henüz K. Kurdistan' a Doğu ve güneydoğu ana dolu diyordu. Yani ülkemizi Türkiye' nin bir parçası olarak değerlendiriyordu. Bundan dolayı Kürdistan' a özgü bir tahlilleri yoktu. Yine solun büyük bir bölümü, sömürgeleri deniz aşırı ülkeler olarak algılıyordu. Yani onlara göre Türkiye ile Kürdistan arasında deniz olmadığından Kürdistan sömürge olmuyordu. Birde onların mantığına göre sadece emperyalist ülkelerin sömürgeleri vardı. Türkiye' nin kendisi emperyalistlerin yarı sömürgesiydi Yarı sömürgenin sömürgesi olmuyordu. Türkiye soluna mensup örgütlerin kadrolarının çoğu, Kürt kökenliydi. Bunlar "Ülkemiz" derken Türkiye' yi, yani Edirne' den Ardahan' a kadar ki yeri anlardı. Tabi onlar için proleteryanın birliği önemliydi. Rusya'da, Çinde Arnavutluk' ta proleterya sınıf örgütlenmesi yapmış emperyalizmi yenmişti Bizlerde aynen öyle yapmalıymışız. Bizler Türkiye solunun bu tezlerinin hiç birisine katılmıyorduk. Bütün bu tezleri, ülkemizin varlığını inkâr eden Kemalist tezler olarak yargılıyorduk. Bize göre, Kürtlerin bir ülkesi vardı. Adı Kürdistan' dı. Bu halk milattan önceden beri bu topraklar üzerinde yaşardı. Önce Kasr î şirin antlaşmasıyla ikiye; Lozan antlaşmasıyla bu ülke dörde parçalandı. Şu anda bu parçalardan biri Türkiye' nin, diğerleri İran, Irak, Suriye' nin egemenliğindedir. Bu egemenliğin biçimi nedir sorusuna cevap arıyorduk Bu biçimi bulmadan önce "Kürtlerin bir ülkeleri vardır" tespiti çok önemliydi. Bu gerçekten hareket edildiğinde, Kürdistan' ın bir parçası egemenlik altında olduğu ülkenin değil, kendi bütününün bir parçasıdır. Daha açık olarak ifade edersem, Kuzey Kürdistan Türkiye' nin değil Kürdistan' ın bir parçasıdır. Türkiye solu, o andaki hukuki ve resmi statüyü meşru görüyordu ve hareket noktası buydu. Oysa tarihi gerçekler hiçte böyle değildi. Sadece tarihi de değil, kültürel, dil, ekonomik gerçeklerde onları yalanlardı. Bizim Türkiye soluna karşı tezlerimiz şöyle şekilleniyordu. Madem biz Kürtlerin de bir ülkesi vardır, bu ülkeyi tahlil etmemiz gerekiyordu. Türkiye solunun Türkiye için hazırladığı reçeteler bize uymuyordu. Çünkü bizim hastalıklarımız farklılık arz ediyordu. Onlara göre Türki'ye kalp hastasıysa, K. Kurdistan da kalp hastasıydı Ve bundan hareketle dünyanın her tarafında kalp hastalığı ilaçları aynı oluyordu. Biz yıllarca hastalığımızın başka olduğunu anlatamadık. Kabul etmiyorlardı, çünkü ülke olarak varlığımızı tanımıyorlardı. Tanısalardı, zaten proplem kalmazdı. Yeryüzünde bir ülke olarak varsan, kadınlar ve erkeklerden oluşursun. Zenginlerin ve yoksulların vardır. Ülkenin toprakları üzerinde bir veya birkaç dil konuşulur Ülkenin bir ekonomik gelişmişlik düzeyi vardır Ülke halkı ya kendi kendisini yönetiyor Ya da yabancı güçler tarafından yönetiliyor. Eğer ülke yabancı güçler tarafından yönetiliyorsa, o ülke sömürgedir. Kendi ülkemizdeki duruma bakıyorduk, halkımızı Türk devleti yönetiyordu. Kürt adına her şey yasaklanmıştı. Ve Kürt olarak bir Kürt, hiçbir şey olamazdı. Yani bir Kürt, Kürt kimliği ile Türk devletinin resmi bir kurumunda hademe bile olamazdı. Öğretmen olamazdı, memur olmazdı, subay olamazdı, olamazdı da olamazdı!
Ama kimliğini, tarihini, ülkesini inkâr eden ve kendini Türk olarak gören Kürt/ Türk başbakan bile olabilirdi. Türkiye' de' ki resmi kafalara göre bu çok normaldir ve bunu eleştirmek etnik milliyetçiliktir. Biz Kürtler için böyle düşünmek etnik milliyetçilik iken; kendileri aynı duruma düşerlerse onlar için öyle değildir. Örneğin Yunanlılar, bir gün Ege kıyılarını işgal etseler, Ege bölgesinin adını doğu ve güneydoğu Yunanistan olarak değiştirseler Bu bölgede yaşayan bütün Türkleri Yunan saysalar Türkçe konuşmayı ve yazmayı yasaklasalar Ve ben Türküm diyene yaşam hakkı tanımasalar Ancak ben Yunanım diyebilenler; hademe, memur, öğretmen milletvekili olabilseler. Ve bazı Türkler bu duruma itiraz etseler Bunları etnik bölücü olarak damgalanır mı?
Hayır hem de bin kez hayır! Ama Türkiye' deki resmi kafalar bizi etnik bölücü, sol kafalar ise; Proleterya bölücüleri olarak suçluyorlardı. Ve biz bu gerçeklerden dolayı Türkiye solundan ayrılıyorduk. Kendi çabalarımızla kendimize yeni bir yol arıyorduk. Güney Kürdistan' da General Barzani başkaldırısını okuyorduk. Onun yenilgisinden dersler çıkarmaya çalışıyorduk. Konuyla ilgili elimizde çok az meteryal vardı, arıyor ama bulamıyorduk. Zan edersem bu aralar Dr. Sait Kırmızıtoprak' ın kaleme aldığı kalın bir teksir bulmuştuk. Onu okuyup olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk. Bütün olaylara sosyalizmin penceresinden baktığımız için Güneydeki yenilginin nedenlerini şöyle sıralıyorduk: KDP feodal önderlikli bir harekettir, bundan dolayı yenildi diyorduk. Seçtiği mütefikleri yanlıştı, onu kandırdı diye propaganda yapıyorduk Kendimize göre bundan hemen dersler çıkarıyorduk. İşte ilk dersimiz, bizde ki devrime feodaller değil, proloterya öncülük etmeliydi. ikinci dersimiz halka bir feodal veya bey değil, bir parti yol göstermeliydi. Üçüncü dersimiz proloteryanın itifakları, sosyalist ülkeler ve ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkeler olmalıydı. Birde Vietnam ve Koreli devrimcilerin okuduğumuz kitaplarından "kendi öz gücüne güven" sözü vardı! Bu ilke bizim için çok önemliydi. Kendine güvenen kişi, kendine güvenen grup ve kendine güvenen ülke. Bizim için bu siyasetin A.B.C si gibiydi.
Bu güvenimizi arttırmak için kendi tarihimizi araştırmaya koyulduk 1925 te Palu' da, Piran' da, Elazığ' da Genç te Diyarbakır'da ne olmuştu? Kimler direnmiş, kimler teslim olmuş, kimler idam sehpalarında davalarını haykırmıştı? Dersim' de 1937/ 38 de neler olmuştu? Baytar Nuri' elden ele dolaşan teksir halindeki kitabından öğrenmiştik. Ve tarih merakı sarmıştı bizi Herodot' un tarihinde köklerimizi aramıştık. Kesenefon' un "On binlerin geçişi" nde anlattığı, savaşçı soydaşlarımız gibi olmaya karar kılmıştık. Firdevsi' nin " Şehname" sinde Zaloğlu Rüstem ile bağımızı kurmuştuk. Newroz başkaldırısının Kawa' ları olama yolunda ilerlemeye başlamıştık Ankara Grubunun görüşleri İkinci dönem Tunceli Öğretmen okulundaki gelişmeleri anlatmadan önce Ankara' da çeşitli üniversitelerde okuyan öğrencilerin, bizlerle olan ilişkileri sonucunda Nasıl etkilendiğimize değinmek istiyorum. Gerek Bingöl' de gerek Dersim'de karşılaştığımız bu arkadaşlar Bizimle tartışmalarında; Birincisi, Daha Önce Kürdistan' da Türkiye cumhuriyetine karşı gelişen ayaklanmaların Ulusal ayaklanmalar değil, direniş hareketleri olduğunu söylüyorlardı. Ben bu tezi kabul etmiyor ve onlarla tartışıyordum. Bana göre hem şeyh Said önderlikli ayaklanma, hem de Desim ayaklanması Ulusal birer ayaklanmaydı. İhsan Nuri paşanın önderlik ettiği Ağrı ayaklanması tartışma götürmez bir ulusal hareketti. Ama Ankara ‘ da okuyan arkadaşlar bunun kabul etmezlerdi, Direniş hareketleri ile ulusal hareketler arasında bazı farkların olduğunu söylerlerdi. Onlara göre Kürdistan' da milli burjuvazi yoktu, yani oluşmamıştı. Ve dünyadaki bütün ulusal hareketler burjuvazinin eseriydi Bizde milli burjuvazi olmayınca ulusal harekette olmamıştı.Onlara göre Kürdistan' da gerek feodal dönem de; gerek kapitalizm çağındaki bütün isyanlar "haklı direnme" hareketleriydi. Arkadaşlar bu tezlerini Avrupa' da ki ulusal gelişmeleri özetleyerek bize kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Bir de Stalin'in uluslar hakkındaki tezleri de bunun yardımına sokunca, bizi ikna ediyorlardı. İkincisi, Türkiye' deki sol grupları "sosyal şöven" olarak değerlendiriyorlardı. Bizler sol grupların tezlerini kesin olarak yanlış bulurduk. Kürdistan' ı inkâr ettiklerine inanırdık. Bunun için gece gündüz onlarla siyasi tartışmalar yapardık Ama böyle bir tanımlamayı ilk olarak onlardan aldık. Bu konularda kitapları karıştırınca hayli veriye ulaştık. "Sosyal şövenizm" devrim için en azından burjuvazi kadar tehlikeliydi. Birde Türkiye solu gurupları içinde yer alıp, Kürt kökenli olanlar için de bir tanım kullanıyorlardı: "Ulusal inkarcı" Bu her iki tanım her ne kadar Türkiye solu ile aramızda ki kavgaların zemini olduysa da Bu tanımları kabul etmekte pek zorlanmadık. Türkiye solu gerçekten Kürt sorunu konusunda "Sosyal şövendi" Ve bu "Sosyal şöven" grupların politikasına angaje olan Kürtler ise, Uluslarına yabancıydı. Üçüncüsü Kürdistan' da Türkiye' de devrim yapmak isteyen sol gruplarla birlikte, birde Kürt sol grupları vardı. Mesala Bingöl' de Türkiye KDP' si ve Özgürlük yolu çevresi mevcuttu. Ben onlar gibi düşünmezdim, ama hep onlarla oturur tartışırdım. Arkadaşlarımın çoğu o çevrelerdendi. Tunceli öğretmen okulunda bile en samimi arkadaşım, Özgürlük yolu çevresinden Sarı Cemal' di. Ama Ankara' da okuyan arkadaşlarımız onlar için de bir sıfat türetmişlerdi. "Kürt küçük burjuva reformistleri"Bu tanıma göre, bu grupların mensuplarının çoğu öğretmen memur ve bürokrattı. Bu konumlarından dolayı „Küçük burjuvazi" kategorisine dahildiler. Kürt sorunu konusunda, devrimden yana değiller, sadece bazı reformları talep ediyorlar. Bu özelliklerinde dolayı da "reformist" tirler. Tabi tanımlamaları böyle kafamıza yerleşince Ve o dönemlerde Stalin' izm de revaçta olunca Bizler artık Stalin' in Lenin ve Mao Zedung ‘un kitaplarında "Küçük burjuvazi ve reformistler" hakkındaki bütün satırların altını çizer Tartışmalarda bunları muhataplarımızın yüzüne vururduk. Süre içinde "sosyal şövenizm ve küçük burjuva reformizmi"nefret edilecek kelimeler halinde dilimizden döküyorduk. Her ne kadar bizim grubumuzu teşkil edenlerde öğrenci öğretmen ve memur idiyse, Biz kendimizi "proleter devrimci" olarak görüyorduk Neyse bu kadar teorik izahatlarla kafanızı meşgul etmek istemezdim, ama bu sıfatlar, ilerdeki kavgaların anlaşılması için gerekliydi. Artık ilk büyük ulusal eylemimizi anlatabilirim. Çünkü bu dinamitli ve bombalı bir eylemdir, belki de kulaklarınızın pası gidebilir
Veya sizi derin uykunuzdan uyandırır. Mart ayına girmiştik. Newroz' un önemini daha yeni kavramıştık. Bizim dilimizde "New" Yeni, "Roz" Gün demekti. Peki bu ne demek ti? Önce duymuş, ardından özel olarak araştırmıştık. Türk Milli Eğitim Bakanlığının yayınladığı Firdevsi' ye ait "Şehname" Ve yazarının adını şu anda unuttuğum "Dünya tarihi" nde Newroz olayı anlatılıyordu. "Şehname" de Newroz' un efsanesi, "Dünya tarihi"nde gerçeği vardı.
Efsaneye Göre, Asur imparatoru Orta Asya' ya kadarki bütün halkları eğemelik altına almış, onları inim inim inletiyormuş. Ondan daha zalim ve daha kan içici yer yüzüne gelmemiş. Bizzat kendisi babasını aslan avı için hazırlanan kazıklı kuyuya düşürüp öldürmüş, ardından yerine geçmiş Yeryüzü kıralı ünvanını kendisi kendisine layık görmüş Çok kısa bir süre sonra başının iki yanında iki yılan çıkmış Baş vurmadık hekim bırakmamış, yılanlara bir çare bulamamış Şeytan bir gün hekim kılığında ona görünmüş Ve derdinin dermanını söyleyivermiş: "Günde iki genç insanın beynini bu yılanlara yedir" demiş Zelim Dehak Şeytan' a uymuş Emir buyurmuş "Tez yılanlarıma genç insan beyinleri yedirin" diye haykırmış. Bu emir üzerine her gün iki genç insan yakalanmış Kasaplara teslim edilmiş Kafaları kesilmiş, kafa kemikleri kırılmış İçindeki beyinler çıkarılmış Dehak' ın kafasının iki yanından çıkan iki yılana yedirilmiş Aradan yıllar geçmiş, Dehak' ın kafası iyileşmemiş Durumun kötüye gittiğini fark eden iyi niyetli bir yönetici kasapları değiştirmiş Yeni kasaplar her gün kendilerine teslim edilen geçlerden birini dağa salmış Kalan gencin beyniyle bir koyun beynini yılanlara yedirmiş. Dağa salınalar süre içinde çoğalmış Firdevsi' ye göre Kürtler bunlardan türemiş. Yine ona göre Dehak' ın askerleri bir gün Demirci Kawa' nın oğlunun başını kesmek, beynini yılanlara yedirmek istemiş Kawa dağa sığınanlarla birlikte Dehak' ın sarayını ateşe vermiş Ve bu günü Newroz olarak ilan etmiş. Bu efsane bizleri müthiş etkilemişti. Zira bize göre Dehak'lar hala vardı Gençlerimizin başları hala kesiliyor ve yılanlara yediriliyordu. Bu beyin yiyicilere karşı dağlara sığınmak Veya Kawa olmak, elimizdeki öküz başı şeklindeki gürzü Zalimlerin başına çalmak..... Tarih kitapları efsaneyi doğrular niteliktedir. Milattan önce 612 Yıllarında bu günkü Orta Doğuda Asur imparatorluğu egemendir. Med komutanı Keyakser Zagros dağlarının mağaralarında demirhaneler kurmuş Kılıçlar, kalkanlar ve zırhlar üretmeye başlamış Atların çektiği savaş arabaları hazırlamış Düzenli ordular kurmuş Piyade ve atlı birliklerle Ninova' nın üzerine yürümüş Zalim Dehak' ın sarayını ateşe vermiş Asur imparatorluğu gümbür gümbür yıkılırken Onun egemenliği altındaki bütün halklar özgürlüğe kavuşmuş. İşte Newroz böyle kutlanır İşte ateşler böyle yakılır Bazıları yakılan o ateşlerden korkarak titrer Bazıları da sevinir. Biz Tunceli öğretmen okulundaki öğrenciler Newroz' u böyle algıladık 21 Mart günü yaklaşırken bir toplantı yaptık. Aramızda Dersim' li arkadaşları da aldık. Newroz' u sesli olarak kutlayacaktık Buna göre en kısa zamanda iki kalıp dinamit bulacaktık. Bir tanesini şehrin hemen arkasındaki Düldül tepesinde Diğerini onun ters istikametindeki tepede patlatacaktık. Dinamitler kapsüller ve fitiller hazırlandı Gerekli bağlantıları sağlandı İki gruba teslim edildi, 21 Mart gecesi aynı dakikada fitiller ateşlendi. Saat tam onda önce düldül tepesindeki dinamit patladı Ona hemen karşıdaki eşlik etti Ve dört dağ arasına hapis olmuş şehre, birde patlamaların yankıları geldi. Bizim öğretmen okulunun hemen alt tarafında konumlanmış jandarma alayı Silahları havaya dikti. Başlayan müthiş bir şenlikti İz mermileri aydınlatıcı fişekler, ardından top mermilerinin sesi gelecekti. Korkularından titreyenler ve sevinenler de vardı bu şehirde. Sessizce yeter diyenler, eyvah 38 geri geldi deyip titreyenlerde. Sesler bombalar ve tüfekler, duygu ve düşünceleri saflar bölmüştü. En önemlisi de bizin korkumuz bu patlamalarla ölmüştü. Biz karar alanlar ve yapalar dışında kimseler, kimlerin yaptığını bilmiyordu Ama herkes bizden kuşkulanıyordu Aradan günler geçmesine rağmen tartışmalar sürüyordu. Newrozu, 21 Mart gecesini, Dersim' de Patlayan bombaları kimse unutamıyordu
21 Mart Newroz Bayramını kutlamanın ardından 23 Nisan yaklaşıyordu. Bu gün de Türklerin ulusal egemenlik bayramıydı. Bize göre biz Kürtler için ise ulusal esaret bayramıydı. Kendi esaret günümüzü, kutlayacak mıydık? Her 23 nisan Günü Kürdistan' ın bütün illerinde törenlerle bu gün kutlanırdı. İlk okul, Orta Lise ve dengi okul öğrencileri sabah erken hazırlanır. Her öğrenci uygun bir kıyafet giyinir Okullların önünde askerler gibi tek sıraya dizilirSıranın başındaki öğrenci uzunca bir direğe takılmış Türk bayrağı taşır.Öğretmenlerin eşliğinde öğrenecilere rahat ahazırol çektirilir.Uygun adım marşla öğrenciler belirlenen alana kadar yürütülür.Şehirin bayram kutlamaya uygun alanında düzenli askerler şeklinde dizilen öğrencilere ilin valisi bir konuşma yapar.Ardından öğrenciler şiiirler okurAtatürk övülür ve bayram böylece sona ererdi.Peki böyle bir bayrama biz neden katılacaktık? Türkiye Büyük Millet meclisinin kurulmasıyla biz Kürtler neden sevinelim? Millet olarak bizim yokluğumuza karar veren o meclis değil mi? 1925, 1930, 1938 yıllarında Kürtler' in katlini gerçekleştiren kanunları o meclis çıkarmadı mı? O meclis ki kurulduğundan beri sadece Kürtler' in asimilesini sağlayan kanunlar çıkarmıştı. Böyle bir meclisin kuruluş gününü biz bayram olarak kutlayamazdık. Biz kendi aramızdaki tartışmalarda bu sonuca varınca, katılmama kararı aldık. Ama Tunceli öğretmen okulu tek başına bunu yapamazdı. Öyle bir yapmalıydık ki; Tuncelideki bütün okullar, bu bayrama katılmamalıydı. Hemen kendi aramızda görev bölümü yaptık. Komiteler oluşturduk, Tunceli lisesine, sanat okuluna, kız meslek lisesine gruplar yolladık. Farklı gruplarla görüştük, gece gündüz propağanda yaptık. Neticede planımızı somutlaştırdık. 23 Nisan sabahı hepmiz okullarımızın kaısında hazır olacaktık. Okullardan yürüyerek Palavra meydanına gidecektik. Orada sıralar halinde dizilip bekleyecektik Vali kürsüye çıkıp konuşmaya tam başladığı sırada, hızla alanı terk edecektik. Bu konuda başarılı olmak için çok çalıştığımızı hatırlıyorum. 23 Nisan günü öğretmen okulundan yola çıktık Asma köprüyü çıkarak rampalı yola tırmandık Tam olarak hababam sınıfı gibiydik, bayramın kutlanacağı alana ulaştığımızda hepimiz heyecanlıydık. Bütün okulların öğrencileri tam takır hazırdı Uzun bir bekleyişin ardından Vali göründü, kürsüye çıktı Ve biz toplu halde sıraları bozarak ayrıldık. Beş dakika sonra devletten maaş alanlar ve ilk okul çocukları dışında tek kişi alanda kalmadı. Vali' de bu durum karşısında konuşma yapmadı. Her kes sessizce alandan ayrıldı. Bu durum aslında sessiz bir isyandı.Hem baş kaldıranlar hemde esir edenler sessizdi.Ama işin garip tarafı, bayramdan sonra bu sessizliğin sürmesiydi.Yani hiç bir öğrenci hakkında dava veya soruşturma açmadılar.Okullarda da disiplin soruşturmasının sözü bile etmediler. Biz kendi cephemizden müthiş bir başarı kazanmıştık. Bir kere binlerce öğrencinin birliğini sağlamıştık İkincisi Dersim halkına, bu bayramın bizim bayramımız olmadığının mesajını vermiştik. Üçüncüsü kendimize olan güveimiz artmış, ulusal gururumuzu ayaklar altından almıştık. Çünkü bu bayram Dersim katliamından sonra bu halka zorla kutlanmış O günden bu güne kadar kimseler itiraz etmemiş Öğrenciler askerler gibi yürüyerek bir alana gelmiş Çocuklar kürsüye çıkmış "Atam sen kalk ben yatam " demiş, diğerleri alkış çalmıştı. İşte biz bu yalan oyunu bozmuştuk. 21 Martta dinamitleri patlatarak yasaklanan bayramımızı kutlamıştık 23 Nisanda toplu halde tören yerini terk ederek yabancıların bayramını kutlamamıştık Okuyoruz ve tartışıyoruzBiz öğretmen okulu öğrencileri çok kitap okuyorduk Geceleri kitaplar okur gündüzleri tartışıyorduk Okulda bizimle tartışacak kimseler kalmadığından şehire iniyorduk. Tunceli de "Alpdoğan" isminde bir mahalle vardı Bu mahallede "Cumhuriyet caddesi," bu caddede birde "savaş sokağı" vardı Savaş sokağındaki bir binanın bodrum katı kahvehaneydi Siyasi tartışmalar burada yapılırdı: Türkiye solundan bazı gruplar, tartışmaları bir düzene bağlamışlardı Konular önceden tesbit ediliyor Herkesin görebileceği bir duvara tartışma konusu asılıyor. Konuyu tartışmak isteyen grup veya kişiler önceden adını veriyor Ve sıra kendilerine geldiğinde söz hakı alıp kürsüde konuşuyor Hiç unutmam bir ara duvara "Çelişki, baş çelişki ve tali çelişki" yazmışlardı. Türkiye solundan her gruptan bir kişi söz hakkı alır saatlerce anlatırdı. Çelişki derdi, zıtların birliği ve zıtların mücadelsidir. Her şey çelişkidir, çelişkisiz hiçbir şey olamaz. Artının olduğu yerde ekside vardır Yanlışın olduğu yerde doğruda vardır Sertin olduğu yerde yumaşak Zalimin olduğu yerde mazlum Burjuvazinin olduğu yerde proloterya vardır Ve bunlar arasında çelişki vardır Çelişki çatışmalar yaratır, çatışma gelişmeye neden olur Çelişkilerinde çeşitleri vardır Baş çelişki vardır, temel çelişki vardır, tali çelişkiler vardır. Bunlar bir birine karıştırılmamalıdır Birde kendiliğinden çözülen çelişkiler, zor kullanılarak çözülen çelişkiler vardır. Anlatıcı buraya kadar konuyu anlatınca Birisi söz hakkı isterdi Ve söz hakkı alır almaz baş çelişki ile temel çelişkinin aynı olduğunu söylerdi Mao Zedung dan alıntılar gelirdi Kürsüdeki adam Jozef Stalin'in söylediklerine sarılırdı. Süreç derdi süreç, her şeyin bir süreci var ve sürecin baş çelişkisi var Baş çelişki tesbit edilirse diğer çelişkileri tesbir etmek kolaylaşır Örneğin Türkiye emperyalizmin yeni sömürgesiyse Türkiye devriminin baş çelişkisi, emperyalizm ile Türkiye halkı arasındaki çelişkidir. Diğer bütün çelişkiler tali çelişkilerdir Ve baş çelişki çözülmeden diğer çelişkilerin çözümü zordur Bu noktada anlatıcıya karşı itirazlar olurdu Baş çeliki emperyaizm ve sosyalemperyailzmdir itirazları gelirdi. Türkiye yarı sömürge değildir itirazları yükselirdi Anlatıcı çelişki deyip konuşmak isteyenleri susturudu Köylülük ile feodalite arasında ki çelişki Feodalite ile burjuvazi arasındaki çelişki Burjuvazi ile Proleterya arasındaki çelişki Bunlar sıralanınca Türkiyenin ekonomik durumu tahli edilir Toplumun çelişkileri sıralanır Mao Zedung' un Çin için yaptığı tahliller Türkiye koşullarına uyarlanırdı. Daha doğrusu Mao nun kitaplarını okuyan sol gruplar Okuduklarını tekrarlayıp dururlardı
Yaşadıkları ülkelerinden haberdar bile değilllerdi. Bir gün konuşma sırası bana gelmişti Kürsüye çıktığımda her kes "çelişkiler" üzerine konuşma yapacağımı sanıyordu. Günlerce saçma sapan çelişkileri dinlemiştim Hafızam beni yanıltmıyorsa konuşmama şöyle başlamıştım: Arkadaşlar, birkaç gündür tartışmaları izledim Moskova'yı, Pekin' i Arnavutluk' u Kübayı iyi taınıyorsunuz Kendi ülkenizi tanımıyorsunz Hatta bu şehiri hiç bilmiyorsunuz Bu kahvenin bulunduğu mahallenin neden "Alpdoğan" mahallesi olduğunu düşündünüz mü? "Cumhuriyet caddesi" ve "savaş sokağının" ne demek olduğunu biliyormusunuz? 1938 öncesi bu şehir yoktu Şehirin karşı tarafında Munzur' un karşı yakasında bir köy vardı Adı mameki idi. Dersim'i işgal etmeye gelenler, Munzur'un kıyısında bir askeri kışla kurdular. Burada üstlenip dağlarda köy ve mezralarda insan avladılar Yetmiş bin insanı "asidir" gerekçesiyle öldürdüler Kuşkulandıkları binleri sürgüne yolladılar Geri kalanları buraya yani kışlanın etrafına topladılar Evler binalar okullar yaptılar Ve şehrin adını "kalan" koydular Kalanlara "Ya Türk olacaksınız, ya yok olacaksınız" dediler. Ve kalanlar yaşamak için kendilerinden uzaklaştılar Geçmişlerini, tarihlerini unuttular Uzağı bildiler, kendilerini görmediler! Sizler dedelerinizi nineleriniz katleden, süren ve esir alan General Abdullah Alpdoğan' ı bilmiyorsunuz Ama Çin'deki Çan Kay Şek' i biliyorsunuz Katilinzin adı mahalenizin adı olmuş, kıpırdanmıyorsunuz Dedelerinizin fermanını çıkaran "Cumhuriyet", caddenizin adı olmuş. Sizi yok eden "savaş" ise sokağınıza ad olarak verilmiş. Kendinizi bir yoklayınız, yaşıyor musunuz, yaşamıyormusunuz?Varmısınız, yok musunuz? Sizin çelişkiniz işte budurDelil Doğan Ve Celal Aydın Tartışmak bizim mesleğimiz gibi olmuştu.Ve okulumuza yeni arkadaşlarımız güçlü tartışmacılarımız gelmişti.Birinin Adı Delil Doğan' dı, diğerinin adı Celal Aydın'dı. İkisi de Malatya öğretmen okulundan sürgün gelmişlerdi. Müthiş bir ikiliydi.
Kendine güveni tamdı, sözünü kimseden sakınmazdı. Celal orta boylu yakışıklı bir gençti. Bilge bir adamdı Bir konuşması vardı, yılanı deliğinden çıkarırdı. Anlayacağınız okuldaki ekibimiz tamamdı Şehirde de yeni hatipler ortaya çıkmıştı: Bunların en önemlilerinden biri; Çetin Güngör dü. Sevimli altın gibi genç bir öğretmendi. Kahverengi saçlarının orta yerinde bir tutam beyaz saçı vardı Yüzü her daim gilerdi. Bilgi küpü gibiydi Ona ayaklı ansiklopedi derdik Kimse tartışmada ona dayanmazdı. Karşısında direnenleri otomatiğe bağlanmış kelimelerin hedefinde paramparça ederdi
Ali Haydar Kaytan Yalınız tartışmacı mı? Duygusal bir şair ve hümanist! Ve inanmış bir kominist! Bir keresinde okulumuzun yatakhanesinde bize bir konuşma yaptı. Bu konuşma öylesine şiirseldi ki; Dersim katliamını anlatırken hüngür hüngür ağladı ve bizi de ağlattı. Olağanüstü alçak gönüllüydü Kendisinden genç olanlara karşı bile saygıyla davranır Kimsenin kalbini kırmazdı. Arkadaşı vardı, adı Hamili Yıldırım' dı. Haydar'ın tersine sessizdi, çok konuşmazdı İkisinin arkadaşlığı Donkişot ile Sanço Panço'nunkini andırırdı. İlk hocam Dursun Ali Küçük' ü hatırlatayım
Oda efendi ve nazik bir arkadaştı
Oradan Kutu Dersinde 1938 de yapılan korkunç katliamı öğrenmiştim Kitaptan okuduğum yeri birazdan gözlerimle görecektim. Çok merak ediyordum Kim bilir o derede kaç dıram, kaç trajdi, kaç acı gizlidir?. Binlerce kişi, kadın, çocuk o vadide kırılmıştı Ve gideceğim, gözümle göreceğim Bir hayli gittik: Kutu Deresini münübüsün camından izledik Kızılkaya köyünün alt tarafında, Pülümür suyunun kenarında indik Münübüsçü bizi bırakınca geri döndü. Biz yaya olarak ilerledik Suyun kenarında taşlık bir alanda oturduk. Arkamızda derin bir vadi, vadide çok sayıda mağara gözüküyordu.. Biz daha tam yerleşmeden mağaranın birinden bir adam dışarı çıktı Elinde kocaman çift namlulu bir tüfenk vardı Bıyıkları palaydı Tam bir dağ adamıydı Eski Dersimli yiğitleri andıryordu. Bize doğru gelirken ve gözlerim onun adımlarında ve endamındayken Oralarda geçmişte yaşananlar hayalmde canlandı Bize doğru gelen kişi sanki o katliamdan geriye kalan tek tanıktı Ve gelecek bize olan biten her şeyi anlatacaktı Ben böyle düşünüyorken Dursun Ali; gelenin Kamer Özkan olduğunu söyledi. Ve devam etti:
İbrahim karlı bir kışta dağda yakalandı. Askeri bir aracın arkasına bağlanarak köy köy dolaştırıldı Ama Kamer kurtuldu, o gün, bu gün, bu dağları mağaraları kendine mesken edinmiş. Buralarda yatar kalakar yaşar" Bu heybetli adam karşısında hepimiz ayağa kalktık Sırayla sarılıp kendisiyle öpüştük Önce O oturdu silahınıda dizlerinin üzerine yanlamasına koydu. Bizde oturunca; hal hatır sordu: Kamer bize çok şey anlattı. Aradan yıllar geçtiği için anlattıkları hafızamda kalmadı. Ama bazı sözleri bu satırları yazarken hafızamda yankılandı: "Bu dağlar, bu mağaralar ve vadiler bizi korur.Buraları bir tutarsak, kimseler bizimle baş edemez.Yeterki niz tek yumruk tek yürek olmasını bilelim"Delil Doğan'ın sömürgecilik üzerine yaptığı uzun konuşmanın izi, Plümür suyunun müziği gibi beynimde iz bıraktı. Akşam yaklaşınca güneş batmadan münübüs bizi almaya geldi
Kamer Özkan silahıyla vadide kaybolurken, biz özgür dağlardan esir şehire doğru yol aldık. Esir şehir! Yalınız şehir mi esirdi? Sessiz Dağlar Sakin Nehirler bile esirdi.
Ve bize göre en kötü esaret, fark edilmeyeniydi. Bu koma hali gibi, uyku hali gibiydi. Bu durumu fark etmiş, uyanmıştık
İLK adım eğitim: Gece gündüz çalışmaya başlamıştık Seminer grupları oluşturmuştuk Kürdistanın klasik bir sömürge olduğuna kendimizi inandırmıştık. Eğitimimizin amacınında sömürge Kürdistanı kurtarmak olarak belirlemiştik. Hepimiz sosyalist felsafeye angaje olduğumuzdan reçeteyi oradan arıyorduk. Öğrendiğimiz ilk şey, "Diyalektik ve Tarihi Meteryalizm"di. Toplumu veya toplumları ununla tahlil ediyorduk Oda bize şunu söylüyordu:Hayvan alet yapmaya başlayınca insan oldu. Üretim olarak adlandırılan eylemi onu yüceltti. Süre içinde iş bölümü denilen bir sürece girdi Dişisi toplayıcılık yaparken, erkek avcılık yaptı. Hayvanları evcileştirme, çift sürme ürünü saklama Derken sınıflar doğdu. Ezen ile ezilen, sömüren ile sümürülen Artık tarih denilen şeye bunların çelişkisi damgasını vurdu. Dolaysı ile Toplumu basamaklara ayırdılar İlk basamak ilkel kominal toplum Kimsenin kimseyi sömürmediği, baskının zulümün, savaşların esaretin olamadığı, Hillenin hurdanın yalanın, dolanın bulunmadığı, Hayvanlıktan sonraki ilk aşama İkinci aşama köleci toplumdu. Toplumun keskin çizgilerlerle birbirinden ayrıldığı Köle beyleri ve köleler olarak sınıflandırıldığı. Sanatçılar, tüccarlar gibi arasınfların olduğu Ama toplumu besleyenin kölelerin iş gücü olduğu bir aşama. Üçüncü aşama feodal, dördüncü aşama kapitalist.. Beşinci aşama komünist aşamaydı. Diyalektik ve tarihi mataryalizme göre, bir toplumdan diğerine geçiş bir zorunluluktu. Yani İlkel kominal toplum köleci topluma, köleci toplum Feodal topluma ve Kapitalist toplumda komünist topluma hamileydi.Ezilenlerin rolü ise doğum yaptıran ebeydi.
Kavimlerin Dünyaya yayılışını Millattan önce Atina da ve Roma' da kurulmuş köleci sistemleri öğrenirdik. Mısır ve Mezopotamya da kurulan sistemleri İlk köle ayaklanmalarını okuduk. Burjuvazinin doğuşu, Amerika' nın keşfi, modern anlamda sömürgecilik. Uluslar, ulusal ayaklanmalar Paris komünü, Dünya savaşı, Rus devrimi Komünizmin ilk aşaması, sosyalist devrim. Dahası var, anti sömürgeci mücadeleler.Latin Amerika' da Che Guevara Ve Kastro gibi efsaneler: Gine Bisau daki gelişmeler Hindistan' da Gandi' vari taktikler Çindeki uzun yürüyüşler, Viyetnam daki çıkışlar Ve....... Bütün bunlardan çıkardığımız dersleri, kendi toplumumuza uyguladık. Köleci toplumu yaşamışmıydık Med konfederasyonunu keşfettik Onu Diyokes' e Kurdurduk, Keyakser' le İmparatorluk yaptık Astyages' le Kurulan İmparatorluğu yıktık. Köleci, feodal ve kapitalist dönemde Kürdistan' ı inceledik. Kasr î Şirin ve Lozan' la dört parçaya bölündük: Mayın tarlaları, tel örgüler Yoksulluk sefalet, arama zulüm Korku dehşet ve vahşet İşte Bütün bunları düzenlediğimiz eğitim çalışmalarıyla vermeye Ve bu seminerleri yazılı olarak biriktirmeye başladık.
Seminerlere hız veriyoruz Seminer çalışmalarını küçümsememek lazım. Bir seminerin hazırlanması için, araştırma yapmak gerekiyordu. Diyelim ki Kürt tarihi ile ilgili bir seminer hazırlanacak Önce konuyla ilgili kitaplar temin ediliyordu Millattan önce Kürtlerin ataları ve eski Mezopotamya tarihi Medler, Kasitler; Gutiler, Huriler...... Orta çağda Kürdistan' ın durumu İslamiyet ve Kürtler... Türkler' in Anadoluya gelişi... Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürtler.... İsyanlar, başkaldırılar, Kürdistan'ını Parçalanması Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı, Serv antlaşması Lozan ve yeniden parçalanan Kürdistan! Koçgiri halk ayaklanması, Palu genç Hani başkaldırısı.... Ağrı dağı isyanı Ve 1938 Desim baş kaldırısı, isyan ve bastırmalar... Katliam, göç ve kalanları asimilasyona tabi tutma. 1946 Mahabad Kürt Cumhuriyetinin kuruluşu Bir yıl sonra çarü çıra meydanında dört dar ağacı.... Bozgun, yenilgi ve kaçış.... General Barzani' nin uzun yürüyüşü Rusya' da sürgün günleri, geri dönüş.... Ve Baas iktidarına karşı başkaldırı. İsyan.... Dağların doruklarında özgür bir yaşam Dostlarını ve düşmanlarını yanlış seçme Cezayir anlaşması ve Şah' ın arkadan bıçaklaması... Ve yenilgi.... Bütün bu konular hakkında bilgi veren kitaplar okunur Alıntılar bir deftere kayıt edilir Ardından seminer konusu elle yazılırdı
Seminerleri bazen tek kişi, bazende bir grup hazırlardı. 1976 Yılının ilk baharında artık "Kürdistan devrimcileri" adını kullanıyorduk Yani artık bir gruptuk Ama bu ismi nasıl almıştık? Veya kim, kimler tarafından bu isim bize verilmişti, orasını bilmiyorum! Acaba birileri oturdu, bu isim işi üzerinde tartıştı, kararlaştırdı, sonunda bize kabul mu ettirdi? Sanmıyorum! Ne o günlerde, nede bu günlere kadar "Kürdistan Devrimcileri" adının bir karala alındığını duymadım. Ülkemizin adı "Kürdistan" dı. Bu isim yasaktı ve biz korkusuzca, ısrarla her yerde kullanıyorduk. Birde kendimize "Devrimciler" diyorduk Bu iki kelimenin birleşiminden adımız doğmuştu "Kürdistan devrimcileri"Henüz bir proğramımız veya tüzüğümüz yoktu. Grubumuzun ideolojiside sistemli olarak oluşmamıştı:
Araştırma, tartışma evresini yaşıyorduk. Abdullah Öcalan diye birisini henüz tanımıyorduk, bu ismi duymamıştık. Ankara' da okuyan Dersim'li arkadaşlarımızdan kimse de ondan söz etmemişti. Ali Haydar Kaytan; Şahin Dönmez, D. Ali Küçük'ten bir kez dahi olsun Öcalan hakkında tek bir söz sarf ettiklerini duymadım. Bingöl' de Resul Altınok, Zeki Yıldız, Mehmet Hayri Durmuş, Şalvar Mahmut, Kısmet abi, Kalkapazarlı Hasan'ı tanırdım. Bu arkadaşların bir kısmı Ankara' da okuyor, bir kısmı orada çalışıyordu. Hiç birisi Abdullah Öcalan' dan bir kez dahi olsun söz etmedi. Hiç kuşkusuz yukarıda adlarını sıraladığım arkadaşlar, Öcalan'ı tanırdı. Ama o tarihlerde Öcalan' ın anlatılacak bir meziyeti olmadığı için, Kürdistan'da kimseler tarafından tanınmazdı.
Zan edersem bizim Tunceli öğretmen okuluna dışardan gelenlerden birisi de Türk kökenli olması ve Kürdistan' ın bağımsızlığını savunması bizi etkilemişti.
Birde Ankara' da üniversitelerde okuyan öğrencileri kendimizden daha bilinçli görür, onlara hürmet ederdik. Ankaradan gelip kürdistanda bizlerle ilişki kuran öğrencilerin üç konuda bizleri etkilediğini düşünüyorum: Birinci konu; Sovyetler birliğindeki rejimin "sosyalist" değil, "revizyonist" bir rejim olduğu, İkinci konu, Türkiyeli bütün sol grupların, son tahlilde "inkarcı" ve "sosyal şöven" oldukları, Üçüncü konu, bizim dışımızdaki bütün Kürt sol guruplarının ise "teslimiyetçi küçük burjuva milliyetçileri" olduklarıydı. Doğrusunu söylemem gerekirse; o günkü koşullarda bu tanımlamaları bende doğru olarak görüyordum. Türkiye solu, Kürdistan' ı Misaki Milli sınırları içinde değerlendirdiği ve ülkemize Doğu ve Güneydoğu Anadolu dediği, Ülkemizin kurtuluşunu Türkiye devrimine endekslediği için, birde sosyalist olduklarını söylediklerinden "sosyal şöven" tanımı yapılarına tam olarak uygundu. Kürt olmalarına rağmen Türk sol gruplarının içinde yer alanları ise "ulusal inkarcı" olarak damgalamıştık. Ankara'da okuyan öğrenciler bu konularda bizi ikna etmede zan etmiyorumki fazla zorlandılar. Zira sol kitaplarda "Sosyal şövenizm," "ulusal inkarcılık" "teslimiyetçilik ve küçük burjuva milliyetçilği" konusunda bolca meteryal vardı. Biz bunları okudukça bu gruplara karşı bileniyorduk. Henüz aramızda, çatışmalar başlamamıştı Ama kıran kırana bir tartışma vardı. Görüş ayrılıklarımız hemen her konuda derinleşiyordu. Her grup kendi savunduklarının doğru olduğuna inanıyordu. Bizleri hem küçümsüyor, hem alaya alıyor, hem de dıştalamaya çalışıyorlardı. Türkiye soluna göre biz "ulusalcı milliyetçiydik" Kürdistan sol guruplara göre ise biz "goşist veya maceracıydık" Biz ise kendimizi çok ciddi görüyorduk. Yaptığımız işin en azından bir oyun olmadığını biliyorduk.
Sınıf analizleri ve mevzilenmesi Eğitim çalışmalarımız hızla bir sonuca doğru gidiyordu. Hemen hemen hepimiz sosyalizmi peşin olarak kabul etmiştik. Bize göre Kürdistan ülkesi ancak ve ancak sosyalizm felsefesiyle kurtulacaktı. Sosyalizm bakış açısıyla Kürdistan klasik bir sömürgeydi Ulusal kurtuluş mücadelesine ihtiyaç vardı. Bu mücadele ancak işçi sınıfı önderliğinde verilebilirdi: Tabi o terihlerde ülkemiz Kürdistan da işçi sınıfı çok zayıftı Ama biz onunda yolunu bulmuştuk Bize göre işçi sınıfının sayıca azlığı o kadar önemli değildi. Oluşan partinin işçi sınıfı partisi olması önemliydi. Kürdistan'da başka sınıf ve tabakalarda vardı. Bizim işçi sınıfı partisi onlara da önderlik edecekti Kürdistan köylü ülkesiydi, cephe esprisiyle köylüyü de biz kazanacaktık. İşsizler, işçilerden daha kalabalıktı onlarada el atacaktık. Küçük burjuvazi kaypaktı, ama güç kazanacak olan devrime oda katılacaktı.
Bize göre Kürdistan' da sınıf ve tabakalar vardı Ama onları temsil edecek örgütleri yoktu veya vardı biz kabul etmiyorduk.
Başka Kürt örgütlerinin meşruluğunu kabul etmiyoruz Bu durum biz ile diğer bütün Kürt örgütlerini karşı karşıya getiriyordu. Bizim dışımızda oluşmuş veya oluşmaya başlamış çok sayıda Kürt örgütleri vardı. Mart 1970 darbesi öncesi "Doğu Devrimci Kültür Ocakları" adı altında kurulan Kürt dernekleri Kürdistan' ın pek çok bölgesinde faaliyetler yapmış Anadille eğitim, komando baskısına son, doğuya yol, su elektrik sloganlarıyla büyük kitle gösterileri organize etmişlerdi. Mart darbesiyele darbe yiyen, tutuklanan Kürt siyasi eliti, 1974 genel affıyla yeniden örgütlerini kurmaya başladı. Ama biz onları herhangi bir sınıfın temsilcileri olarak tanımadık. Çünkü Viyetnam' daki Ho Chi Minh de öyle yapmıştı.
Bizler bu konuda devrimin başlangıcını değil, sonucunu kendimize örnek almıştık. Çünkü işçi sınıfını biz temsil ediyorduk Devrimi işçi sınıfı yapacaktı Toplumun diğer sınıf ve tabakalarını devrime kazandırmak, işçi sınıfının yüce görevleri arasındaydı.
Eğitim çalışmalarında bu amaca adeta kilitlenmiştik. Artık Dersim' deki okulumuz yaz tatiline girecekti. Her kes hazırlığını yapmaya başlamıştı. Yaz boyunca yapmamız gerekenler üzerine tartışıyorduk. Her kes gittiği yerde insanları ikna edecek, bizim fikirleri savunan guruplar yaratacaktı. Valizlerimizi hazırladık Biz Bingöl' lü arkadaşlar, şehir' e indik, burada bir otobüse bindik, "Kovancılar" olarak bilinen Elazığ Bingöl yol çatısınada indik. Burada Ealazığ'dan Bingöl' e gidecek olan otobüsü bekledik. Karnımız acıktığı için yol üzerindeki lokantada kuru fasulye yedik.
Az sonra otobüs gelince sevindik
Çok sevdiğim arkadaşım Vahtettin Çelik, bir iş kazasında ölmüştü. Bizim köyümüz Bingöl' ün 17 kilometre yakınında, Çılkani olarak bilinen geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştu. Kurulmuştu diyorum, çünkü bu ova, 1968 yıllarına kadar boştu. Bizim Murat vadisinde, Suveren istasyonunun karşısında, Genç ile Palu arasındaki köylerimizde toprak kayması olduğundan dolayı, üç köy için Çılkani ovasında yeni evler inşa edildi ve biz 1969 yılında yeni köye taşındık. Yaklaşık olarak on kilmetre eninde beş kilometre boyundaki bu ova sussuzdu.Ve biz köyümüze yerleştiğimizde yalınızca içme suyu getirilmişti.Böylesine geniş bir ovanın o tarihlere kadar sussuz kalması aklın alacağı iş değildi, ama olmuştu işte.Bir gün bizim köy dahil, ovayı çevreleyen bütün köylere bir haber ulaştı"Göynük suyu üzerine sulama barajı yapılacak ve Çılkani ovası sulancak"Gerçekten bir müddet sonra barajın ihalesi Ankara' da yapıldı Ve Özdemir Sutunç isimli bir muhendis barajın ihalesini aldı. Bizim köy ile Solhan' a giden asfalt yolun yol çatısında barajı yapacak olan firmanın barakaları inşa edilmeye başlandı. Haci çayır, Kadimadrag, Tarbasan, Dere nazik, Dik, Kurık, Çılkani, hatta İbreman ve Xeraba köyleri sevinmişti Hem arazileri sulanacak, hemde barajın inşaatında iş bulup çalışacaklardı. Nitekim iki veya üç ay sonra köylere arabalar gelmiş, çalışmak isteyen köylüleri baraj gölünün yapılacağı yere taşımıştı. Yüzlerce işçi sabah saat sekizde işbaşı yapıyor, akşamüzeri evlerine geri dönüyorlardı. Çalıştıkları ağır işlerdi Toprak kazıyor, beton yapıp döküyorlardı. Hiç birisi sigortalı değildi, hiç birisinin iş güvencesi bulunmuyordu. Vahtettin Çelik' in yaşamını yitirmesiyle her şeyi fark ettik! Baraj gölü yapıldıktan sonra kanal boyunca bir araba yolu yapmak istiyorlar. Yolun toprağı kazılıyor, toprağın bastırılması için keçi ayağı denilen ağır bir silindir traktörün arkasına bağlanıp çekiliyor. Arkadaşım Vahdettin traktör ile silindir arasındaki bağlantının üzerinde ayakta duruyor.
Vücudu dümdüz olarak yere yapışıyor İşte bu haberi duyunca sanki kalbimden vuruldum. Daktilomun başına geçtim ve bildiriyi yazmaya başladım. "En ağır işlerde çelışıyorsunuz, emeğinizin karşılığını alamıyorsunuz. Hiç birinizin iş güvenliği yoktur. Vahtetin Çelik örneğinde görüyorsunuz. Aslan gibi gençti, henüz yeni evliydi, bir de oğlu vardı. İş kazasında öldü, şantiye şefi tazminat olarak ailesine hiçbir ödeme yapmadı. Çünkü sigortasız olarak çalıştırılıyordu Eğer silindirin altında, bir koyun kalmış olasaydı, işveren koyunun fiatı kadar parayı sahibine öderdi. Düşünün ki sizin bir koyun kadar bile değeriniz yoktur bu iş yerinde!"
Bu cümlelerin içinde olduğu bildiriyi hazırlayıp Bingöl' de çoğaltınca, arkadaşım Nihat Özsoy ile birlikte iş yerine gittik, kanal boyunca çalışan bütün işçilere dağıttık. Okuma yazması olamayanlara da bizzat okuduk. Bir gün sonra Bingöl' e uğradık. Rehmetli Zeki Atsız o zaman orada sendika başkanıydı. Onunla konuştuk, arkadaşımın ölüm durumunu anlattık. Bütün işçilerin sendikalı olması için neler yapmamız gerektiği konusunda kendisine danıştık. Bizi bilgilendirince köye döndük, işçileri ikna etmek için, ben ile Nihat şantiyeye gidip çalışmak amacıyla adımızı yazdırdık. "Bizde çalışmak istiyoruz" dedik. İşe alınca, Ben, Nihat, Lütfü ve Ekrem, işçileri ikna etme propağandasına başladık. Ekrem şantiye şefinin puantörüydü Yani şirkete gelip çalışan kişilerin adlarını soyadlarını ve kaç saat çalıştıklarını yazıyordu. Daima şantiye şefiyle birlikte dolaşıyor, onunla aynı odada yan yana konulmuş masalarda çalışıyordu. Kısa bir zaman sonra şef, bizim işçileri greve hazırladığımızı ve sendikalı yapmak istediğimizi anlıyor. Baş ustası Selim' i yanına çağırıyor ve ona: "Selim usta bu Selim Çürükkaya' nın adı yazılsın, maaşı verilsin, ama kendisi iş yerine gelmesin" diyor. Selim usta Şefine: "Şefim olur mu öyle şey, çalışmayana maaş verilir mi?" deyince; Şef : "Selim usta bu iş yerinin sahibi benim ve senin hiçbir şeyden haberin yok. Nelerin olduğunu bilmiyorsun!" diyor, Selim ustayı susturuyor. Bizim ile şef arasındaki kavga başlamıştı. İşçileri ikna etmeye başladığımız sıralarda şef çavuş olarak bilinen kişilerin maaşlarını artırdı. Ve bu çavuşlar, işçilere "sigortalı olamayın, olursanız şef sizi işten atar" dediler. Bu propaganda işçileri teredüte düşürdü. Ama üceretleri çok azdı, sigrtalı olmakta teredüt edince, onları greve gitme konusunda ikna etmeyi başardık. Tek bir kaygıları vardı: başaka yerlerden yabancı işçi getirilseydi, ne yapacaktık?. O konuda işçilere söz verdik, yabancı işçileri dövüp geri yollayacaktık. Greve herkes tam olarak uydu Üç gün hiç kimse iş yerine gitmedi. İsteklerimiz dördüncü gün kabul edildi, kamyonlar köylerden şantiyeye işçi taşıdı.
Şef ile kavgamız devam ediyordu. Şantiye de çalışmalarımız devam ediyordu. Grev işinde başarılı olmamız, işçiler arasında itibarımızı artırmıştı. Diyebilirimki köylülerin sosyalizme ilgileri bile başlamıştı. Şantiyede geçen ve bir arkadaşın bana anlattığı olay, bizi hem düşündürmüş, hem de güldürmüştü. Arkadaşımın anlattığına göre, bizim köylü Hacı İbrahim usta, yanında çalışan birkaç işçiye, "Sosyalizm demek işçilerin haklarını savunmak demektir" diye propağanda yapıyormuş, Şantiye şefi Özdemir Sutunç üç adım ötede, arkası kendisine dönük Hacı İbrahim ustayı dinliyormuş. Bir müddet sonrara şef yürüyerek hacı İbrahim ustanın yanına gelmiş: "Ne o hacı, sende mi komünist oldun?" demiş.
Şef' in suratına bakıp gülümseyen hacı İbrahim usta, "Şefim, eğer işçilerin hakkını savunmak komünistlikse, en büyük komünist benim" demiş. Bir hayli yaşlı olan şantiye Şefi Özdemir Sutunç, hacı İbrahim' in bu sözleri karşısında kendini tutamamış: " vay ben bu Yeniköyün a...... koyayım, hacıları bile komünist" deyip geçmiş.. Arkadaşlarım şantiyede işçiler arasında çalışmalarına devam ederken, ben Bingöl' e gittim. Mehmet Karasungur ve Resul Altınok' a Varto' ya kadar gitmek istediğimi söyledim. Karasungur: "Tamam git, durumlara bir bak, bir daha birlikte gideriz" dedi. Resul Altınok elini cebine attı, şu anda hatırlamadığım miktarda bana biraz para verdi. Bingöl' den otobüs garacına vardım. Muş' a gitmek için bir bilet aldım.Hayatımda ilk olarak Muş ile Varto' ya gidiyordum.Muş' a kadar otobüs ile gidecek, orada garajda aktarma yapıp, başka bir araçla Varto' ya gidecektim.Üç arkadaşım vardı Varto' da: Nizamettin Taş, Haki ve Orhan.Onları bulacak ve onlarda kalacaktım.Bu günkü gibi o dönemde telefon ve internet yoktu ki geliyorum diye haberde bırakamazdım.Gidecek arayacak, soracak ve bulacaktım. Otobüse bindiğimde saat henüz 11 olmamıştı.Bizim köye sapan yolu geçince ormanlık bir alan başlamıştı.Solhan kasbasına ulaşınca, yaklaşık olarak yolu yarılamıştıkMuş' a öğleden sonra varmıştık.Otobüsten iner inmez yazıhaneden Varto' ya gidecek olan araçları sordumBana münübüsü gösterdiler. Hemen bindim, en arka koltuklardan birine oturdum. Şoför müşterileri tamamlayınca direksiyonun başına geçti. Muavin de binip kapıyı kapatınca, hareket ettik. Yol boyunca hiç kimseyle tek bir kelime konuşmadım Pencerden dışarıyı izliyor, yaylaları köprüleri, kırları seyrediyordum. Şu anda hatırlayamayacağım bir yerde münübüsten indim. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Varto nahiyesi çağu barakalardan ibaret bir yerleşim yeriydi. Çünkü daha önce yani 7 Mart 1966 tarihinde 5.6 büyüklüğünde bir deprem olmuş 14 kişinin ölümü ve 75 kişinin de yaralanmasına yol açmıştı. Aynı yıl ikincisi ise, 19 Ağustos 1966 Varto depremi olarak adlandırılan, Depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 6.9 olarak belirlenmişti. Felaketin boyutu 2.394 ölü ve 1.489 yaralıya ulaşmıştır. Felaket, Varto'daki tüm yapıları mahvetmiş olmalı ki depremden sonra kurulan yapılar, şehri bir barakalar kenti haline gitirmişti.. Arkadaşlarımı bulmakta hiç zorlanmadım Münübüsten inip dolaşırken Töb-Der levhası gözüme çarptı. Hemen oraya gittim. Bir grup genç oturuyordu, selam verip oturdum. Kendime bir oralet istedim, oturan gruptan biri nereli olduğumu sordu. Bingöl' lü olduğumu ve arkadaşlarımı aradığımı söyledim Bir saat geçmemişti ki; Haki isimli arkadaşım geldi. Oturanlara "iyi akşamlar" deyip ayrıldık. O geceyi Haki' nin evinde geçirdim O' ndan öğrenebilidiğim kadarıyla Varto bir solcu kentiydi Hem Türk solu, hemde Kürt solundan gruplar vardı.
Bizim grubun görüşlerini savunan bazı arkadaşların da olduğunu, ama Varto'ya uzak köylerde kaldıklarını, hatta bunların üçünün öğretmen olduklarını, birisinin adının Mehmet Can Yüce, birinin Hüseyin, birin de Mihriban isimli bir bayan olduğunu söyledi.
Gece boyunca Hakki den Varto hakkında gerekli olan bütün bilgileri aldım. Öğle saatlerinde Nizamettin Taş ile görüştük: Bir kahvede oturup çay içtik. Tartışma yerinin Töb- der olduğunu söylediler. Kürt solundan Rizagari grubunun güçlü olduğunu da öğrenmiştim. Töb - Der' e gittikten bir müddet sonra, orada oturanlarla aramızda tartışmalar başladı. Hatırlayabildiğim kadarıyla konu sömürge ülkelerde legal çalışmalar üzerineydi. Biz o tarihlerde legal çalışmayı red ediyorduk. Daha doğrusu illegal çalışmayı esas alıyorduk. Diğer Kürt gruplarına göre zaten tuhaf bir gruptuk. O dönemin ölçülerine göre solcu bir grup olabilmek için Her şeyden önce, bir dergiye veya yayın organına sahip olmak gerekiyordu. Birde grubun taraftarlarının gidip oturabilecekeri derneklerin olması lazımdı. Grubun yazılı görüşleride şart olarak aranıyordu: Bizde bunların hiç biri yoktu! Varto daki dernekte benimle tartışma yapan grubun sözcüsü gibi davranan kişi Henüz tartışmanın başında, beni suçlamaya başladı ve şöyle konuştu: "Senin burada ne işin var? Sen yabancısın, Bingöl'lüsün, buralarda ne ararsın?Siz zaten ajan bir grupsunuz, derginiz yok, derneğiniz yok, her biriniz ayrı yerlerde ayrı şeyler konuşursunuz, bu gün söyler yarın inkâr edersiniz" dediYanımdaki arkadaşlarım bana bu kişinin adının Selim Fırat ve Rızgarici olduğunu fısıldadılar.Adam hızını alamayarak habire konuşuyorduHerkesin duyabileceği şekilde adımı ve soyadımıda telefüz ediyordu.Baktım ki böyle tartışma olmazSelim Fırat' ı sakin olmaya devet ettim.Sustuktan bir müddet sonra adamı dışarıya çağırdım.Bir ara sağına soluna baktı, ayağa kalktıDışarı çıkınca tenha bir yerde, taşlık bir alanda karşılklı oturduk.Kendisine dedim ki, "Bak Selim, tartışman ve mantığın devrimcilere yakışacak türden değildir. Sen örgütün ne olduğunu daha kavramamışsın.Zan ediyorsun ki, üç beş kişi bir araya gelip Ankara' da bir dergi çıkardı,Kürdistan' ın kasabalarında ve şehirlerinde bazı dernekler açtı, birde birkaç sayfadan ibaret bir proğram yazdı, bunlarla örgüt olunuyor.... Yanılıyorsun, Kürdistan da bunlarla örgüt olunmazve Kürt halkı dergi ve dernek aracılığıyla da örgütlenmez" dedim. Aramızdaki tartışma uzun sürdü, geç saatlerde ayrıldık O geceyi Nizamettin Taş' ın evinde geçirecektim. Köye girdiğimizde Nizamettin bana, Cibranli Halit beyin (*) de eskiden bu köyde oturduğunu söyledi.
I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Filistin'deki görevini bırakıp Varto'ya döndü. Cibran aşireti mensuplarından oluşan üç hafif süvari alayından (Hamidiye Alayları) birinin başına geçti ve Rus ordusuna karşı savaştı. Bu savaşta gösterdiği kahramanlıktan dolayı miralaylık rütbesine terfi edildi. Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal'in yanında yer aldı ve İstanbul Hükümeti'yle müttefiklere tavır aldı. Fakat, Koçgiri İsyanı'ndan sonra yavaş yavaş Kemalistlere karşı tavır almaya başladı.
Şeyh Said'in kayınbıraderi olan Cıbranlı Halit Bey, Azadî cemiyetinin kurulmasının ardından isyancı girişimlerini yoğunlaştırdı. 20 Aralık 1924'te Erzurum'da tutuklandı ve Süvari Tümen Komutan Vekili Albay Ferit Bey başkanlığında kurulan Bitlis Harp Divanı'nda yargılandı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince verilen karar sonucu 14 Nisan 1925 saat 5.30'da Bitlis'te Yusuf Ziya Bey, Yusuf Ziya'nın kardeşi Teğmen Ali Rıza Bey, Yusuf Ziya'nın damadı Faik Bey ile Molla Abdurrahman ile birlikte kurşuna dizildi. Ailesi 'Sever' soyadını aldı. Üç gün ancak kalabildim Varto da, geri döndüm. Ama tekrar gidecektim, Mehmet Karasungur' u buldum Durumu ve ortamı kendisine anlattım, bizim gelişebileceğimiz bir bölge dedim. Bana göre buralarda oturmaktansa, açılalım önerisinde bulundum. Beni can kulağıyla dinleyen Karasungur: "gidelim de önce biraz para bulalım" dedi. Gülümsedim, Parsız çıksak daha iyi olmaz mı? Ernesto eski motorsikletiyle Latin Amerika' yı baştan başa dolaşmaya çıktığında parası mı var dı? Dediğimde o da gülümsedi "Tamam gidelim" deyince sevindim. Eski çağ dervişleri gibi yola çıkacak ve ülkemizin bütün topraklarını karış karış dolaşacaktık. Tanımamız, bunun içinde gidip görmemiz ve acı çekmemiz lazımdı Çok az miktarda paramızla yola çıktık Muş Varto yol çatısında otobüsten indik Vorto' ya doğru gelip geçen araçlara el kaldırdık Üzeri branda bezi kaplı bir kamyon durdu "Nereye hemşehrim?" Dedi şoför."Varto' ya" deyince "atlayın" dedi.Kamyona bindik, uzun bir süre sonra başımız saçımız toz içinde Varto çarşısında inerek şoföre teşekkür ettik.M.Can Yüce ile ilk karşılaşma Burada Haki' yi bulduk, o da akşamüzeri bir münübüsle bizi Rekasan Köyüne yolculadı.Haki Karer Ağrı ve kasabalarına kadar gitmiş, burada bazı öğretmenlerle kontak kurmuştu.Bunlardan biri de M. Can Yüce idi ve bu köyde otururdu.Gerçekten Köye gittiğimizde M: can Yüce bizi çok sıcak karşıladıEvine gittik, acıkmıştık, çok güzel yemekler hazırlandıKarnımızı doyurunca, sohbete daldık.Mehmet Can Yücenin bir babası vardı Tıp Karl Marx' a benziyordu Saçı sakalı, boyu, nurani yüzüyle tıpkı Marx Onunla da çok sohbetlerimiz oldu
Bir gün sonra Lütfü ve Mehmet hoca ile de görüştük En önemlisi de Can' ın bizi köylerinin seyidi Ali Baba ile tanıştırmasıydı. Mehmet Karasungur yaşlı insanlarla tartışmaya bayılırdı Yani yaşlılarla çok çabuk kontak sağlıyordu Ali baba da yaman bir adamdı. Gece bizi evine davet etti. Bizden önce M. Can ona Kürtdistan meselesini detaylı olarak anlatmıştı.Bizim siyasi adamlar olduğumuzu ve uzak yerlerden geldiğimizi anlamıştıDünyadan siyasi olaylardan haberdar bir Pir di Karasungur' un Kürdistan devrimi hakkındaki konuşmasını dikkatle dinledikten sonra: "Bak yeğenim, Kürdistan devrimi olmadan, Türkiye de devrim olamaz.Karl Markiz bir konuda özeleştiri vermiş,‘ben eskiden İngiltere'de devrim olur, irlanda kurtulur diye düşünürdüm,fakat ve lakim hatalı düşündüğümü anladım, şimdi diyorum ki İrlanda kutulmadan İngiltere' de devrim olamaz' demiş" dedi. Biz Pir' in kendi uslubuyla anlattığı bu örneğe çok güldük. Ali baba o gece bize çok sorular sorduGücümüzün olup olmadığını öğrenmeye çalıştı"Devletin tankı topu var, sizde ne var dedi?"Bizde ona önce gençliği, aydınları, bilenleri, emekçileri aydınlatacağızArdından bir parti kuracağız, parti yetmediyse bir cephe oluşyuracağız.Silahlı gerilla savaşı başlatacağızGece olunca vuracağız, gündüzleri saklanacağız.Devlet binlerce onbinlerce askerle ardımıza düşecek ve bizi bulamıyacak dedikAma Pir itiraz etti:"Yeğenim aha buraya itirazım var, bu mertliğe sığmaz, vur, kaç ve saklan!Karşıdaki düşman olsa da bu kalleşliğe girer.Biz savaşa başladıkmı, nikahımız üzerine, ermişler üzerine yemin içerizBir kendirle ayak bileğimiz ile bacağımızı bağlarızVe kesinlikle kaçmayız" dedi.Pir' i ikna etmek için çok dil döktük!Hatta Karasungur ona Filler ile Karıncalar öyküsünü bile anllatı: "Biz örgütsüzüz, silahımız yok, devlet güçlü, devlet örgütlü, devlet sillahlı.Biz küçük bir güçle büyük bir güce karşı geleceğiz, öyle bir yapmalıyız ki onu yenebilelim!Bizim ki fil ile karınca savaşına benziyorKarınca biliyorsun file göre çok küçük, Karınca Fili yenebilir:Ama nasıl? Orası önemi işte!Eğer karınca bir yolunu bulup Filin burun deliğinden girse ve beyninin yemeye başlarsa öldürebilir Fili"Gecenin geç saatlerinde Pir Ali baba artık savaşı başlatacağımıza kesin inanmıştı. Ve bizi çok sevmişti. O gece onun evinde yattık, kahvaltıdan sonra hanımını çağırdı: "Bana o bıçağı getir, gidip kuzuyu keseceğim, öğle yemeğine et yiyeceğiz" dedi. Biz itiraz ettik "Pir' im sen yoksul bir insansın" dedik. Çok ciddi bir ses tonuyla bize dedi ki: "Zaten savaş başlayacak, ben ne yapacağım kuzuları?“
Otostop yaparak gidiyoruz Ama görüşülmesi gereken herkesle görüştüğümüzü, anlatılması gerekenleri anlattığımızı biliyorum. O bölgede ki arkadaşlar, yeterli ve sağlamdı. Yani temelin taşları iyi döşenmişti. Bizlere yol görünmüş gibiydi, Bingöl' e dönmeyecektik. Van' a, hatta Hakkâri' ye kadar uzanmaya niyetimiz vardı. Tanıdığmız Bingöl' lüler Van' ın kazalarında işçi olarak çalışıyorlardı. Depremden dolayı Van ve ilçeleri şantiye halindeydi. Ama tanıdığımız işçilerin hangi kasabada kaldıklarını tam olarak bilmiyorduk Karasungur "Özalp ilçesinde çalışıyorlar" dedi. Oraya gideceğiz, ama üzerimizde çok az para var, yine otostop yapacağız!. Bir sabahın erken saatlerinde münibüsle Varto'dan yola çıktık. Bingöl Muş yol çatısında indik, Muş istikametine giden araçlara el kaldırdık. Bir kamyon durdu, Tatvan' a gidiyordu. Hemen atladık, üstü açıktı kamyonun, hareket edince saçlarımız, rüzgarla taranmaya başlandı. Bizim için çok neşeli bir yolculuktu Ülkemizi ilk olarak dolaşıyorduk, bir kamyonun kasasından dışarıya dikkatle bakıyorduk. Tatvan' da indiğimizde tanıdığımız hiç kimse ve gidebileceğimiz hiç bir yer yoktu. İki yabancı olarak bilmediğimiz bir yerde indik Çarşıya yürüdük, bir kahvede oturduk, çay içtik Gece burada kalamıyacağımıza göre Van' a doğru yola çıkmayı düşündük. Bir bakalda biraz ekmek ve peynir alınca yürümeye başladık. Van Gölü Müthişti, kıyı boyunca yürümeye karar kıldık. Masmavi suları vardı gölün. Süphan' nın gölgesi içine düşmüştü. Sakindi suları, millattan öncenin suskunluğu sinmişti sanki. Taşlık bir girintide oturduk, gölü seyrettik, Karasungur' a "yüzelim mi?" Dedim. "evet" deyince soyunduk, Sodası bol gölün cennet kıyılarında yüzdük, giyindikten sonra yürüyerek karayoluna çıktık. Yine geçen otolara el kaldırdık. Şansımız vardı, duran ikinci kamyonun şoförü "Özalp' a gidiyorum", deyince teşekür edip atladık. İkindi vakti Özalp'a vardık, ama nereye gidecektik? Tanıdığımız işçiler hangi inşaata çalışıyordu? Bizde bilmiyorduk Küçük kasabanın çarşısında rastladığımız kişilere sorduk, bize Bingöl'lü işçilerin çalıştıkları köy inşatını tarif ettiler. Akşamüzeri köyün münübüsü ile oraya vardık Ama tanıdığımız işçi yoktu orada, gece olmuş karanlık çökmüş ve biz dışarda kalmıştık. İnşaatan yürüyerek köye gittik. Şu anda köyün adını hatırlamıyorum Ama köyün girişindeki ilk ev bizi misafir olarak kabul etmiş, içeri almıştı. Onlara arkadaşlarımızı aradığımızı ama bulamadığımızı söylemiştik. Akşam yemeğini yedikten sonra, çay demlediler, kırtlama şekeri kesmek için kullanılan bir araç dikkatimi çekmişti. ve o gece çok sayıda kişi bizi görmeye gelmişti. Bunların içinde birisi tiyatrocuydu. Tiyatrocu dediğim, eğitim görmüş bir oyuncu sanmayın, bu doğal bir oyuncuydu. Yaşadığı gördüğü olayları canlandırıyordu. Köylüler rica ettiler, bizim için oynadı, müthiş bir yetenekti, gülmekten kırıldık. Gecenin geç saatlerine kadar sohbette ettik. Çoğunlukla kürtçe konuşuyorlardı ama türkçe de biliyorlardı. Yaşlı bir adam, köylerinde eskiden Ermenilerin oturduğunu, derenin karşısındaki mahallenin onlara ait olduğunu, fakat buraları terk edip gittiklerini söyledi. Sabah erken bir araçla Van' a gidecektik, öyle de yaptık, epeyce yol parası ödedikten sonra Van' a ulaştık. Buradan Bingöl' e zor bela telefon ettik. Tanıdığımız işçilerin Çaldıran kasabasında oldukları bilgisini aldık. Muradiye' ye giden bir araç bulduk. "Oradan yakındır" dediler, atladık ver elini Muradi' ye, Oradan Çaldıran' a gitmek bizim için hiç zor olmadı.Çünkü gelip geçen kamyonlar o kadar çoktu ki! Muradiye' ye varır varmaz harebe bir kasaba ile karşılaştık.Evet burası bir kasbaydı ama ayakta olan tek bir bina yoktu.Deprem her şeyi yıkıp geçmiştiŞehirin dışında çadır bir kent kurulmuştu, yaşayanlar orada yerleşmişti. Bu çadır kentte karşılaştığım bir tanıdığım,Çaldıran kasabasını inşaa eden Müteahitin benim tanıdığım olduğunu söyledi,Adını öğrendim ve Karasungur ile birlikte Şantiyeye gittik. Müteahit ile tanıştık.Aradığımız işçilerinde bu şantiyede olduğunu öğrendik ve bir müddet sonra onların yanına ulaştık.. Tanıdığımız çok sayıda kişi, Çaldıran inşatlarında işçi olarak çalışıyordu.Bizi gayet iyi karşıladılar.Arkadaşlarım için iş alıyorum Akşamüzeri güzel yemekler hazırladılar. Sohbet ettik, tavşan kanı çaylar içtik.O gece işçiler bana bir teklifte bulundular."Müteahitle konuş, bize birkaç köy al, boya işlerini yapalım" dediler. Sabahın erken saatlerinde Müteahidin bürosuna gittim. İşçilerin önerisini söyledim, hemen kabul etti. Köylerin isimlerini söyledi: Bu haberi işçilere söyleyince sevindiler. Bir gün sonra köylere bakmaya gittik En büğüğü Muradiye ile Çaldıran arasında bir nehrin kıyısındaydı. Hemen buraya taşındıkEvleri saydık 120 adetti. Bizimle çalışacak işçi arkadaşın sayısı ise yediydi.Bu işçilerle o kadar çok işi yapamazdık. Evlerin pencere, kapıları ve saçakları boyanacaktı.Mehmet Karasungur ile konuştuk, kendisi Bingöle' e gidip, boş dolaşan arkadaşları toplayıp getirecekti.Bende Müteahitle görüşüp boya dahil, her türlü malzeme isteyecektim.Çünkü bizim malzeme almak için paramız yoktu. Kalacağımız evler, yeni yapılmış ve güzeldi.Hemen yakınımızda bir nehir akıyordu.Köyün çıkışında bir köprü vardı.Köprünün az ötesinde bir kahvehane bulunurdu Yol işlek olduğundan, kamyon şoförleri kahvehaneye uğrardı. Ve bizde bu şoförlerden, sağda solda olan bitenleri öğrenmeye çalışırdık Köprünün altından geçen suyun rengi dikkatimi çekmişti.
Siyaha yakın bir rengi vardı.Çevrenin dağları, çırılçıplaktı.Tek bir ağaç bulunmazdı, işbaşı yapmadan önce suyun kaynağına kadar gitttim. Çünkü Çaldıran ovasında doğuyordu Ve bu suyun doğduğu kaynaklarda göletler oluşmuştu.Su öylesine sıcaktı ki, elinizi içinde fazla tutamazdınız.Suyun bu sıcaklığı, hem dağların çıplaklığının, hemde suyun renginin sırrı hakkında insana ipucu veriyordu. Buralar maden yataklarıydı... Ama bakir! İnşaatta işler biraz rayına girince, ben geçici olarak ayrıldım Muş' un Bulanık ve Malazgirt kasabalarına gidecektim.Çünkü burada arkadaşlarım vardı.Onları öğretmen okulundan tanıyordum ve oralarda barınabileceğime inanıyordum. Okulumuzun en küçük öğrencilerinden birinin adı Orhan' dı Babasının bakkalı vardı, oraya uğradım, O' nu buldum: Beni görünce çok sevindi, sarılıp öpüştük, diğer arkadaşlarla görüştük. Buralarda uzunca bir zaman kalabileceğim yerler vardı, ilk geceki sohbetimizde Bulanık kasabası hakkında arkadaşlardan bilgi aldım. "Bulanık Lisesinde bizim gruba ilgi duyan bir lise öğretmeni var" dediler. Arkadaşlarımın anllatıklarına göre öğretmen Antep' liydi ve Hakki Karer' in arkadaşıydı.
Okullar kapalı olmasına rağmen, bazı imtihanlardan dolayı öğretmen Antep ‘ e gitmemişti. Bir gece kendisine misafir oldum.Akşamüzeri sohbete daldığımız bir sırada, arkadaşlarımdan biri: "Bulanık' ta gelişme kaydedebilmemiz için, iki kişinin adını söyledi, bunların ikna olması gerekiyor," dedi ve ekledi: "eğer bunlar ikna edilirse, Bulanık' ta biz etkin oluruz" iddiasında bulundu. Bu kişileri daha yakından tanımak istedim.Bana birinin daha önce sol bir örgütün mensubu olduğunu,İstanbul' da kaldığını, bazı soygun işlerine karıştığını, diğerinin ise Rızgari Örgütüne ilgi duyduğunu,ama şu anda ikisininde Rizgari adına faaliyet yürüttüklerini söylediler.Öğretmen arkadaşa söz konusu kişileri buraya çağırıp çağırmayacağımızı sordum.Onaylayınca, Orhan, onları bulmak için çıktı.Bir saat kadar sonra, üçü birlikte içeri girdiler. Biri uzun boylu iri yarı, diğeri ufak tefek bir adamdı.Karşılıklı tanıştık, ben gerçek adımı söyledim,.Onlar ise, takma isimlerle kendilerini tanıştırdılar: Daha önce arkadaşların bana anlattıklarına göre Bulanık' ta kimse bu ikisinin gerçek isimlerini bilmiyor, herkes onları takma adlarıyla tanıyordu. Aradan 32 yıl geçmiş o arkadaşların başına bir iş gelmesin diye takma adlarını burada zikr etmek istemiyorum. Çünkü bu iki isim, orada çok sayıda kişinin tanıdığını biliyorum. Gelen bu arkadaşlarla çay içerken sohbete daldık. Bu tartışmamız iki saat kadar sürdü: Kısa boylusu daha bilinçliydi; "Tamam sizin görüşlerinize katılıyoruz, yani ikna olduk, bizim size bir önerimiz var, mensup olduğumuz siyasetimizin yöneticilerine önerimizi götürdük red ettiler, siz önerimizi kabul edecekseniz, biz grubumuzdan ayrılır sizin gruba katılırız" dediler. Hiç teredüt etmeden nedir dedim, benimle ayrı bir odada görüşmek istediklerini belirtince, odaya geçtik, karşılklı oturduk, kısaboylu arkadaş, heyecanla bana şunları anlattı: "Mademki Kürdistan sömürgedir ve silahlarla işgal edilmiştir. ve mademki silahlı işgale karşı silahlı mücadele gereklidir. Biz silahların yerini bulmuşuz. Bulanık adliye deposunda çok sayıda silah var, biz soymak istedik örgütümüz müsaade etmiyor, gelin birlikte bu işi yapalım ve biz sizin gruba geçeriz." Bu sözleri dinledikten sonra ayağa kalktım, kalkın adliye binasına bakmaya gidelim, diğer arkadaşlara siz bekleyin, biz geliyoruz dedim ve dışarı çıkarak adliye binasına doğru yürümeye başladık.
Favori olarak ekle (68) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 2774
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki |
|---|




Kurdistan Aktuel sayfalarında dizi bir yazı yazdım.
1974 yılının yazıydı.
Dersim direnişinin kahramanları Ali Şêr ile Zarife Hanımı
Rivayet ederler, derlerki;
O günkü adıyla Tunceli çarşısına varmıştık.
Yokuşu çıkınca bir ucu öğretmen okuluna kadar giden araba yoluna çıktık.
Palabıyıklı kartal burunlu alaycı gencin adı Mehemt Sevgat’tı.
Birkaç gün sonra diğer sol gruplar Kürtçü hatta
Hafızam beni yanıltmıyorsa ilk eğitim çalışması grubumuz 21 kişiden oluşuyordu.
3. Seyfettin Zoğurlu
Ta Gutiler’ e, Kasitler’e, Huriler’e kadar inmiştik Medler’ i Kardukları Herodot ve Kesenfon fısıldamıştı kulaklarımıza
Derinlerden kulaklarına sesler gelir.
Cuma Tak, Ortada Nesim' i
Bizi davet edenlerde şaşkındı
Hatta çok iyi hatırlıyorum ki; Tunceli çarşısının girişinde bir kitapçı vardı.
Birkaç gün sonra Zeki Yıldız ile tanıştım
Bingöl' ü biraz anlatmam lazım.
Adaların üzerinde bitkiler ve ağaçlar yeşermiş
O tarihlerde Rahmetli Zeki Atsız sendika başkanıydı.
Kısmet abiye göre daha gençti, ama şişmandı.
Bingöl Lisesinde Matematik öğretmeniydi.
Onun Fotoğrafını aradım, buldum.




Kasabalar ve köyler şehirlerden beterdi.
Bizler
Kemal Pir' di.
Gerçi Rusyada Bolşevik devriminin öncüleri devrime kadar, başka örgütlerle itifak yapmışlar, devrimden sonra diğer partilerin kapılarını anahtarlamışlardı.
Nizemettin Taş' ın köyü Varto' ya çok yakındı, ama onunla yarın görüşecektik.
Cibranlı Halit bey:(*) Miralay Cibranlı Halit Bey (Kürtçe: Xalit Begê Cibirî veya Xalîd Beg Cîbran; 1882 Varto (Gimgim), Muş - ö. 14 Nisan 1925 Bitlis), Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti ordusunun askeri, Kürt Azadî cemiyetinin başkanıdır. 1882 yılında Muş'un Varto (Gumgum) ilçesinde doğdu. Babası Cibran aşireti'nin reisi Mahmut Bey'di. İstanbul'da bulunan Aşiret Mektebi'ni bitirdi. Daha sonra Yıldız'daki Harbiye Mektebi'nden mezun olan tek Kürt asıllı öğrenci oldu. Yüzbaşı rütbesiyle ve yaver unvanıyla Osmanlı Ordusu'na katıldı. 

