Güncel:
  • Şemdin Sakık' ın bir İnternet sitesinde bana hitaben yazdığı "Açık Mektup&quo... (Devamını...)
  • Şemdin Sakık' ın bana hitaben yazmış olduğu açık mektup 12 Ocak 2009 Tarihinde bir intern... (Devamını...)
  •  Selim Çürükkaya / Beni izleyenler hatırlarlar, eskiden "bir hayalim vard... (Devamını...)
  • Ergenekon olayı patlak vemeden önce, Ergenekonun adını ve bütün sırlarını ç... (Devamını...)
  • Türk basınında Selim Çürükkaya ile ilgili çıkan haberlerin bir kısmına ... (Devamını...)
Çöldeki Meşe Ağacı PDF Yazdır e-Posta

meskumSelim Çürükkaya / Kürdistan' a gidiyorum
Yaklaşık olarak üç aydan beri tek bir makale yazmışımdır.
  

 


O da şehit Selim Dindar ile ilgiliydi.
Zamanım yoktu..
Gitmiştim..
nereye mi?

Kürdistan’a, evet kendi ülkeme!
Hayatımda ilk olarak ülkemin topraklarına ayak bastım.
Ve elli beş yaşımın son günlerinde gittim ülkeme

weDaha önce ülkemde yaşamıştım ama özgür değildim.
Bundan dolayı ülkemi ülkem saymadım!
Esirdim kendi ülkemde
Ama bu kez bambaşkaydım.
Arkadaşım Sait Çiçek ile uçağın arka kapısından inerken
Genç bir kız ile genç bir erkeğin tuttuğu pankart gözüme ilişti
Üzerinde ikimizin adı ve soyadımız yazılıydı.
Gençlerin yanına vardık, bize “hoş geldiniz” dediler.
Onların eşliğinde yürürken, uçağın ön kapısında bizi karşılamaya gelen iki genç daha vardı.
İkimiz, eski bir milletvekili ile birlikte özel bir otobüse alındık
Birkaç dakika sonra VİP salonuna vardık.
Burada sivil giyimli, saçlarına aklar düşmüş, sade sakin bir bey efendi bizi karşıladı.
Adı isa Ahmed Berzani  İdi.
Sonradan öğrendim ki KDP nin ulusal ilişkiler temsicisiydi.
KDP nin yeni kuşağının temsilcisi bu genç, fikirleri ve davranışlarıyla modern bir Kürdün bütün özelliklerini taşıyordu.

İsa bana umut verdi.
Kahvemi yudumlayıp onu dinlerken, esaret günlerimin çok geride kaldığını düşündüm.
VİP  salonundan dışarı çıkıp bizi bekleyen arbaya doğru yürürken, bu gezimin dizi yazısının ilk satırlarını kafama not düştüm.

İLK!

 Evet bu kelime benim için çok önem arz etmeye başlamıştı.
İşte eli beş yaşıma geldim
ilk olarak kendi ülkemde VİP salonundan geçtim
İlk olarak kendi ülkemin havaalanında uçaktan indim
ilk olarak kendi ülkemin Polisini gözlerimle gördüm.
Gerçeğini söylersem, hayatımda ilk olarak kendimi tam özgür hissettim
Bu duygularla bizi bekleyen arabayı ulaştım

ilk durağımız  Hewlér diğer adıyla Erbil di.
Burası, ülkemin başkentiydi

hewlerkalesiDoğrusunu söylersem Erbil’ e gelmeden önce burayı hayalet bir şehir veya Kabil gibi harebe bir yer sanırdım.

Gidip dönen arkadaşlarımın bir kısmı öyle anlatmıştı.
Bir kısım arkadaşımda Erbil’ den döndüklerinde hep siyasi propağanda yapmıştı.
Kimse bana Autobanları, geniş parkları, modern binaları ve çarşıları anlatmamıştı.
Doğrusunu söylersem, ben gördüklerim karşısında şaşırdım.
Evet Kürtler  kısa bir zaman zarfında modern bir devlet kurmuşlardır

Tam bir devlet!.

Ordusuyla, polisiyle, memuruyla, üniversiteleriyle Tam devlet.
Sabırlı olun, size gördüklerimi ve tanık olduklarımı, duyduklarımı anlatırım.

Komünist yanılsama

 Kürdistandaki izlenimlerimi anlatmadan önce, bir açıklama yapma ihtiyacı duyuyorum. Bazı okuyucular resmi davetli olarak Kürdistan’ a gittiğimi, bu yüzden yazdıklarımın gerçeğin bir tarafı olduğunu, gerçeğin diğer tarafını görmediğimi zanedebilirler. Hatta bazı okuyucularım  eski kominist ülkelere giden bazı resmi davetlilerin böyle yanıldığını bile söyleyebilirler.

Diyebilirlerki eskiden kominist ülkelerin kominist partileri kendi ülkelerine kapitalist ülkelerin kominist parti yöneticilerini davet eder, onları lüks otellerde ağırlar, en güzel lokantalarda yemek yemelerini sağlar, ülkenin gösterişli yerlerini gezdirir, törenle havaalanından onları ülkelerine yollarlar.

Ve bu resmi davetli kişiler, kendi ülkelerine gittiklerinde gördüklerinin propağandasını yapar, herkesi yanıltırlarmış.
Ben şunu açıkça söyleyebilirim ki; Kurdistan a resmi davetli olarak gitmedim. Tek bir gece olsun herhangi bir otelde yatmadım.
Almanya da tanıdığım Kürt  bir aile aracılığıyla arkadaş olduğum yurtsever bir Peşmerge nin isteği üzerine gittim.
Gittiğim ve gördüğüm her yerde her şeyi dikkatli gözlerle inceledim, yüzlerce kişiye binlerce soru sordum ve yanıtlar aldım. Görüştüğüm kişiler arasında taksi şöförleri, işçiler,  öğrenciler, eğitim görevlileri, peşmergeler, doktorlar, mülteciler, PKK den ayrılanlar, park ve bahçe işçileri, meclis başkanı, genaraller, din adamları, halk mahkemeleri hakimleri, iş adamları, seyyar satıcılar, istihbaratçılar, parti yöneticileri, kaymakamlar, mobilyacılar, keresteciler, boyacılar, memurlar, müdürler, müsteşarlar, koministler, sanatçılar vardı.

Taxide

Onlarca kez taksilerle şehir içi yolculuk yaptım.
Hewlér şehrinde binlerce taksici var.
Yol kenarında beklerseniz, her dakikada bir taksi yanınızdan geçer.
Ve ben taksiye atlar atlamaz  merhaba dedikten hemen  sonra sorumu sorardım.
Rüşvet ve hırsızlığın olduğunu söyleyen şoförlere rastladım.
Ama istisnasız her kes düzenden memnundu.
Düzene tam olarak karşıt olan bir taksi şoförüne rastladım, oda Türkmendi
Bana “Bunlar ile Saddam arasında bir fark yok” dedi.
Adamın bu cevabına hemen bir soru ile karşılık verdim:
“Saddamın adamlarına Saddam ile Barzani arasında bir fark yok deseydin ne olurdu?”
Şoför bana baktı:
“Beni hemen burada taksinin içinde öldürürlerdi, şimdi demokrasi var” deyip sustu.

Tembellik

 tembel Ortadoğu gibi bir yerde rüşvet ve resmi hırsızlığın olmadığını, kanunun ve adaletin saat gibi işlediğini söylemem imkansız. Saddam gideli kaç yıl olduki? Bir öğretim görevlisi ile tartışmamızda bana çok önemli bilgiler verdi.
Onun anlatımına göre Saddam’ ın parası çoktu.
Ve Saddam insanların sorun çıkarmamaları için hemen hemen çoğunu maaşa bağlamış, bir nevi devletin ispiyoncusu polisi uşağı haline getirmişti.
Buda müthiş bir tembellik yaratmıştı.
Yılların yarattığı bu tembellik hala vardır.

İnsanlar çalışmak istemiyordu sanki!
Zaten çalışma alanları henüz açılmamıştı,
Sait hocanın anlatımına göre Kürtler otellerde kahvelerde, lokantalarda karsonluk yapmaya tenezül etmezdi.
Havalanında çalışan hammalların çoğu Srilankalı veya Hintti.
Binlerce ev ve büroda temizlikçilik yapan bayanlar, Afrika dan gelmişti.
Birlikte yolculuk yaptığım bir peşmergeye ardarda sorularımı yöneltmiştim, işte onlardan bir kaçı:

Peşmerge ile sohbet:

Kaç yıllık peşmergesin?
15 yıllık..
Ne kadar maaş alıyorsun?
350 Dolar!
Aylık olarak mı?
Hayır 15 günlük.
Neden 15 Günlük?
Çünkü 15 gün Peşmerge olark çalışıyorum. 15 günde kendim için çalışıyorum.
Kendin için ne iş yapıyorsun?
Bir şet yapmıyorum, daha doğrusu çalışmak istemiyorum.
Kaç çocuğun var?
Üç, eşim ve ben beş..
Peki 350 Dolarla geçinebiliyormusun?
İdare etmeye çalışıyorum. Kendi evim var, kira vermiyorum. Devlet aylık olarak her vatandaşa yeterince, yağ, şeker un ve gaz veriyor.
Neden ek bir iş yapmıyorsunuz?
Yıllarca dağlarda peşmergelik yaptım. Şimdi ülkem kurtuldu, özgürlüğüme kavuştum. Elhamdulillah kimse bize karışamıyor, çalışıp ne yapayım ki?

Tembelliğe neden olan nedenler

 Yine bana anllatıldığına göre devlet daha önce yani Saddam rejimine karşı savaşta şehit düşen kişilerin ailelerine düzenli maaaş ödüyor.
Kürdistanda neredeyse her aileden birkaç tane şehit olduğu hesaplandığında maaaşsız aile bulmak zordur.

Kürdistanda Memur, asker istihbaratçı olark görev yapan binlerce insan vardır.
Ve bu işlerin hemen hemen tümünün direkt üretimle alakası yoktur.
Şu anki toplum neredeyse tüketici bir toplumdur.
Bazı tartışmalara kulak misafiri oldum…
Toplumun üretici hale gelmesinin şart olmadığını söyleyenler;
Dubaiyi örnek veriyorlar, diyorlar ki Dübai de o kadar çok petrol çıkıyor ki ve bu petroller o kadar çok Dubai lileri zengin etmişki; kimse çalışmaya gerek duymuyor.
İşçiler dışardan geliyor ve neredeyse burada her ağaca bir Hintli bekçi olarak bakıyor.
Saddam rejimini yarattığı tembellik, petrolün getirdiği bolluk, sanayinin gelişmediği bir coğrafya, Peşmerge yaşamına alışan gururlu insanlar…

Toplum hızla değişiyor

Ama benim vardığım sonucu sorarsanız Kürtler hızla şehirli oluyorlar..
Medeniyeti kuruyorlar..
En temel ihtiyaçları olan evlerini çok modern olarak inşaa ediyorlar.
Araba sahibi oluyorlar. Alt yapıyı, kanalizayon, elektrik, telefon işini kuruyorlar.
Modern üniversiteler açıyorlar..
Televizyon kanalları hızla artıyor.
Basın henüz ülkede bir kuvvet olamamış, ama çalışmalar var.
Her şeyden önce insanlar mutlu.
Kimsenin yüzünde korku ve endişe göremezsiniz
Zengin olma bir şeyleri kapma telaşı gizlenemez kadar açık
Ve insanlar gayet sakin
Kavgaya hiç rastlamadım, yüksek sesle konuşanada, hırsızlığa da!

Emniyet tam takır....

Pariste çarşının en işlek caddesinde arabanızı park ederseniz, sabaha geldiğinizde büyük bir ihtimalle camının kırldığını ve içindekilerinin çalındığını görürsünüz.
Ama Hevler de arabanızın camını açık bıraksanız bile eşyalarınızın çalınmadığına tanık olmamız mümkündür.
Kürdistan da çok ciddi şeyler oluyor.
Galiba “Kürtler devlet kuramaz”  sözleri tarihin çöp sepetine atıldı bile.

Hevler

citadel_old_city_of_hewler_erbilHevler diğer bir adıyla Erbil kadim bir şehir. Yeryüzünün en eski kalelerinden (***) biri bu şehirde. Millattan çok önceleri inşa edilmiş bu kale, tarhin en eski tanığı olarak ihtişamlı bir edayla yapma bir yükseltinin üzerinde hala duruyor. Kalenin duvarları arasında kimseler yaşamıyor artık. Eski yapılar Birleşmiş milletler tarafından korunmaya alınmış, onarım ve restorasyon bekliyor.

Hevler şehri kalenin dışına yayılmış, göz alabildiğine  büyümüş bir şehir. Bana anlatıldığı kadar, şehirin master planını Almanlar yapıyor. Çarşının yolları hayli geniş. Arabalar için üç gidiş üç geliş yolu vardır. Dikkatimi çeken şey, şehir içindeki  bazı astvalt yolların kenarında yaya geçidi ve bisiklet yolunun olmamasıydı. Gerçi  Hevler de çok az biziklet gördüm.

Ama işin ilginci şehir içinde yaya olarak dolaşanlar , bisikletlilerden daha azdır. Bu duruma bakıp arkadaşıma, bu şehirde yayalar olmadığı için mi yaya geçitleri yapılmamış, yoksa yaya geçitleri olmadığı için mi kimseler yaya dolaşamıyor diye sormuştum.
Hevler’in  yolları hakkında yazmışken biz ortadoğuluların bir türlü terk etmediğimiz bir özelliğinin buradada  tekrarlandığına tanık oldum. Avrupalılar bir yeri inşa ederlerken, önce, kanalizasyon, su, telefon, elktrik  işini hal ederler. Ondan sonra yolları yapar, çimleri ve ağaçları dikerler. Biz önce yol yaparız, kenarlarına ağaç dikeriz, gerekli yerlere çim yerleştiririz. İşimiz bittikten bir müddet sonra, aklımıza gelirki kanalizasyon yapmamışız, hemen işe başlarız, yaptığımız yolu bozar, diktiğimiz ağaçları söker, yerleştirdiğimiz çimleri kaldırır, kanalizasyon proplemini hal edince, tekrar asfaltı döker yolu yaprız, bir müddet sonra aklımıza gelirki yüksek gerilim hatlarını yere gömmemişiz, yeniden yolu bozar bu kez kablo gömeriz
Hevler de de böyle bir durum olmuş  ki  şimdi yolları bozmuş kanalzasyon borularını döşüyorlar. Yaya geçitleri, bisiklet ve sakat arabalarının geçiş yerleri için yapılan yolların birkaç kez daha bozulacağı kesin gibidir.

Yollar üzerindeki hummalı çalışmalara, yapılmış yollara ve köprülere bakıldığında geleceğin modern şehrini hayal etmekte zorlanmazsınız. Yollar hakkındaki eksiklikleri izah ettikten sonra, Şehrin Parkları hakkındaki mükemeliyeti anlatmadan geçmek haksızlık olur. Sami Abdurrahman parkı gerçekten görülmeye değer. Çok geniş bir alan üzerine kurulmuş bu parkı gezdiğinizde huzura erersiniz. Havuzları, fıskiyeleri, yolları, ağaçları ışıklandırmasıyla inanılmaz güzellikte bir park ve büyümek için zamana ihtiyaç duyan, kulaklarınıza bir şeyler fısıldamak istercesine bakan cins cins ağaçlar…

Parlementonun karşısında kurulmuş parkı dolaşırken ağaçların etrafındaki otları kazarak temizleyen yaşlı adam dikkatimi çekti. Yoldan ayrılarak yanına gittim, selam verdim, kurmanci olarak hal hatır sordum. Yüzü gülüyordu. Sorduğum sorular, aldığım yanıtlar aşağıdaki bibidir.

Bahçıvan ile sohbet

samiKaç yaşındasın amca?
Altmış
Hala çalışıyrsun demek ki?
Ne yapayım elhamdulillah kuvvetim yerinde
Sadece bu parkta mı çalışırsın?
Hayır, Hevlerin bütün parklarında çalışırım
Parklarda çalışan kaç kişi var?
Hepimiz ikibin kişiyiz
Maşallah ikibin kişi!
Evet biz yaşlılara bu işi vermişler.
Parklarda çalışanlar ın tümü yaşlı mı?
Hepimiz yaşlıyız
Her gün mü çalışıyorsunuz?
 Haftada beş gün, günde  birkaç saat çalışırız, ağaçlara bakar, otları temizler, yolları düzeltiriz .
Maaşınız ne kadar?
Maaaş dedi, güldü. Azdır diye devam etti.
Ne kadar diye ısrar edince 200 dolar dedi.
Peki çocuklarınız var mı diye sorduğumda "evet en büğüğü bir dairede genel müdürdür" dedi.

Aynı parkta çalışan başka bir yaşlı adama sorduğum sorularımın yanıtlarını alınca, yaşlılar için bu işi icat eden kişinin zekâsına hayran oldum. İçişleri bakanlığı binasına yakın bir parka konulmuş spor aletleri dikkatimi çekti. Bir spor merkezinde  bulunan araçların hemen tümü buraya konulmuş, isteyen çıkıp parasız olarak spor yapabiliyor. Sait hoca ile birlikte aletlerle spor yaparken bizi izleyen iki yaşlı dikkatimi çekti. Öğrendim ki onlarda bu alletlerin bakıcısıydı.

Hevler kalesini geziyoruz

erbil_kalesiHevler kalesini de gezdik, millattan önceye ait daracık sokakları dolaşırken geçmiş kulaklarıma  bin bir öyküyü fısıldıyor, gözlerim onbin yıl önceyi görüyordu sanki. Kalenin ön tarafındaki kapıda oturarak kitap okuyan Ahmedi Xani nin kocaman beyaz heykeli bana çok şey anlatıyordu.
 Ve ben Hevler kalesinden çıkarak eski çarşının canlılığına dalıyorum.
Kokulu zeytin yağından yapılmış sabun satanlar, incir, çekirdekli siyah üzüm, Pestil, dut pekmezi pazarlayanlar… Rengarenk kumaşlar, çeşit çeşit küllahlar, antik ve modern giysiler, para satanlar….
Çıkmak istemezsiniz bu çarşıdan, hele altın, bilezik gerdanlık küpeleri vitrine asmış altıncılara baktığınızda ağzınız açık kalır. Bir kuyumcu dükanının önünde durdum belimde silahım vardı. İçeri girdim. Selam verdim, silahımı dükkancıya gösterdim, dedim ki şimdi silahımı çeksem bu bir soygundur desem, ne yaparsın, ne gibi tedbirin var?

Adam hiçbir tedbirim yok, ama kurtuluşun yoktur dedi. yani basabileceğin bir düğmen, polisi çağıracağın bir zilin yok mu dediğimde, hayır cevabını verdi ve güldü. Kuyumcu dükkanını iyi işler deyip terk ettiğimde, bu çarşıda soygun ve hısızlığın hiç olmadığını öğrendim.


(***) Asurlular zamanından kalan Erbil (Arba-İlu) Kalesi, 1190’da Muzafferiddin Kökböri tarafından yenilenmiştir. 1731’de Nadir Şah’ın kuşatması sonunda tahrib olan kale, Osmanlı döneminde 1849 yılında tamir edilmiştir. Bugün sağlam durumdadır. Yukarı Erbil olarak bilinen kale ve kale içindeki mahalle, köni şeklinde yığma bir tepe üzerinde bulunmaktadır. 15 m. yüksekliğinde surlarla çevrili olan Erbil Kalesi, XIX. yy. da savunmadan çok yerleşme alanı olarak kullanılmıştır. Geniş duvarların üst kısımları geriye doğru daralan asma katlar şeklinde konak, ev, depo gibi yapılar şekline dönüştürülmüştür. Kalenin, bugün 3 kapısı mevcut olup, modern trafiğe elverişli hale getirilmiştir. Kale içindeki evler yüksek duvarlarla çevrili, dar sokaklarla geçilen birer küçük kale niteliği taşımaktadır. Yığma tepe altında, kubbeli dehlizler ve sarnıçlar mevcuttur. Bugün kalede hayat bütün canlılığıyla devam etmektedir.

Kadınların adını arabalara vermişler

Hevler den sonra Akre' ye gitmeye karar vedik daha doğrusu bir dostumuz bizi davet etti. Zaten geldikten hemen sonra bir arabamız  olmuştu geçici olarak, adıda monika. Zan edersem biraz iriyarı olduğu için bu ismi vermişlerdi Hani şu Monika Lewinski var ya! İsimin oradan geldiğini söylediler. Hatta  Binevş adında başka bir araba varmış . Binevş Kurd sat televizyonun güzel spikeriymiş. Merziye isimli arabadan dolayı  ses sanatçısı Nasır rezazi nin rahatsızlığını Mam Celal’e bildirdiği, elinden bir şey gelmediğini söyleyen Mam Cela’in “Ne yapayım  benim adımı da çok ucuz bir telefon’a vermişler," cevabını verdiği bile fıkra halinde anlatılmaktadır.  Hatta Mam Cela isimli telefonun çok kalın, kek Mesut adı verilen telefonun ise  küçük olduğu bile söylenmekteydi. _azizveysi2-Kamyon bıyıklı ses sanatçısı Aziz Veysinin bıyıklarına benzeyen arabaya  da Aziz Veysi adı verilmişti.
Onca arabaya kadın ismi veren erkekler mi bir arabaya  Aziz Veysi adı verdiler? Bu araştırma konusu bile olabilir.

Xanzad

Neyse konumuz bu değil Akre’ye gideceğiz, Monikamız ve şoförümüz hazır . Sait hoca ile biniyoruz ve yola çıkıyoruz, Hevler şehrinini geçince Yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş gemiyi andıran bir yapı dikkatimi çekiyor. Nedir o diye soruyorum, Sait hoca xanzadXanzad oteli diy e cevap veriyor ve Xanzad’ ın kendisini anlatmaya başlıyor. Sait Hocanın anlatımına göre Xanzad 1590 larda bölgede hüküm sürmüş bir Kürt pransesi, Çok güzel bir kadınmış,  İran hudundan Suriye hududuna kadarki topraklar onun egemenliğindeydi. Hiç evlenmemediği, kıyafet değiştirerek sık sık halkın arasına katılığı ve şikayetlerini öğrendiği söyleniyor. Hatta bir kezinde camiye gittiği burada kalan bir imam iki feqe ile sohbet ettiği, Küçük feqe nin hayalinin, “bir kez olsun Xanzad Xan la yatsaydımda başımı kesseydi” olduğunu, bir müddet sonra Xanzad ın feqi ile yattığını hatta bir çocuk sahibi bile olduğunu söylerler.  Xanzad oteli dışında gittiğimiz yolun kıyısında birde Xanzad kalesi vardı. Bu oteli ilerde size daha detaylı olarak anlatmak isterim, ama şimdi yolumuza devam, Akre’ ye gidiyoruz. Selahattin kentini geçiyoruz, keleka Yasin ağa diye bir bölgeye geliyoruz, buradan Zap nehri akıyor, aslında Kürdistan ın yeni başkenti bu nehirin iki yakasında inşaa edilmek istenmiş, sonrada vaz geçilmiş, ama ileride muhteşem bir şehirin bu nehirin iki yakasında kurulacağının emareleri şimdiden görülüyor.

Akrê

Uzun bir yolu aştıktan sonra Akre ye girdik ve pencereden bakarken göz yaşlarımı tutamadım. Çünkü coğrafyaya, evlere damlara baktığımda çocukluğumu hatırladım. Koptuğum topraklara dönmüştüm. Camın düğmesine bastım, dışardaki temiz havayı ciğerlerime çektim, elimle gözyaşlarımı sildim.
Bir müddet sonra KDP  bölge örgütünün kapısına vardık. Hamburg da Tanıştığım Abdul Xalık Babiri bizi karşıladı. Onun eşliğinde yönetim binasına girdik. Saddam döneminden kalma bu bina Şimdi KDP nin yönetim merkeziydi.   Buranı sorumlusu durumunda olan Babiri’ ye karşı herkes saygılıydı. Misafir odasına girince  partinin yönetim kadrosunda görevli kişilerle tokalaştık.
Fazla lüks olmayan ama tertemiz olan koltuklara oturduk. Babiri bizi arkadaşları ile tanıştırdıktan sonra, oturduğumuz salonun düzenlenmesi, koltukları eşyaları, dızaynını incelemey başladım. 
xankaleÇünkü bunlar bana parti hakkında bir fikir verecekti. KDP nin bürosu daha sonradan göreceğim Kominst partinin ve YNK nin bürosundan çok farklıydı. Kominist partinin bürosu elli beş yıl önce doğup büyüdüğüm Tanzut köyünün misafir odasından daha geriydi. YNK nin bürosu ise köy kasaba karşımı bir görüntü sergiliyordu. KDP nin büroları ise farklıydı, belki de iktidar partisi olmaktan kaynaklanıyordu ama her şey inceden düşünülmüş, estetiğe ve dış görüntye dikkat edilmişti.

Akşam Yemeğini Abdul Xalık Babiri’ nin kaldığı bekar evinde yedik. Belki 30 yıl sonra ilk olarak hormonsuz tavuk eti ve hormonsuz haşlama yedim, tadı bambaşkaydı. Dışarıda komando elbiseleri giymiş koruma peşmergelerin güvenliğinde içeride derin sohbetlere daldık. Babiri Saddan Hüseyin’ in Baas rejimine karşı verdiği mücadeleyi  ince ayrıntılarına kadar anlattı. hayret kaldım karşımda bir kahraman vardı. ve öylesine büyük operasyonların altına imza atmış ki okuduğunuzda sizde hayret edersiniz

  Yazılarıma ara vermemin nedeni, Güney kürdistan' a tekrar gitmek zorunda kaldığımdandır.
Gittim, gezdim ve tekrar döndüm. İşim bitti ve artık size gördükerimi yaşadıklarımı, duyduklarımı ve algıladıklarımı anlatacağım.
Nerede kalmıştık?
Abdul Xalık Babiri, Sait hoca ve beş korumamızla Akre den ayrıldık.
İki arabayla gidiyoruz, derin bir vadiye girdik

Vurulmuş Saddam tankları...

Vadinin yamacında üç adet tank dikkatimi çekti.
Bunlar, vurulmuş Saddam tanklarıydı.
Arabalarımız durdu
Aşağı inerek tankların yanına gittik, birde fotoğraflar çektik.
1991 de Kürt peşmergeleri tarafından vurulmuştu bu tanklar
Ve şimdi bir yolun kıyısında adeta sergilenmişlerdi

Gelen geçen görsün, geçmişi unutmasın hatırlasın diye orada duruyorlar;
Bana bu tankların vuruluş hikayesini değişik kişiler anlattılar.
Yazılı olarak bir yerden okuma imkanına sahip olamadığım için, gerçeğini tam olarak öğrenemedim.
Anlatılanların ne kadar doğru olduğunu da bilemiyorum.
Bir anlatıcı bana: Bu tankların, şu anda Güney Kürdistan, bölge başkanı Mesut Barzani tarafından vurulduğunu söyledi.
Sorularım çoğalınca, onun komuta ettiği bir müfreze tarafından vuruldular biçiminde düzeltti.

Değişk anlatıcılar değişik biçimde izah ettiler:
Tarihe önem veren bir ulus olsaydık
O tankların hangi tarihte, yani hangi gün, hangi saatte  ve kimler tarafından nasıl vurulduğunu, içinde kimlerin olduğunu, kaç askerin öldürüldüğünü yazan bir açıklamayla teşhir ederdik.
Bizde bu bu bilinç henüz gelişmemiş diye düşünerek arabama geri dönüyorum.

"Laleşe Nuraniye gidiyoruz"

lale-31Buradan ayrılınca Abdul Xalık: "Laleş' e bir uğrayalım" dedi.
Yezidi Kürtlerin tapınağı Laleş i bende çok merak ediyordum.
Gidip görmek benim içinde önemliydi
Araçlarımız hızla yol alıyordu, bir kasabanın yanından dolanınca Laleş tapınağı göründü.
Bir müddet sonra araçlarımızdan indik.
Tapınağın bahçesindeki kocaman gövdeli dut ağaçları dikkatimi çekti.
Yaşlarını kimselere sormadım, büyük bir ihtimalle tapınakla aynı yaşındaydılar. Yapının giriş kapısına doğru ilerlerken beyaz elbiseler giyinmiş, başına beyaz ve siyah bir sarık  bağlamış, ayağında ilginç çorapları, simsiyah sakalıyla baba Çaviş bizi karşıladı. Anlaşılan bu ruhani bizi gezdirecekti Kurmanci olarak "hoş geldiniz" dedi ve tapınağın kapısına doğru yürüdü. Bizde onu takip ettik. Kapının sağ tarafındaki duvarda siyah bir yılan figürü vardı. Bunun anlamını baba çaviş e sormadım ama, Zerdüşt inancında yılanın kutsal olduğunu biliyordum. Çünkü Zerdüşt, halkını terk edip 15 yıl bir mağarada kalıp çile çektiğinde, onunla birlikte bir kartal ve bir yılanın olduğu rivayet edilir. Kafam yılanla meşgulken, baba çaviş in tapınağın eşiğine basmadan atlayarak içeri girdiğine takıldı gözüm. Hepmiz bu kurala uyduk, içerde A.Xalık' ın baba çaviş' e bir miktar para verdiğini gördüm. Unutmadan söyleyeyim, tapınağın içine ayakkabıyla giremezsiniz, bizde ayakkabılarımızı dışarda çıkarmıştık.
Taş ve mermer bir zemin üzerinde yürüyorduk:
Sessizdik, gözlerimiz çevreye bakıyor, kulaklarımıza tarihten uğultular geliyordu sanki.
Geniş bir salondan yezidiliğin kurucusu şeyh Hadi'nin türbesinin bulunduğu odaya girdik.
Türbe renk renk kumaşlarla sarılmıştı.
Adet üzerine üç kez türbenin etrafında dolandık
Ve hacı olduk!
Türbenin arka tarafındaki bir odada çok sayıda kilden testiler vardı. Ve içleri zeytin yağıyla doluydu. Yezidi inancında ateş kutsaldı, özel günerde bu yağlarla kandiller yakılırdı. Türbenin bulunduğu bölümün ön duvarında bir çıkıntı vardı, daha doğrusu bir kaya çıkıntısıydı.
İnanışa göre kim niyet tutar, renkli bir eşarpı top haline getirip o çıkıntının üzerine atabilirse, dileği kabul olurdu.
Gelmişken bir deneyelim dedik, ama hiç birimiz eşarpı çıkıntının üzerine düşürtemedik.

Baba çaviş' e baktım 35 veya 40 yaşlarında mazlum bakışlı bir adam
Hazırlanmışım, sorularımı soracağım. Hem öğrenmek hemde baba çavişin bilgilerini ölçmek için....

lales1Daha ilk sorumu sorar sormaz Sait hoca beni dürtmeye başlıyor:
"Fazla kurcalama başımıza iş açarsın" diyor.
Sait hocanın bu tavrı ve lafları beni Bekaa vadisndeki ilk günlerime götürüyor.

Dinler miyim hocayı? Ard arda sorularımı soruyorum
Laeş tapınağının ardındaki dağı işeret ediyorum, baba çavişe soruyorum:
Bu dağın adı ne?
Baba çaviş: "Araf" dedi.
Muhammedden önce mi  bu ad vardı, yoksa Muhammeden sonra mı bu adı aldı diyorum.
Önceden diyor baba çaviş!
Peki tapınaktaki bu suyun adı nedir diye soruyorum:
Zemzem suyudur diye cevap veriyor.
Bunun da ismi Muhammedden öncemi sonramı diyorum
Yine Muhammed den önce deyince
Vesikan var mı? dedim güldü "Hayır" dedi.

Ayakkabılarımızı giydik.
Tapınağın misafir karşılama salonuna gittik.
Müslümanlığın merkezi Kâbe görkemli bir yer haline getirilmiştir.
Hırıstıyanlığın merkezi Sen Pietır meydanı ha keza çok gösterişli bir yerdir
Ama laleş tapınağı bakımsız, eski, görkemmden uzak bir yapıdır
İnşaa edildiği zamanda durmuş gibidir.
Belkide yezidilik, gelişmeye reformlara katı bir biçimde kapalı olan bir din olduğu için yapının büyümesine ve görkemli olmasına da karşıdır.
Bana anlatıldığı kadarıyla son yıllara kadar Laleş te tuvalet bile yokmuş.  Başbakan Neçirvan Barzani,  Laleş te tuvaletler yaptırmak istemiş, yezidiler karşı çıkmış, "siz istemiyorsanız misafirler için gereklidir" deyip ikna edebilmiş. Misafir karşılama salonunda bize danışmanlık yapan aydın, yani okumuş bir yezidiydi. Dinlerinin hem dışarıya hemde kendi içinde kapalı bir din olduğunu söyledi

"Bilirsiniz yezidilik dışarıya yani başka dinlerden olanlara kız vermez, kız almaz. Başka bir dine Mensup olanlar, yezidi olamazlar. Ancak yezidiler yezididir.
Birde yezidiler kendi aralarında tabakalara ayrılırlar:
Nasıl dedim, hiyarşiyi açıklamaya başladı.
Bizim dinin en tepesinde Mir bulunur. Onun altında cıvata ruhani, baba şeyx, peşimam,
şeyxler kendi aralarında üç tabakaya ayrılırlar: Agani, katani, vezirani.

Baba çaviş tek kişidir. Rahiptir evlenemez. kadın rahibeler vardır onlarda evlenemezler.
Baba kawala, ona mezıne kawala deriz,
Feqir ve Müritler tabakası vardır.
Bütün bu tabakalar, bir birinden soyuttur. Birbirlerine kapalıdır.
Örneğin siz feqir tabakasından bir erkekseniz, mürit tabakasına mensup bir kızla asla evlenemezsiniz. Ancak ve ancak kendi tabakanıza mensup bir kzla evlenebilirsinz.
Şeyxler kendi aralarında üç tabakaya ayrılır, bu tabakalar bile birbirleriyle evlenemez."

Peki bir müridin kızı bir şeyxin oğluna aşık oldu, ne olur?
"Aşık olamaz" diyor anlatıcı
Yahu aşk bu din min tanımaz diyeceğim ama, siyah bir hırka giyinmiş yaşlı fenatik bir feqir'in kuşkulu gözleri suratımda dolaşıyor.
Dinine inamadığımı anlamış olacak ki, peki sen neden kürdün değilde arabın dinine inanıyorsun diye sordu.

Ona dinleri sadece öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum diye bildim.

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, yüz kilometre ötedeki bir din, diğerini red ediyor.
Kaynanam Dersim de Munzur baba ve Düzgün baba üzerine yemin eder.
130 kilometre uzağında Bingöl deki annem ne Düzgün babayı nede Munzur babayı tanır.
Oda şeyx Ali Pali üzerine and içer.
Annemden yediyüz kilo metre uzaktaki Laleş, şeyx Ali paliyi hiç takmaz .
Laleşin 200 kilometre uzağındaki kerbela Laleşe  yabancı.
Ve kerbeladan 500 kilometre uzaktaki kâbe kerbela ile aynı düşünmez.
Ben feqiri inançlarıyla başbaşa bırakıyorum.
Masum baba çaviş' e eyvallah deyip ayrılıyoruz.  
Ama baba çaviş' in inançsız bakışlarını da unutamıyorum.

Ali Avni ile

Sorularıma verdiği kaçamak cevapları birkaç gün sonra Ali Avni'ye anlattığımda, melek tavuz gibi güldü, "sen bundan önceki baba çaviş' in öyküsünü bilirmisin?" dedi. Hayır deyince anlatmaya başladı:
"Bundan önceki baba çaviş zamanında şeyxan da bir kız hamile kalmış, sıkıştırmışlar, kız itirafta bulunmuş, çocuğun babası baba çaviştir demiş.
Büyük bir töhmet altında kalan baba çaviş, itiraz etmiş, ben yapmadım iftiradır demiş, ama kuşkulu gözlerden kurtulamamamış, dedikoduların önünü alamamış, neticede usturayı eline almış, bakın ben erkeklik organımı kökünden keseceğim, ölürsem ben yapmışım, ölmedimse günahsızım ve Yezdan beni koruyacak, demiş ve kökten kesmiş, kırmızı kil toprakla kestiği yeri sıvamış ve ölümden kurtulmuş, bu olaydan sonra baba çavişin itibarı topluluk içinde yükselmiş"

Sait Hoca' nın yorumu

Bu öyküyü Sait hocaya anlattığımda ilginç bir yorum yaptı ve yorumu şöyleydi:
"Bana göre o kız başka bir tabakadan bir genci sevdi, dinin kurallarını çiğneyerek seviştiler, kız hamile kalınca, sevdiği gençle kafa kafaya verip düşündüler, kendi kellelerini kurtarmak için, korkunç planı kurdular ve kız suçu baba çavişin üzerine attarak kendi ve sevdiği genci kellesini kurtardı baba çavişin şeyini kestirdi.........".

Yezidilik nasıl bir dindir?

Yezidilik, ister nanın ister inanmayın, bir dindir.
Yahudi dinine benzer tarafları vardır.
Kurucusu Hakkarili şeyx Hadi' dir
Bağdatta Abdul Kadir Geylani ile birlikte medrese de okumuştur
Daha sonra bu dini kurmuş ve bir bölüm Kürt ona inanmıştır.
Bu din özünü zerdüşt dininden almakla birlikte islam ın, hırıstiyanlığın ve Hint dinin etkilerini kabul etmiştir.
Örneğin şeyxlik kurumu, araf, zemzem gibi semboller islamdan alınmıştır. Yezidilikteki tabakalar hint dinindeki kastlar gibidir.
Yezidilerde hintliler gibi, eğer bu dünyada dinin emir ettiği kurallara tam olarak uymuşlarsa, bir daha dünyaya geldiklerinde bir üst tabakadan, dinin kurallarına riayet etmemişlerse  bir alt tabakaya mensup olarak doğacaklarına inanırlar.
Baba çavişin ve rahibelerin evlenememesi, hırıstiyanlığın tesiridir.
Ve yahudiliğin etkisini de unutmamak lazımdır.

Duhok' a doğru


Geçiyoruz ve Duhok' a doğru ilerliyoruz.
Yollar düzgün, işin ilginç tarafı Belçika gibi asvalt yolun iki tarafında lambalar var
Ve lambalar güneş enerjisiyle çalışıyor
Yani gündüz enerji depoluyorlar, gece otobanı aydınlatıyorlar.
Duhok a güneş batmadan vardık.
Bir vadinin içinde uzayıp gitmiş şehir
İlk olarak görüyordum burayı..
.
Portakal koparıyor elim!

Ve arabayla direkt Babiri nin evinin kapsına kadar gittik.
Kocaman bir bahçesi vardı evin
Ve portakal ağaçları çarptı gözüme
Bahçeye girince portakal ağaçlarına doğru yürüdük
Eli altı yaşıma girmiştim, elimle ağaçtan potakal koparamamıştım
Bilirsiniz bizim Bingöl soğuk, portakal ağacı yetişmez
Hapishanede portakal ağacı olmaz
Ve işin ilginç tarafı, dünyanın pek çok ülkesini gezmeme rağmen, portakalı dalında görmemişim.
İşte burada yani Duhok ta kendi ülkemde ilk olarak partakalı dalından koparacaktım.
Gittim elimi uzattım ve portakalı dalından kopardım.

axalikKimdir A Xalık?

 A. Xalık Babiri, soy ismini Babiri köyüden almış.
Evinde kaldığım ilk gece, yaşadıklarını bana anlatmaya başlayınca, yaşamının bir roman olabileceği sonucuna hemen vardım.

Büyük oğlu stajyer avukat, babasının anlattıklarını dikkatle dinliyordu.

A.Xalık Diyarbakır' a göçmüş


A.Xalık 1988 Göçünün öyküsünü anlatınca odaya bir hüzün havası çöktü. Saddam Hüseyin
Halepçe şehri üzerine hardal gazı yağdırınca, ölenler ölmüş, halk kitleleri okyanus dalgaları gibi Türkiye sınırlarına doğru sürüklenmişlerdi:
 A Xalık ve ailesi yani  hamile eşi ve şimdi avukat olan oğlu da bu dalgalarca sürüklenmiş, kendini Diyarbakır toplama kampında bulmuştu.

Çok acı çekmiş, çaresizlikten gözlerine uyku girmemiş. Türk MİT i onları Diyarbakır toplama kampında zehirlemeye kalkmış.
Ölümü kıl payı atlatınca, bir müddet sonra peşmerge komutanı olduğu anlaşılmak üzereymiş, Hanımı Xaney' i , birde oğlunu yanına almış,  kamptan firar etmiş.
Üzerinde mülteci kimliği var, onunla kaçmış.
Yönünü İran' a çevirmiş.
Ya allah deyip bir otubüse binmiş ..
Şansı yaver gitmiş, Van a sorunsuz ulaşmış, buradan bir münibüsle İran hududuna kadar gitmiş.

Bir gece yarısı hududu hamile eşi ve oğluyla geçebilmiş.
Sınırın o tarafına bir kürt köyüne ulaşmış, tanıdığı bir eve girer girmez İran askerleri operasyon başlatmış.
Köylü onu yer altına indirmiş.
Köyün altında acayip sığınaklar varmış, orada birkaç saat beklemiş
Birkaç gün sonra kendi partisinin elemanlarıyla ilişki kurunca, köyden alınmış.

Baas askeri güçlerini vurmuş

A:Xalık ın yaşamı kaçmak ve göçmekle ibaret değil tabi..
 O Baas askeri güçlerine karşı girişilen büyük operasyonları da yöneten biri.
Hele biri varki, detaylıca anlattığında, kendimi savaş alanında hisetmeye başladım.

Peşmerge arkadaşlarıyla birlikte bir gecenin karanlığında Saddam ın bir ordu merkezini basıyorlar.
Baskından önce günlerce veya gecelerce keşif yapıyorlar..
Baskın bir roketatarın Patlamasıyla başlıyor
Yedi karakol bir karargah bir saat içinde düşüyor
1200 asker ve subay esir alınıyor
Bir tepe kalıyor, oradaki yüzbaşı ve askerler teslim olmuyor.
Peşmergeler  teslim alınan genarallin eline telsiz veriyor
Yüzbaşının teslim olması için çağrı yap diyorlar
Genaral çağrı yapıyor, ama yüzbaşı genaralin teslim olduğunu anlıyor ve emrine uymuyor.

Düşünebiliyormusunuz 1200 asker in teslim alındığı bir eylemdir söz konusu olan ve biz bunu hiç işitmemişiz.
Bu ya  güneyli güçlerin propağanda konusunda ne kadar zayıf olduklarını gösteriyor
Yada biz kuzeyli  siyasi kürtlerin sağırlığını kanıtlıyor.
Başka bir ülkede gerilla güçleri bir devletin 1200 askerini esir alsa, bütün dünya duyar.
Biz burnumuzun dibinde olan nice olayları ya duymadık, yada çarpık duyduk.

Botan (Nizamettin taş) ın telsizini dinlemiş

PKK ile girdiği bir çatışmada yaşanan bir olayı anlattığında hepimiz gülmüştük.
"Bir çatışmada KDP peşmergelerini ben yönetiyordum, PKK gerillalarını Botan yönetiyordu.
Her ikimizin telsizi vardı ve birbirimizi  dinleyebiliyorduk.

Bir ara Botan mevzilenmiş bize kurşun sıkan gerilalarına telsiz aracılığıyla şöyle dedi:
‘Arkadaşlar biraz daha dayanın, öğle saatleri yaklaşıyor, bu KDP peşmergeleri pirinç gördüler mi dayanmaz kaçarlar' dedi ve bende güldüm."

A. Xalık ı dinleyince ona bir öneride bulundum.
Benim biraz yazma yeteneğim var.
Seni ve Botan' ı bir araya getirmek istiyorum
İkiniz in de yaşamı çok ilginç

Botan benim öğretmen okulu arkadaşım, sizde dostumsunuz.
Her biriniz yaşamınızın en önemli on noktasını bana anlatın
Ve ben dinleyip yazacağım, umarımki çok çarpıcı bir eser ortaya çıkar.
A. Xalık kabul etti, ileriki günlerde aynı öneriyi Botan' a yaptım o da öneriye "evet" dedi.
Bu kitap yazılmayı bekliyor.
Gecenin  geç saatlerinde uyuyoruz, yarın küçüklük arkadaşımı göreceğim..

Resimdekiler Sağdan sola Sait hoca, selim, behçet arkadaki A Xalık babiri 

  Kuş bakışı Duhok

Sabah kahvaltısından sonra  şehrin arkasındaki tepeye çıktık.
Önümüzdeki vadide uzanmış kocaman şehir, arkamızda başka bir vadi var:
 O daha geniş kocaman bir düzlük ve düzlüğün bitiminde baraj gölünün suyu görünüyor.
Bu gölün kıyısında evler kurulmuş, apartmanlar inşaa edilmiş.
İleride orası da bir şehir olabilir dediğimde, A Xalık  üzerinde bulunduğumuz dağın altında bir tünelin yapılacağını ve  Duhok vadisiyle bu göl kıyısının birbirine bağlanacağını hatta bizim üzerinde olduğumuz dağın bile parsellendiğini ve buralarda muhteşem yapıların inşaa edileceğini söyledi.

Duhok Üniversitesi

dohukanduniversity0035Akşamüzeri Duhok üniversitesine gideceğimizi orada üst katta bir yerlere oturup yemek yiyeceğimizi söyediler bana.
Duhokta görmem gereken iki arkadaşım vardı.
Biri küçüklük, biride hapis arkadaşımdı.
İkisini de oraya davet ettim.

Çocukluk arkadaşımı görüyorum

Küçüklük arkadaşımı en son 1978 lerde görmüştüm.
Nerdeyse  28 Yıldan beri görüşememiştik. Diğeriyle, en son1991 yılnda  görüşmüştük.
Küçüklük akadaşımla karşılaştığımda tanıyamadım.
Yani sokakta karşılaşsaydık, imkansız, tanımazdım.
Ama onunla sarılıp öpüştüğümüzde; geçmişte yaşadığımız saf, temiz, yapmacıksız çocukluk günlerim gözlerimin önünden geçti.
Bir dağ köyünde büyümüştük. Murat nehrinin vadisinde, haritaların göstermediği köyümüz, bahçelerin arasında taş duvarlar, toprak damlardan inşa edilmişti.
Ceviz ağaçlarımız vardı kocaman ve cömert.
Erik kaysı, nar,  ayva, armut ağaçlarımız vardı onlarca, birde dut ağaçları...
Küçük bahçelerimiz olurdu, hıyar, domates, kara Patlıcan, soğan, sarımsak ekerdik..
Birde kuzularımız vardı bizim...Daha çok keçi beslerdik..
Keçi oğlakları inanılmaz derecede güzeldir.  
Bilhasa gözleri güzeldir oğlakların, bazılarının kulaklarında kahve rengi çizgiler vardır.
Bazılarınında gözlerinin etrafında aynı çizgiler bulunur. Biz böylesi güzel oğlaklara zazaca  "guezel" deriz.
Arkadaşımı görünce neleri hatırlamadım ki!
Köyümüzdeki tek beton yapılı çeşmeyi, selvi ağaçlarını, beğçe Arif' i, gole Morıni, gole Xırtıkun' u, Kubık' ın karpuzlarını, çocukluk oyunlarımızı, dizlerimizi yakan ısırgan otunun acısını...

Ve Murat nehrinin berrak sularında attığımız kulaçları, birde arkadaşımın güzel sesiyle söylediği türküleri...

 Duhok üniversitesi yüksekçe bir tepenin üzerinde inşaa edilmişti.  
Ordan şehirin ışıklarını seyrettiğinizde bir başka güzel görünür şehir.
Kapıdan içeri girdiğimde gözlerime inanmadım.

Döşemesi beyaz mermerden kocaman bir salon.
Son derece modern koltuklar ve masalar vardı bu giriş salonunda.
Köşelere büyük vazolar konulmuş, ilk bakışta buranın usta dekorcuların maharetli ellerinden geçtiğini hemen anlarsınız.
Bu salondan ikinci kata çıkıyoruz.
Bizim için özel  olarak bir salon hazırlanmış, bu salonunda tabanı  mermerdendi, bitiğişiğinde bir mutfak vardı, onun yanında tuvalet bölümü, birkaç kez burayı ziyaret ettim.
Buranın hem tabanı hemde bütün duvarları mermer ve fayanstan ibaretti.
İnanınz olsun dört yıldızlı bir otelin tuvaletleri kadar temmiz ve gösterişliydi.
Elktronik el kurutma aletleri ve manyetik olarak su akıtan musluklar vardı.

Cezaevi arkadaşımın dağ hikayesinin ayrıntılarını öğrendim.
Yer yer hayret kaldım.
Bazen göz yaşlarımı tutamadım.
Bazende çaresizlikten terlendim.
Sohbetimiz arkadaşların çektiği halaylar ve eşliğinde söylenen türkülerce kesildi.

Buraya davetli olanlar A. Xalık Babiri' nin yakın arkadaşları, Duhok kentindeki KDP yönticileriydi.
Binbir anı anlatıldı, binbir olay canlandı gözlerimizin önünde..
 Ben tekrar geçmişe, gençlik günlerime gitmek istiyordum.
Bunu için çocukluk arkadaşımdan türkü söylemesini istedim.
uni-salonİkimizinde hafızasında derin bir iz bırakan, yaşadığımız ve yalınızca ikimizin bildiği romantik olayları yeniden yaşamamızı sağlayacağına inandığım , bir Elazığ türküsünü istedim ondan.
Bu türkünün adı "iki keklik seke seke bizim evi yol eyledi" idi.
Ama arkadaşım hiç türkçe bilmiyen bu kadar kişinin bulunduğu bir toplulukta bu türküyü söylemeyi gerekli bulmadı, beni o günlere götüren o güzel sesiyle kürtçe bir ağıt yaktı.
Gecenin geç saatlerinde buradan ayrıldık kendi ülkemin üniversitesini ilk olarak görüyordum.
Keşke gündüz gelebilseydim, bazı sınıflara girebilseydim, dersleri dinleyip eğitimin kalitesini görseydim ve hatta öğrencilerle tartışıp sorunlarını öğrenebilseydim.
Bakalım ilerki günlerde onuda yapacağım.

Kalacağım eve gitmek için arabaya bindiğimde, yarın Duhok hapishanesine gitmeyi düşünüyordum.  Çünkü bu şehire gelmeden önce bana, Duhok ta büyük bir cezaevinin bulunduğunu söylemişlerdi. Ben hücreleri bol olan demir kafesli Diyarbakır zindanına benzeyen hapishaneler arıyordum. Herkes değişik amaçlarla Kürdistan a gitmiştir; kimi maden aramaya, kimi bina kurmaya, kimi ticaret yapmaya, kimi birilerine kazık atmaya, kimi caka satmaya, kimi ekmek parası bulmaya, kimi propağanda yapmaya, ben ise hücreleri olan bir cezaevi bulmaya gitmişim.
Çünkü ben idiallerimin peşindeydim....

  Cezaevine gidebilirmiyiz?

centrum_van_duhokAkşam üzeriydi arabayla şehir turu yaparken söyledim A.Xalık Babiri' ye, cezaevine gidebilirmiyiz diye!
O uzun bir süre peşmerge komutanlığı yaptığı için kararlarını aniden verir:
"Tamam" dedi ve direksiyonu cezaevine giden yola doğru çevirdi.
Araba da ben Sait Hoca , çocukluk arkadaşım ve Behçet  var, korumalarımızın bulunduğu araç bizi arkadan izliyordu.

Yarım saat sonra cezaevi bahçesine ulaşıyoruz. Kapıda askerler var, komando giysili bir  peşmerge, arabamıza yaklaşıyor, Axalık' ı tanıyınca selama duruyor. Müdürün biraz önce ayrıldığını söylüyor. A Xalık "geri çağırma imkanımız varmı?" deyince, asker "bir dakika" deyip, Cezaevi bahçe kapısından içeri giriyor, iki veya üç dakka sonra  bizi içeri alıyorlar. Sivil giysili iri yarı bir yetkili: "Buyrun gidelim müdür döndü, geliyor" açıklaması yapınca beton zeminli kocaman bir alanda yürümeye başladık.

Merdivenleri tırmanarak cezaevi binasına girdik, bir kat yukarı çıktık, bir salonu geçtik, açılan kapıdan içeri girince burası cezaevi müdürünün makam odası olduğunu hemen anladım.
Çünkü son derece iyi döşenmişti. Yerde halılar seriliydi, büyük bir masa, döner bir koltuk, duvarların iki yanında kitaplıklar konulmuştu.
Oturmamız için yeterince koltuklar vardı.
Görevliler bize kahve ikram etmek istediler , kahvelerimizi beklerken A.Xalık bu cezaevi binasının yeni yapıldığını, Saddam Hüseyin döneminde yapılan ve kullanılan cezaevlerinin çok kötü olduğunu, bu yüzden o cezaevlerinin çoğunun yıkıldığını anlatıyordu ki, kapı açıldı, uzun boylu sarışın 37 veya 38 yaşlarında yakışıklı biri içeri girdi, üzerinde kareli takım bir elbise ve mavi gömlek vardı.Cezaevi müdürlerine benzemeyecek kadar kibardı. Sırayla el sıkıştık, bize kürtçe olarak  hoş geldiniz dedi. Biz oturduktan sonra kendiside oturdu, kahvelerimizi yudumlarken; A.Xalık bizi tanıştırdı meramımızı da anlatınca "hay hay gezdireyim sizi" dedi.

Hukuk fakültesi mezunu bu genç müdür, önümüzde yürüyerek genişçe bir salona geçince, kapısı salona açılan ilk odayı bize göstererek: "Burası görevlilerin toplantı salonu" dedi. Büyükçe bir masa etrafında yirmiye yakın sandalye vardı.

Burayı geçince başka bir odaya girdik, duvarlarda ona yakın ince ekran asılıydı ve buradan cezaevinin bütün koridorları kameralarla izleniyordu. Görevlilerin üzerinde cezaevine özgü giysiler vardı, işlerini ciddiyetle yapıyorlardı.
Buradan çıkıp uzunca bir koridora girince, benimle aynı hizada yürüyen müdüre:  "Tutuklular haftada kaç gün aileleriyle görüşebiliyorlar?" dedim.  Diğer arkadaşlarımızında duyabileceği bir ses tonuyla konuşan müdür: "Her hafta bir kez tutukluları aileleri ile görüştürüyoruz. Pazartesi günü erkekler, Perşembe günü kadınlar görüşebiliyorlar." dedi bizi geniş bir salona götürdü, "Görüşmeleri burada yaptırıyoruz. Yakınları gelen herkes, bu salona alınır ve gün boyu  burada ailesi ile görüşür." dedi.
Buradan bir koridora geçtik ve tutukluların bulunduğu bölüme ulaştık. Koridorlar, demir parmaklıklar görüldü, tutuklular koridorlarda volta atıyorlardı, Tam yanlarından geçerken yüzlerine hal ve hareketlerine bakmayı ihmal etmedim.

Uzun yıllar cezevi deneyimi olan biri olarak tutuklu psikolojisini iyi bilirim, baskının, zulümün olduğu cezaevlerinde müdür tutukluya yanaştımı, o an tutklunun yüz hatları size vaziyeti anlatmaya yeterlidir.
Doğrusunu söylersem tutukluların yüzünde olumsuzluğu anlatacak bir ifade okuyamadım,  biz geçerken hiç istiflerini bozmadan volata atmaya devam ettiler, bazıları meraklı gözlerle bizi izliyorlardı.
Bu ara  müdüre "bir koğuşa girebilirmiyim" dedim, "tabi" dedi, koğuşun kapsı hemen açıldı, içeri girdim, küçük bir antreden geçtim, açılan kapı beni kahvehane gibi ir odaya götürdü. Duvarda bir televizyon vardı, bir çay ocağı ve yeterince sandaliye, tutklulardan, bu bölümün Tv izleme, çay içme ve sohbet etme amacıyla kullanıldığını öğrendim. Bu odadan bir kapı dışa açılıyordu, görevli kapıyı açtı, havalandırmaya çıktım. Diyarbakırbakır cezaevi havalandırmasına benziyordu. Gıri duvarlar, tutsak gök yüzü, beton zemin....
İçeri girince yukarı kata eton merdivenlerle çıkıyorum, yatma yeri olarak kullanılan koğuşta dokuz ranza sayıyorum ve elbise dolapları...
Demekki her koğuşta dokuz kişi kalıyor diye düşünüyorum..
Çıkınca müdüre "bütün koğuşlar aynı plana göre mi yapılmış" diye soruyorum "evet" cevabını alıyorum.

İstediğim bir cezaevi değildir!

Anlaşılan bu cezaevi benim işme yaramayacak, hücreleri yok, koğuşları küçük, yer döşemesi beton değil. 
Müdür bize yeni bir oda gösteriyor burası da merkezi yayın odası, onun bitişiğinde cezaevi savcısının odası var, karşılama salonu, avukatlarla görüşme odası, cezaevi personeli için spor salonu ve spor aletleri, Tutklular için çeşitli kurslar vermek amacıyla düzenlenmiş  salon ve odalar,  çamaşırhane, den geçerek mutfağa geçtik.
Kocaman kazanlar, satırlar, bıçaklar dikkatimi çekti. Mutfakta asılı  yemek listesine baktım, arapça harflerle yazılı olduğu için okuyamadım.
Buradan ayrılınca cezaevindeki markete uğradık, burada tutuklulara lazım olabilecek hemen hemne her şey satılıyordu.
Müdüre "Peki hiç parası olmayan ve görüşmecisi gelmeyen tutuklular ihtiyaçlarını nasıl karşılarlar ?"diye sorduğumda "Bu durumda olan tutuklulara bir fondan ayda 25 dolar yardım yapılır" cevabını verdi müdür.  "Ayrıca cezası kesinleşen bütün hükümlüler üç ayda bir, on günlüğüne gidip ailelerini ziyaret ederek evde kalabilirler. Bu konuya bakan bizim cezaevinin bir komitesi var o kamite bir yılda hükümlülerin ne kadar zaman kendi ailelerinin yanında kalmaları gerektiğine dair kararlar verir ve uygular." dieyerek devam ettirdi konuşmasını.

Baskın gibi ziyaret!

 Bizim Duhok cezaevine yaptığımız bu ziyaret, tam olarak bir baskın gibiydi, önceden hiçbir yetkilinin haberi yoktu ve hiçbir hazırlık yapılmadan biz içeri girdik ve on dakika sonra cezaevini dolaşmaya başladık. Cezaevlerini hiç sevmeyen, oraların kötülüğü  hakkında romanlar yazan ben, bu cezaevini beğendim, hatta biz koridorda yürürken çocukluk arkadaşım gülerek şu cümleyi sarf etti: "Müdür beye söyleyelim, burada bana da bir oda versin!"
Cezaevin çıkış salonuna geldiğimizde  müdür bize bir plaket gösterdi:  "Bölgenin en iyi cezevi olduğumuz için bu plaket Amerikalı yetkililer tarafından bize verildi."

Kürdistan da da teröristler insan sayılmıyor!

Cezaevi personeliyle vedalaşıp ayrılınca, arabaya binmeden önce, adli suçlular için inşaa edilen bu cezaevinde kimsye baskı işkence ve zulüm yapılmadığına inandım. Acaba siyasi tutukluların kaldığı cezaevleri varmıydı, var idiyse onlar neredeydi, oralarda durum veya vaziyet neydi? Gerçi o tarafları iyi ilen biri ile yaptığım tartışmada "Kürdistanda siyasi hiç bir tutuklu yoktur" demesi dikkatimi çekti.
Olmaz olurmu, kocaman bir ülkede mutlaka siyasi tutuklularda vardır, sözüme karşı, "Hayır, Kürdistandaki legal partilerin üyesi olup, fikirlerinden dolayı tutklu olan tek kişi yoktur" dedi kesin olarak.
"Ya illegal partilerin üyeleri?" dediğimde
Tek kelime ile "onlar terörist." dedi.
Adamın uslubundan anladım ki teröriste her şey yapılabilir, işkence, baskı zulüm, akla gelebilecek ne varsa, teröriste zulüm yapılıyor demek bile insanı terörist olarak damgalayabilir.

Aslında  bir yönetimin veya devletin demokratlığı ve zalimliği  tamda bu noktada ortada belli olur. Devletin karekteri,  kendisini yıkmaya çalışan kişiyi canlı olarak yakaladıktan sonra ona yapacağı muamale ile ortaya çıkar.

Söylentiler çok, kanıt yok!  

Kürdistanda kulağıma bu konuda  çok kötü söylentiler ulaştı, evlerinden alınıp götürülenlerin bir daha gelmediği, çok gizli soruşturma yerlerinin olduğu, buralarda korkunç işkencelerin yapıldığı fısıltıyla söyleniyordu.
Hatta bir akşamüstü Otelin lobisinde oturup sohbet ediyorduk, tanıştığımız orta yaşlı bir adam, gazeteci olduğumuzu öğrenince, bir şirkette çalışan kardeşinin üç aydan beri kayıp olduğunu, islamcıdır gerekçesiyle gözaltına alındığını duyduğunu, ama akibetini hala öğrenemdiğini söyledi.

Adamın anlatış tarzından, çaresizliğiden, anladım ki terörist olarak yakalnanların akietini sormak bile tehlikelidir.
Bu düşüncelerle Duhok cezaevinden ayrıldık, yarın dağlara çıkacağız.
Evet Kürdistan dağlarına...

         ***************

İki araçla gidiyoruz, bir araçta Ben, A.Xalık, Sait hoca, Behçet ve  çocukluk arkadaşım var.
Diğer araçta ise beş koruma, biz önden gideceğiz, korumalar bizi izleyecekler.
Dağ yolundan gidiyoruz, ilk olarak gördüğüm bir coğrafyadır burası.
Ne kadar yol katettik bilemiyorum, vardığımız ilk şehir Zaxo oldu.
Tipik ortadoğu kentlerini andırıyordu.
Yeni dikilmiş apartmanlar, eskimiş yıkılmak üzere olan derme çatma evler...
 İyi bir görüntü sağlamayan elekrik kabloları, tamirhaneler ve boş alanlarda oynayan üst başları çamurlu çocuklar.

Delal Köprüsü

100_03Arabamız bir rampayı tırmanıyor ve bir tepede iniyoruz, buradan Zaxo nun her tarafı görünüyor.
Arabadan sağ tarafa gidince, Xabur nehri görünüyor, şehirin tam ortasından sessiz sedasız  geçiyor.
Üzerindeki tarihi köprüyü görünce, çok eskiden okuduğum İvo Andriç' in Drina köprüsü adlı kitabını hatırlıyorum.

Nobel edebiyat ödülü almış o kitap, Drina nın üzerindeki köprüyü ve köprünün çevresinde yaşanmış hikaye ve efsaneleri tadına doyulmaz bir akıcılıkla anlatır.
Bu köprüyü görünce o köprüyü hatırladım.
Görünüşü çok eski, kim bilir bu köprü hangi trajedilere tanıklık yapmıştır! 
Köprüyle ilgili hangi masallar, hangi hikayeler, hangi destanlar vardır?.
Bunları merak ederken, A.Xalık korumalara "Arabaları karşı tarafa götürün, biz buradan inip köprüyü yaya geçeceğiz" diyordu.

Yokuş aşağı iniyoruz, ilginç olan köprünün resimlerini çekiyorum, henüz köprü hakkında hiç bir şey bilmiyorum....
Ve yürüyorum köprünün üzerinden, her şeyden habersiz, efsanelere ve yaşanmışlara yabancı!.
Çok sonraları öğreniyorum, üzerinden geçtiğim köprünün adının "Delal" olduğunu
"Delal" benim ülkemde, kadın adıydı.
Peki  bu köprüye kadın adını neden verdiler ki?
"Delal" kafamı kurcalıyor ve hemen Googıl amcaya soruyorum.
"Delal köprüsü " diye yazıyorum, hiç düşünmeden, köprünün adının neden "Delal" olduğunu gözlerimin önüne seriyor.
Diyorki Googıl amca: „ Efsaneye göre; ustanın biri, çay üzerine bir köprü inşaa etmeye başlamış..
 Fakat köprünün tamamlanmasına kısa süre kala, sel suyu köprüyü alıp götürüyor, yıkıyormuş.
 Tekrar başlıyorlarmış inşaaya, hep aynı şey....
Bu 5 kez böyle kısır bir döngüyle devam etmiş.
Büyüklere sormuşlar "nedir olanlar, bu köprü nasıl biter" diye, bir bilen çıkmamış.
Bir gece köprü, ustanın rüyasına girmiş.
Usta, rüyasında suya inen bir kuzunun suyu tuttuğunu, böylelikle köprünün bittiğini görmüş.
Rüya düşünülmüş, tartışılmış ve yorulmuş; sabah suya ilk kim inerse o kurban edilecek denmiş.
Ustanın sevdiği ama sevdiğini hiç söylemediği bir güzel kız varmış, kimseler bilmezmiş.
O sabah ustanın sevdiği bu kız gelmiş suyun başına, cahilin biri kızı görür görmez bir taş alıp fırlatmış başına.
Her şey öyle hızlı olmuş ki; usta hemen ardından atlamış suya, ikisi birlikte akıntıya kapılmış ve ölmüşler.
Aşık ustanın ve sevdiği kızın ölümünün ardından köprü tamamlanmış ve köprüye kızın ismi verilmiş. „Delal"

Eğer ben bu öyküyü bilseydim, köprünün ta orta yerinde durur, Delal ve aşkı için ölümü göze alan usta hakkında belki de  bir şiir yazardım
Yazamadım şiirimi....
Ve terk ettim onları..

Saddam' ın katlettiği Sanatçıların heykelleri

Yani köprüyü, yani Delal' ı yani ustayı, yani daha öğrenemediğim öyküleri...
Bir tepeyi tırmanıp yukarı çıkınca, küçük bir parka vardık.
Parkın batı ve doğu cephesinde bembeyaz iki erkek heykeli dikiliydi.
Yakından baktığımda ikisi de genç ve yakışıklı insanlardı.
Bembeyaz melekler gibi sessizce bakıyorlardı bize!
Duruşları onurluydu.
Sessizlikleriyle bizlere bir şeyler anlatıyorlardı.
Öykülerini A.Xalık ‚ a sordum.
"Bunlar Zaxo' lu iki ses sanatçısı, ikisinide Saddam Hüseyin öldürtmüş." dedi tek cümleyle.
Heykellerin üzerine konulduğu kaidelerde kayıtlı olan isimleri okuyorum.

adriBirincisinin adı: Ardıwan Zakhoy, doğum tarihi  01. 07.1957. Ölüm tarihi 29.01. 1986.
Demek ki Ardıwan henüz yirmidokuz yaşındayken öldürülmüş.
Almanya da yaşayan, Ardıwan' ı tanıyan, Güneyli aydın bir Kürde telefon açtım.
Bana Ardıwan'ın hikayesini şöyle özetledi:
"Ardıwan eskiden peşmergeydi, dağa çıkan hırıstiyan bir kıza aşık olmuştu, evlendiler.
Daha sonra peşmergeliği bıraktı, şehire indi.
Sesi çok güzeldi, şarkıları halkın dilindeydi.
 Baas partisi onu askere aldı, gidiş o gidiş, kayboldu Ardıwan!
Annesi onu her yerde aradı, Saddam Hüseyin' in yanına bile çıktı, bir daha bulunamadı.
Eşi ve kızı  İsveç te yaşıyorlar, duyduğum kadarıyla kızının da babası gibi yanık bir sesi varmış..
Şu anda Kürdistan a gitmiş, orada şarkılarını CD ye okuyormuş
Ardıvanı dinlemek isterseniz bu linkleri tıklayın:  
http://www.youtube.com/watch?v=nArGryVxBJ4 http://www.nme.com/awards/video/id/GGa7OcbB4t0/search/erdewan..

İkinci sanatçının heykelinin otuttulduğu kaidenin  üstünde isim ve soy isim olarak  Ayaz Yosıf yazıyordu.
Doğum tarihi 20.02.1960, Ölüm tarihi 20.01.1986.
Oda 26 yaşındayken Ardıwan gibi aynı yıl öldürülmüş.
Ayaz daha meşhurnuş, bir zamanlar Zaxo denilince, akla gelen ilk kişi Ayaz Yosıf' mış.
Bana onun öyküsünü de şöyle anlattılar.
ayaz"Siyasi birisi değildi, peşmerge olarak dağlara çıkmamıştı.
Baas onu da askere almıştı, hatta Baas ordusunda subaydı, iki yıldızı vardı.
Musul askeri hastahanesinde öldüğü söyleniyor.
Halk arasında kendisine zehir verilerek öldürüldüğü düşüncesi yaygın.
Cesedi ailesine verilmedi, yani öldüğü söylendi ama cesedi yok, mezarıda!"
Ayaz Yosıf ı dinlemek isterseniz bu linki tıklayın.
 Delal köprüsünü ekranınıza getirin, köprünün ustası ve Delal ın öyküsünü dinleyerek köprüyü izlemeyi unutmayın: http://www.filestube.com/9b5caa2705cb7b8503e9,g/AYAZ-YOSIF.html  

Ayaz Yosıf bestelediği şarkılar.
Baweri
Bes Xu Giranke
Bisket Te
Cane
Chi Tevne
Ere Ere Zeriye
Govende
Tuy ptine
Welate Min
Zaxo Shirin
İki kahraman Kürt sanatçısının heykellerinden uzaklaşıyoruz...
 Hüzünlü yüz ifadelrimizle arabalarımıza doğru yürüyoruz.
Habur Sınır kapısına doğru gideceğiz...

          ****
 

 Habur Sınır kapısı

sinirKapının karşı tarafında Türkiye, bu tarafında Kürdistan var.
Aslında karşı tarafı da Kürdistan bu tarafıda Kürdistan.
Ama şimdilik resmi olarak karşı tarafa Türkiye, bu tarafına Kürdistan deniliyor.
Bunun böyle olduğunu, bayraklar gösteriyor.
Karşı tarafta Türkiye, bu tarafta Kürdistan bayrağı dalgalanıyor.
Direklerde dalgalanan Kürdistan bayraklarına bakıyorum, karşı taraftaki Türkiye bayraklarından daha küçük.
Neden büyük bayrak asmamışlar diye düşünüyorum
Belkide Türk yetkilileri kızdırmamak için gösterişi ön plana çıkarmak istememişlerdir..

Çünkü Türk yetkililer, Kürdistan'ın büyük bayraklarını gördüler mi kırmızı görmüş boğaya dönerler.
Tam gümrük kapisına yakın bir yere vardığımız da direksiyonun başındaki A. Xalık Babiri gülümseyerek:
Kek Selim, Türkiye'ye gönüllü mü teslim olacaksın, bizmi seni teslim edelim?" dedi.
Araçtaki arkadaşlar hep birlikte kahkahayla güldüler.

Gümrük kapısının her iki tarafında kuyruk vardı, yüzlerce araç geçişi bekliyordu.
Biz burada fazla beklemeden, önümüzü Kürdistan' ın özgür dağlarına çevirdik, dönen teker hızıyla yol almaya başladık.
Batufa kasabasının beş kilometre yakınında, Sirgut köyünün bitişiğinde, taş yapılı bir duvarın önünde durdu arabamız.

Zembilfroş'un Öyküsü

Daha arabadan inmeden A.Xalık:zembil-3 „Burası Zembilfroş' un kabristanıdır." dedi
Zembilfroş sözü beni Diyarbakır cezaevinin hücrelerine götürdü.

Zannedersem 1983 yılıydı, ölüm orucu eyleminden sonra,
askeri hastahanede kalan M.Can Yüce, aynı koğuşta yatan hasta bir tutukludan Zembilfroş şarkısını öğrenmiş,
çok hoşuna gitmiş olacaktı ki; hücresine dönünce hep onu söylerdi.
Bir kaç dakikada bir bakardınız ki Can Yüce:

"Xatûnê ez tobedarım
Delalê ez tobedarım
Zarok birçîne li malın
Ji rebbe jorî nikarim"
demeye başlardı.

Yirmi yedi yıl önce, M. Can Yüce' nin söylediği şarkıyla işttiğim, Zembilfroş' un şu anda mezarı ile karşıkarşıya idim.
Ne zaman doğduğunu ne zaman öldüğünü bilmiyorum henüz.
Zembil", sepet demekti.
„Froş" ise satmak anlamını taşıyordu.
Bu iki kelime kürtçede yanyana geldiğinde „Sepet satıcısı" anlamı ortaya çıkıyordu.

Peki basit bir sepet satıcısı ne yapmıştıda, onun adına şarkılar bestelenmiş,
bu şarkılar yüz yıllardır dilden dile dolaşmış, arbane çalan dengbejlerin o ulvi sesleriyle sokakların duvarlarından yankılanarak gönülleri titretmişti?
Bu coğrafyanın tarihi ki, Timur Lenk leri, Cengiz Han' ları, İskenderi Zulkarneyni, nice saltanat sahibi beyleri, mal mülk sahibi mirleri bile unutmuştu.
O ise tarihin hafızasını geçerek, Diyarbakır cezaevinde M.Can Yücen' in sesiyle kulaklarıma ulaşmış, şimdide kabristanıyla gözlerimin önünde durmuştu
.Mezarının duvarı hayli uzundu. Mezarlıkta bazı ağaçlar vardı, ağaçların dallarına bezler bağlanmıştı
Sanki o taşlar, ağaçlar ve bezler bana:
Ey yolcu, dur, bu kabristanda yatan kişinin geçmişini öğren ve anlat, bundan sonraki nesillerde onu unutmasın" diyorlardı.

angulBiliyordum ki Zembilfroş bir aşk kurbanıydı.
Ama bildiğimiz aşkların değil.
Bu coğrafyada Mem ü Zin, Kerem u Aslı, Xec u Siyabend, Leyla u Mecnun aşkları yaşandı.
ve herkes bilir bu aşk öykülerini.
Kızlarla erkekler birbirlerini sevdile,r ama birbirlerine kavuşamadan  yanıp gittiller. Ararkalarında ne kül ne de duman bırakarak.
Zembilfroş'un öyküsü bunlardan hiç birininkine benzemiyor.

Derler ki o çok zengin bir mirin oğluymuş.
Babasının geniş toprakları var mış, toprakların üzerinde çalışan marabaları,
Zevk u sefa içinde büyümüş, hiç bir derdi yokmuş, dünya bile umurunda değilmiş
Kafası sakin, gövdesi bir ot gibi yaşıyormuş

Taki bir gece mezarlıktan geçerken bir kuru kafa görene dek
Kuru kafayı babasının yardımcısına göstermiş, bu nedir demiş
Kahyanın cevabı onu, ölüm ile yaşam arasındaki çelişkinin uçurumuna yuvarlamış

Günlerce düşünmüş...
Marabaların yaşamına bakmış... Çektikleri zahmetleri ruhunda duymuş

Birde adaletsizliğe açılmış gözleri
Karısına sırrını açmış bir gece:
„Ben buradan gideceğim, terkederim bu dünyayı..
Amaçsız ne yaparım ki ben?
Yemek, içmek, yatmak, eğlenmek, yaşamı bunlarla geçirmek ne züldür!
Hiç bir arkadaşı yoktur gönlümün. Mir oğlu olduğumdan çevremde dolanırlar.
Ve ben kendimi hiç bir şeye yaramaz olarak görürüm.

Çünkü bir şey üretmiyorum.
Başka bir dünyaya çekileceğim, acılarımı çekeceğim
Öğreneceğim bilmediklerimi

İdellerimin peşine gideceğim....
Gerçeği görebilmem için, uçurumun en dibine düşeceğim  , yada en tepesine çıkarım uçurumun!
Sen kararını ver, benimle birlikte karın soğuğunda, güneşin sıcağında mı yanmak istersin,
yoksa burada bir bitki gibi mi tüketirsin ömrünü?
Ruhunu açlık, sabırla, kahırla mı terbiye etmek istersin
Yoksa burada vahşi hayvanlara özgü bir ruhla mı yaşarsın?

Eşi, kocam nereye giderse bende orada olurum deyince
Hiç vakit geçirmeden saltanatı, malı- mülkü terk ederek kayıplara karıştılar.
Kimselerin bilmediği bir yerde barınmak amacıyla bir kulübe yaptılar kendi elleriyle.
Taş taş üzerine koydular, taş aralarına çamur sürdüler..
Damını da topraktan yaptılar...
Bir geçim kaynağı yaratmalıydı kendisine.

Selvi ağaçlarının yanına gitti..
Onlarla konuştu, dallarını eğdiler selviler:
Al bizden alabildikerini ‚zembil' yap"
O Selvi dallarından Zembil yaptı, koluna taktı ev ev dolaşarak satmaya başladı.
Satmak, bir bahaneydi onun için.

Her türden insanla görüşüyor, dertleşiyor, yeni bilgiler  öğreniyordu.
Yakışıklı bir adamdı
Üzerinde beyaz bir mintan ve don vardı
Bir gün Ferqin, yani Silvan' a gitmişti, sokakta dolanıp „zembil" satıyordu.
Silvan beyinin hanımı, Gul Xatun onu görmüştü
Bir bakışta boyuna, endamına, güzel huyuna ve sesine vurulmuştu
Sadece kendi kulaklarının duyabileceği bir ses duydu, şöyle diyordu:

„Gece gül bahçesinde ararken seni
Gülden gelen kokun sarhoş etti beni
Seni anlatmaya başlayınca güle
Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi (***)

zembil-1Xatun Sepet almak bahanesiyle onu köşküne davet etti
Titrek yüreği ile yürüyorken, Zembilfroş' un önünden, sokaklar, onların ayak seslerinin şarkısını söylüyordu
Aşık bir bey karısı ile, bu dünyayı boş vermiş bir Sepet satıcısı yürüyordu.
Xatun' un bildiklerini henüz Sepet satıcısı blimiyordu.
Sarayın kapısına vardıklarında Sepet satıcısı durdu.
Xatun onu içeri buyurdu.
Elleri titrer olmuş, yüreğinden yanaklarına damla damla yaş akıyordu.
Girmem dedi sepet satıcısı
Saraylar benim yerim değildir, ben sepetimi satar ve gideceğim yere giderim.
Dil döker hatun yüreğinden çıkan şu sözlerle:

"Were ser doşeka mîr e (**)
Li te he lal, herama mîr e
Bidime te zulfî harîr e
Çavê min ê xezalan e
Sîngamin wek zozana ne
Bejna min wek rihane
Çiqa bêjî hêjan e „

(Gel Beyin döşeğinin üstüne,
Beyin haremi sana helaldir,
Güzel zülüflerimden sunayım sana,
Gözlerim ceylanların gözüdür,
Bağrım yaylalar gibidir,
Endamım reyhan gibidir,
Dilediğin gibi güzel ve uygundur)

Bu sözler karşısında Zembilfoşun cevabı:

„Xatûnê ez tobedarım
Delalê ez tobedarım
Zarok birçîne li malın
Ji rebbe jorî nıkarım „

(Hatun ben tövbekar biriyim
Güzel ben tövbekar biriyim
çocuklarım evde ve açtır
Yukarıdaki tanrının hatırına, yapamam)

Xatunun aşkı Zembilfroşu tutsak yapar.
Elleri ayakları zincirle bağlanıp zindana kapatılır.
Kim bilir ona ne iftiralar atılır
Gul Xatun zindanda onu tutsaklıkla teslim almaya çalışır
Dil döker, dünya malıyla gözlerini kamaştırır

Ama Zembilfroş kendi nakaratını mırıldanmaya devam eder..
Fırsatını bulunca, koparıverir zincirlerini
Tutamaz onu Silvan kalesinin zebanileri
O asla saraya değişmez kulübesini

Ve kapısının önünde sabırla örer sepetlerini
Bir gün başka bir kasabada satarken Zembillerini,
Gul Xatun araştırmış, bulmuştur kulübesini
Altın gümüş karşılığında, kadırmış, başka bir köye göndermiştir eşini
Ve o gece paylaşmak istemiştir, Zembilfroş'un döşeğini

Zembilfroş gece yarısı evine dönmüş, eşiyle yatmak istemiştir
Fakat bir ayağın bileğindeki halhala değince eli, firar etmiştir.

Durum karşısında kahrolan Gul Xatun sinirlenmiştir
Ve tekrar Zembilfroş' u esir etmiştir.

Artık O, Silvan kalesinde bir aşk tutsağıdır.
Mısır daki Yusuf gibi...
adigebatur_prensi6Bu yer yüzünde yaşanmış aşk hikayelerinden sadece Yusuf' un ki kendi hikayesine benziyordu.
Kardeşleri Yusuf' u kıskandıkları için kuyuya atmışlardı.
Bezirganlar kuyudan su çekerken Yusuf bakraçla yukarı çıkmıştı.
Bezirgan Yusuf'u Mısır daki köle pazarında satmıştı.
Satın alan Mısır'ın maliye bakanıydı.
Bakanın eşinin adı Züleyha idi..

Yusuf yakışıklı melek gibi bir gençti

Züleyha' nın yüzü ay gibiydi
Yusuf'u rüyasında çok önceleri görmüştü
Gönlü ona düşmüştü
Bir gün Yusuf' u yatağına çağırdı
Gitmedi kaçtı Yusuf.
Kovaladı Züleyha Yusuf' u, arkadan gömleğini çekti ve yırttı.

Bu manzarayı Züleyha' nın kocası ve Mısırın bazı ileri gelenleri gördü.
Yusuf suçsuz sayıldı, ama zindana atıldı.

Aradan yıllar geçti, Züleyha nın kocası öldü
Onun güzelliği uçtu gitti
Hastalıklar bütün bedenini bir ahtapot gibi sardı
O güzel yüzü çöle döndü, beli büküldü
Varını yağunu yitirdi
Elindeki bastonuyla ev ev gezip dilendi

zlgulBu aralar Yusuf, Firavun' un emriyle zindandan çıkmış, Mısır a maliye veziri olmuştu
Bir gün sokata yürürken dilenci bir kadınla karşılaştı
Kadın, başını utançtan yere eğmiş, elini uzatmış, diliyle „allah için bir sadaka" demişti.
Yusuf kadını sesinden tanıdı: „seni kim böyle dilenci yaptı ?"
„Yusuf" dedi kadın.
Kadına „Başını kaldır, bir bak yüzüme" dedi, Züleyha baktı.
Göz göze geldiler..
Yusuf: „sen efendiyken ben köleydim, şimdi ben mısırın veziriyim sen dilencisin" (****)

Böyle düşündü Zembilfroş ve sabretti yusuf gibi:
Bir gün Gul Xatun onu ziyarete geldi
Zembilfroş „razı oldum" gibi sözler etti
Yalnız abdest almam gerekir" dedi
Gul Xatun ayağına uzun bir zincir bağladı
Eline bir su ibriği verdi, kalenin içine yolladı

Zembilfroş kalenin en yüksek burcuna tırmandı
Orada zinciri ayağının bileğinden çıkardı
Ve kendini burçtan aşağı attı

Bundan sonra söylenenler değişiktir
Kimi söylentiye göre Zembilfroş burada ölmüş
Haberi duyan Gul Xatun da kendini öldürmüştür.

Kimi efsanelere göre Zembilfroş ölmemiş
Kaçıp kimselerin uluşamayacağı dağlara sığınmış
Doğayla insanlarla vicdanıyla eşiyle barışık yaşamış
Ve bize anlamlı bir felsefe bırakarak ölümsüzleşmiştir

Bazı söylentilere göre de Zembilfroş Silvan kalesinden değil,
bu günkü Güney Kürdistan da bulunan Qela Şabanî (Şabanın Kalesi) nden kendini atmış,
ölünce getirilip bu günkü mezarına gömülmüştür..

Gerçeği tam olarak bilemeyiz
Ama gözlerimle gördüğüm bir mezar var, üzerinde Zembilfroş kabristanı yazılı
Kulaklarımda Zembilfroş ile Gul Xatun un karşılıksız aşkını anlatan bir şarkı
Ve Silvan kalesindeki en büyük burcun, zembilfroş tur hala adı.
Bir mezar bir burç ve bir şarkı
Veya Gul Xatun' un karşılıksız aşkı

Onu Mervanilerden bu güne taşıdı

Devam edecek

(***) Ahmet Levent

(****) Yusf ile züleyha hikayesi: http://www.videoizlesen.com/yusuf-ile-zuleyha-hikayesi-izle.html

(**)Zembilfroş: http://www.youtube.com/watch?v=D4xBjQbOro4

Zembilfroş (*) http://www.youtube.com/watch?v=yIlhHftpI5Q&feature=PlayList&p=C3D37424E162E65D&playnext=1&playnext_from=PL&index=15

Zembilfroş (0*) http://www.youtube.com/watch?v=aRtNKJm4UYs&feature=related 

 

Zembilfroş' un kabrini terk ettikten sonra biraz ilerliyoruz, arabamız durunca iniyoruz.
Orada bir pınar var, su içeceğiz.
Almanya da böyle bir pınar bulmak neredeyse mümkün değildir.
Yerin altından berrak, tertemiz bir su akıyor ve buz gibi.
Önce akan suda ellerimizi yıkıyoruz, ardından avuçlarımızla  soğuk suyu kana kana içiyoruz.
Bu suyun başında bir de fotoğraflarımızı çekiyoruz.
Ben korumaların arasına geçiyorum, arkadaşım denklaşöre basıyor, işte bu fotoğraf çekiliyor.koru

Dicle nehrini görüyorum

İlerliyoruz dağlara doğru.
Türkiye, Suriye İrak üçgenine gidiyoruz, orada Dicle nehiri akıyor:
 Dicleyi sınır kabul etmişler eskiden.
Yani Kürdistan ülkesi burada Dicle ile bölünmüş.
Bir parçası şimdi kendi adını almış, diğer iki parça henüz esaret altında.
Burayı aslında çok iyi tanırım, hiç görmediğim ama yakından bildiğim bir yerdir.
Bu geçiş noktası ile ilgili o kadar fazla öykü dinledim ki; arkadaşlarımdan, anlatsam sayfaları tutar.
 Yirmi yıldan beri onbinlerce Kürt, derme çatma sallarla Dicle'nin üzerinden geçti, büyük umutlar, inanılır inaçlarla!
Kimi boğuldu, kimi vuruldu bu sularda!
Dicle kadim bir tanık gibi hala akıp gidiyor burada.

Aha Cudi dağı!

cudi_da_kBiraz daha ilerleyince, arkadaşlar bana Cudi dağını gösteriyorlar.
Başı neredeyse gökyüzüne değecek kadar gururlu ve mağrur duruyor karşımızda
Eteklerindeki karlar çoktan erimiş ama başı bembeyaz
Onun yanında başka bir dağ var, burada dağlar omuz omuza
Her dağın arkasında da başka bir dağ saklanır bu coğrafyada
Uzaktan bakıldığında hepsi sessiz, iç dünyalarında kim bilir neler var?
Kaç roman anlatabilir onların öykülerini, hangi şiir, hangi şarkı dile getirebilir dertlerini?
Çıkamıyoruz tepelerine,  eteklerinden geçen  arbayolundan takip ediyoruz dağları.

Dükkâncı kadın

Bir boğaza geliyoruz, bu boğazı geçip tepeyi tırmanır ve çıkarsak Çiyaye Metin dağlarını görmek mümkündür diyor arkadaşlarım.
Boğazın tam girişinde, Almanların "Kiosk" dedikleri bir dükkan var.
Ve bu dükkanda başı açık iriyarı bir kadın çalışıyor.
Dağbaşında kuşların uçtuğu, kervanların geçtiği bu yerde, bir kadının dükkancılık yapması hepimizin dikkatini çekmişti.
Sait Hoca merakımı gidermek için: "Büyükbir ihtimalle hırıstiyandır" dedi.
Dükkandan içecek ve sıgara aldıktan sonra, iki tarafı uçurum olan geçitten geçtik.

Arkadaşım Ali Haydar

 Dolambaçlı olan yoldan dağın tepesine çıktık, karşımızda Çiyaye Metin sıradağları uzanıp gidiyordu.
Burada eski arkadaşım Ali Haydar Kaytan aklıma geldi.
Kimbilir hangi mağarada barınıyor şimdi? dedim kendi kendime
Hemen bir şey aklıma geldi,  hem okul arkadaşım Botan' ı güldürmek, hemde bir anı olsun diye, cebimdeki telefonu elime aldım, tuşlarına bastım.
Botan' ın sesi geldi, merhaba Botan nasılsın, dedim.
Halhatır sorduktan sonra: Ben Çiyaye Metine nin karşısındayım, Arkadaşım Ali Haydar Kaytan' ın adresi veya mağara numarası varmı sende, gidip bir görüşeyim  dedim.
Hem Botan, hemde yanımdaki arkadaşlar güldüler..

İniyoruz ve dağları izleyerek doğuya, güneşin doğduğu yere doğru sürüyor yolculuğumuz.
Gazete ve televizyon haberlerinden  bu dağlarda yapılan askeri operasyonarla ilgili haberleri dinlediğimizde veya  okuduğumuzda dağların büyüklüğünü anlayamayız ki....

Şu anda gözlerimle gördüğüm, ruhumla yaşadığım bu dağlara, dünyanın bütün ordularını getirip bıraksan, hepsi on günde yenilirler bu dağlara..
Vadiler yutar onları, taşlar keser, uçurumlar parçalar diplerinde
Ve yamaçlar güçlerini alır... Karlar, buzlar dondurur, fırtınalar onları  ciğerlerinden vurur...

A.Xalık yaptığı baskını anlatıyor

Gidiyoruz , Bamerni kasbasını geçiyoruz.
A.Xalık, Baas askeri güçlerine karşı yaptığı operasyonlarını anlatıyor bizlere.
Bir yerde aracını durduruyor.
"Aha burası Baas ordusunun karargahıydı, şuralarda tepe karakolları vardı.
Tam 15 gün on beş gece gözetleme ve baskın planı yaptık.
On altıncı gece baskın düzenledik
Aha burada mevzilenen arkadaş ilk roketatarı ateşledi
Kıyamet koptu....
Yarım saat sonra yüzlerce esir ölü ve yaralı ile kontrolü sağladık, bizden bir ölü bir de yaralı  vadı sadece"

Amediye Şehri
Arabamız doğuya doğru giderken, kulağım A. Xalık' ın anlatımlarındayken, yüksek bir tepenin üzerinde kurulmuş şehire takıldı gözlerim.
amedye"Tarihi Amedye şehri orasıdır" dediler
Bir dağın tepesinde kurulmuş, kalesi var birde.
Belliki saldırılara karşı yaşayabilmek için dağın tepesine kurulmuş ve kendini surlarla korumuş.
Bu şehirin tarihi  yazılı tarihten daha eski olduğunu kaydeder tarih kitapları.
Ve mirlerle beylerin şehri olduğu rivayet edilir.

Zap Suyunun kıyısında

Yanından geçerken dikkatle bakıyorum, tarihi bir müzeden geçer gibiyiz
Arkadaşlar, acıkmışız ileride bir yerlerde balık hazırlanıyor, yemek yedikten sonra dönüşte şehiri gezelim diyorlar.
Dêreluk' a gidiyoruz. Burada Zap nehrinin kıyısında bir lokanta var.
Araçlarımız durunca, Zap kıyısına iniyorum, Masmavi suyu var Zap'ın, durgun bir göl oluşturmuş burada akmıyor, yorgunluğunu atmak için dinleniyor sanki, gölün dibinde kocaman balıkar dolaşıyor

Sigaralarını tüttüren arkadaşlarım geliyorlar yanıma, onlarda oynaşan balıkları izliyorlar:
Biraz sonra lokantadan içeri giriyoruz, masada zap suyunun balıkları, ince labaş ekmek ve soğan salatası....
Ardından odun ateşinde demlenmiş çaylarımız geliyor...
Kurdistani sohbet eşliğinde yudumluyoruz  çaylarımızı.

Amediye' yi akşamüstü geçiyoruz, zamanımız olmadığı için şehirde şöyle bir tur atıp ayrılıyoruz.
Bir gün sonra tekrar Hevler' e dönüyorum.
Bir kafeteryada Kek Azad ve İbrahim Gabari ile tanışıyorum.
Kek Azad yakışıklı, girişken, becerikli, genç bir iş adamı.

Ama İbrahim Gabari çok ilginç bir kişi.
Ona Diyarbakır cezaevi ve çekilen filmden söz ettim.
"Bende 24 yıl hapiste kaldım" deyince hayret kapıldım.
Ve öyküsünü dinledim. Zamanınız varsa size İbrahim Gabari' iyi anlatayım.

Üniversite öğrencisi İbrahim Gabari

barzani-gabari1968 lerde Bağdat Üniversitesinde Öğrenci iken, Baas istihbaratı Gabari ile kontağa geçiyor.
Onu ajanlaştırmak istiyorlar.
Kürt olduğu için Gabari' yi KDP nin içine sızdırarak bilgi toplayacaklar
Gabari nin KDP ile kontağı var, durumu Mala Mustafa Barzani' ye ilettiyor.
Baba Barzani, İbrahime: "kabul et" diyor.
İbrahim çift taraflı ajan olarak çalışmaya başlıyor.
Süre içinde kendisini Saddam' ın istihbaratına kabul ettirmiş olacak ki
Bir gün ona para teklifi yapıyorlar ve bunun karşılığı, içine bomba düzeneği yerleştirilmiş bir çantayı Gabari' nin eline veriyorlar.
Gabari hesabına yatırılmış parayı bankadan çekmekten korkuyor.
Çantayı aldığı gibi Mala Mustafa Barzani'ni yanına gidiyor.
Kürtlerle yapılmış anlaşmaya uymak istemeyen Baas rejiminin iki yüzlülüğü,
içine bomba yerleştirilmiş bu çanta ile 1972 Yılında bir basın toplantısı ile kamuoyuna açıklanıyor.

Gabari Tutuklanıyor

Eşimde benim gibi üniversite öğrencisi idi, deşifre olduğumdan dolayı Bağdat'ı terk ettim.
Bir oğlum oldu ve çocuğum bir yaşındayken ben Suriye'de hala bilemediğim siyasi bir nedenle tutuklandım.
Siyasi nedenle diyorum, çünkü konulduğum cezevi siyasi tutukluların kaldığı bir cezaeviydi.
Bu cezaevinde neler mi gördüm, anlatsam günleri alır, en iyisi bir kaç tanesini anlatayım, gerisin sen düşün!

İbrahim Gabari' nin kuşu

Kaldığımız cezaevi çok büyüktü.
Ortasında yuvarlak, yani daire şeklinde bir havalandırması vardı.
Koğuşlar bu havalandırmanın etrafındaydı.
Bir gün sabahın erken saatlerinde, İxwanül müslimin örgütünün üyelerini bu havalandırmaya çıkardılar.
Biz pencerelerden bakıyorduk.
Onar onar, yüzer yüzer kafileler halinde getirdiler.
Havalandırmayı, yani kocaman meydanı doldurdular,.
Sonradan 2500 kişi olduğunu duyduğum bu insanları uzun süre güneşin altında beklettiler.

Ardından hapishanenin çatısına makineli tüfekler kurdular
Ve taramaya başladılar.
Evet, hakiki mermilerlerle duvarların arasındaki tutsak insanları vuruyorlardı.
Kesik çığlıkları ulaşyordu kulaklarımıza, camlara kan sıçrıyordu.
Bizler korkudan yerlere yatmıştık.
Çoğumuz ranzaların altına girip saklandık.
Silahla insanları tarama işi yaklaşık bir sat kadar sürdü
Sonra tek etk silah sesleri geldi.

Saatlerce ölüleri taşıdılar, nereye götürdüklerini bilmiyoruz.
Hatırlıyorum, akşam üstüydü, hepimiz yerde ve ranzalrın altındayız
Ne zaman sıranın bize geleceğini bekliyoruz.
Kulaklarımız kapının anahtar deliğinde, anahtarın sesini bekliyoruz.
Hepimizin yaşamı, birazdan çıkacak o sese bağlıdır:
 Suriye' nin maliye bakanıda  koğuşumuzda tutkluydu
Bir ara kapıdan anahtar sesine benzer  bir ses geldi, bu maliye bakanı uzandığı yerden kalktı, bir çığlık attı.
Havaya kalkan elleri büzüldü, yüzü çarpıldı, gözleri döndü, ağzı açıldı, pat diye yere düşerek öldü.
Bizler sindiğimiz yerden onu izliyoruz.
Bir daha anahtar sesine benzer o ses geldi,  atan kalplerimizin sesini duyuyoruz
Nefeslerimizi tutmuşuz
Koğuşun ortasında bir ölü yatıyor
Kapı bir tütlü açılmayınca, yerden sürünen bir tutuklu kapının altından baktı.
Bir serçe kuşu kapının önünde dökülmüş bulgur tanelerini yiyordu.
Bizim duyduğumuz bu kuşun gaga sesiydi.

Ayakkabı numarası kadar dayak

İbrahim Gabari' ye  size dayak atıyorlarmıydı, dedim.
Bana en iginç olanını anlattı:
Bir gün bizim koğuşta kalan biz seksen kişiyi havalandırmaya çıkardılar.
Duvarın dibinde tek sıra halinde dizdiler.
Ellerinde  Lastik joplar vardı

"Ayakkabı numarası 37 olanlar çıksın" dediler
Birkaç kişi çıktı , Sırtüstü yere yatırdılar
"Ayaklarınızı yarım metre kaldırın" dediler ve vurmaya başladılar.
Her kişinin ayaklarının altına ayakkabısının numarası kadar jop vurdular.
Onlar yerine geçince, bu kez ayak numaraları 38 olanları aldılar.

47 Numaraya kadar gittiler, her kes dayak yedi ama bir kişi  duvarın dibinde ayakta kaldı
Gardiyanlar hangi numarayı söylüyorlarsa, adam yerinde bekliyordu.
Sonunda bir Gardiyan "senin numaran kaç lan?"  dediğinde, tutuklu 41,5 der demez, hepsi birlikte güldüler.
Adamın ayakkabı numarasına baktılar, doğru olduğunu anlayınca,  dayak atmadılar.

Açlıktan öldüler

Ona peki bu kadar zulüm karşısında siz neler yaptınız, direnseydiniz, açılk grevine, ölüm orucuna gitesydiniz dedim..
Bana baktı gülmsedi, açlık grevi, dedi biraz durdu, devam etti: benim kaldığım koğuşlarda, gözlerimin önünde en az altmış kişi açlıktan ekmek veya yemek diye inleyerek can verdi.......

gabari-barzani24 Yıl sonra serbest bırakıldım.

Tutuklandıktan sonra yaşadığımı bir ben, bir beni tutuklayanlar, birde kaldığım koğuştaki tuttuklular biliyordu/m.
24 yıl boyunca, aileme tek bir mektup yollayamadım, yirmi dört yıl içinde bir kez olsun kimse ziyaretie gelmedi. 24 Yıl boyunca ne  akrabalarımdan, eşimden tanıdıklarımdan, çocuğumdan bir haber aldım, ne de onlara bir haber yollayabildim.
Tahliye olduğumda Kürdistan' a gittim. Aradım, eşimi buldum. Bir adam yanıma geldi, eğilip elimi öptü, bu kimdir? dedim "oğlundur" dediler.

Not. Üstteki Fotoğraf Mala Mustafa Barzani, İbrahim Gabari ile 1970 lerde çekilmiş. Altaki Fotoğrafı 2010 yılında ben çektim. Mala Mustafa Barzani' nin resmini İbrahim Gabari çiziyordu, daha tamamlanmamıştı, ben ikisini yan yana getirerek çektim.

Sait Hoca ile Sultan Restaurant' tan çıktık. Karşımızda çok enteresant bir bina var.
Kaç kere dikkatimi çekmişti ama bu binanın ne olduğunu soramamıştım.
Sait Hoca bu yapının Van'lı bir müteahid tarafından inşaa edildiğini söylemekle yetiniyordu.
Haydi gidip içeri bakalım dedim. Sait Hoca böyle şeyleri hiç merak etmez. bu yüzden diretti,
"Geri dön gitmeyelim" dedi.
Ama ben yapının dış güvenlik bölümüne ulaşmıştım bile, Sait Hoca hem itiraz ediyor,  hem ardımdan geliyordu.

Yetkli birini çağırıyor!

Güvenlik bölümünde genç bir peşmerge oturuyordu, içeri girmemle ayağa kalktı.
"Özür diliyorum, ben Avrupa' dan gelen bir kürdüm, bu binaya bakmak istiyorum" dedim.
Genç peşmerge benimle birlikte dışarı çıktı. Biraz beklememizi istedi.
Az sonra bir yetkiliyle yanımaza geldiler, isteğimizi ilettik.
"Buyrun" dedi yetkili kişi ve binanın idare bölümüne girdik.
Gerçi mesai sati değildi.
Hiç olmazsa binanın alt katının geniş salonunu görebildik.
Bizi gezdiren yetkili; buranın Darül acize, yani türkçe ile söylersem, kimsesizler yurdu olduğunu söyledi.

Kimsesiz çocuklar top oynuyor

topİdare bölümü bayağı şık dızayn edilmişti, salonun yan kapısından çıktık, yapının resteurant bölümüne girdik.
Oradan mutfağa geçtik. Resteurantın masa ve sandaliyeleri yeni, her taraf tertemizdi.
Ama mutfak orta doğuya özgü iyi bir görünüm sağlamıyordu.
Bu bölümden ayrılınca bize bilgi veren yetkili, burada kimsesiz yaşlı erkekler ve kimsesiz çocukların bulunduğu açıklamasını yaptı.
Ayakta beklediğimiz meydanın bitişiğinde küçük bir top sahası vardı, çocuklar orada top oynuyordu, bizde oraya doğru yürüdük.
Çocuklarla sohbet etme imkanı bulduk
Yaşlı kişilerin kaldığı bölümü de görmek istiyordum.
 Yetkili kişi ancak yaşlılar izin verirse görüşebileceğimizi söyleyince kabul ettik.
Bir müddet sonra "içeri girebilirsiniz" deyince, beyaz bir kapıdan salona girdik.
Mermer kaplı basamakları çıkarak ikinci kata vardık.
Geniş bir salonun koltuklarında yaşlı iki erkek oturuyordu.
Merhabalaştıktan sonra hal hatır sorduk.
Sait Hoca yaşlıların yanında oturdu.
 Ben izin alarak yatak odalarına, kahve, çay içecekleri sohbet yapacakları  salonlarına girdim.
 Banyo bölümlerine de şöyle bir göz attım.
Döşemeler, yataklar ve koltuklar üç yıldızlı bir otelin döşemesi ayarındaydı.

Yaşlının iki şikâyeti var

Yaşı yetmişin üzerinde olana:
"Durumunuz nasıl?" diye sorduğumda:
"Allah razı olsun, çok iyidir" cevabını verdi.
ih"Yemeklerinizi  lokantada yiyiyorsunuz, burada oturup sohbetinizi yapıyor, çayınızı yudumluyorsunuz, şikayetinz var mı?" dediğimde,
Yaşlı adam gülümsedi:
"Vala iki şeyden şikayetim var" dedi.
Merak ettim "nedir amca" deyince; "Bir, yaşlılıktan, iki, ölüm yaklaştı, ondan şikayetçiyim" der demez bir kahkaha attı.
Görmek istediklerimizi görmüştük,  dışarı kimsesizler yurdunun bahçesine çıktık.
Yetkili buranın daha yeni inşaa edildiğini, bazı bölümlerinin inşaat işlerinin henüz devam ettiğini. 
Çalışamayacak durumda olan ve bakacak hiç kimsesi olmayan yaşlıların, durumlarını isbat edecek belge ve bilgiler gösterdikten sonra burada kalmaya hak kazanacağını.
Ömürlerinin son yıllarını burada geçirebilecekleri bir yerin kendilerine sağlanacağını, kaliteli bir hizmet de sunulduğunu, annesi ve babası olmayan çocukların bölümünün yaşlıların bölümünden ayrı olduğunu, bu çocuklara, ayrıca bakıcıların da hizmet verdiğini belirtti.
Bizde kendisine teşekür ederk dış kapıya doğru yürüdük.

Yaşlılar adına sevindik

Kimsesizler yurdunun bahçesinden ayrılırken Kürdistan da yaşlılar için böyle bir mekânın olabileceğini hiç tahmin bile edemezdim.
Gerçi Kürtler yaşlılarına hürmet eden bir millettir.
Ama devletin kısa süre içinde bu kadar iyi bir yeri kimsessiz insanlara sağlaması kaydadeğerdi.
Sait Hoca' da çok beğenmişti.
Ona bundan sonra, gördüğüm her resmi yapının içine girelim, enfermasyon alalım, bu ülkede neler oluyor ki öğrenelim dedim.
Kabul etti. "O zaman gel seni çok ilginç bir kuruma götüreyim , o kurumun yöneticisi benim arkadaşımdır" dedi.
Bu cümleleri sarf eden Sait Hoca kaldığımız eve doğru yürüdü. "kurumun adı nedir?" dediğimde. "Mektebe Komalayati" dedi ve devam etti. "Gel seni Reşit Ağayi Gerdi ile tanıştıracağım"

Toplum bürosu: 

Reşit Gerdi nin "Mektaba komelayati" olarak bilenen bürosu, bizim kaldığımız eve yakındı.
Yani "Dolarava" daydı.
 Bu Dolarava adı üzerindede durmam gerekiyor.
Hevler'de mahalle veya yer adlarının bir kısmı halk tarafından konulmuştur.
Dolarava mahallesi, paraları bol olanların oturduğu veya dolar sahibi kişilerin villa inşa ettiği  yer olduğu için halk buraya Dolarava demiştir.
 "Dolar" Amerika para birimi, "ava", kürtçe inşaa anlamına gelir.
 "Dolar" ile "ava" yanyana gelince "Dolarla yapılan veya Dolarla inşaa edilen"  mahallesi ortaya çıkmıştır.
Reşit Gerdi'nin bürosu anna cadde üzerinde çok sayıda odası ve oturma salonları bulunan iki katlı bir villaydı.

Alt kat salonuna girince, yaşı altmışın üzerinde olan peşmerge giysili, sarıklı, kuşağındaki dabancasıyla güler yüzlü bir adam bizi karşıladı.
Reşit Gerdi' nin yukarıda kendi makamında olduğunu söyledi.
Bize merdivenleri gösterdi. Reşit Gerdi' nin odasına girdiğimizde çok sevindi.
Ayağa kalktı,  yanaklarımızdan öptü. Oturmamız için yer gösterdi, çay ikram etti.

Aşiretler hala çok önemli

Sait Hoca bizi tanıştırdı.
Reşit Ağanın mensup olduğu "Gerdi aşireti" nin uzunca tarihini anlattı.
Benim aşiretim yoktu ki tarihini anlatsın Sait Hoca; sadece adımı ve yazar olduğumu söyledi.
Kitaplarımı okumayan Reşit Gerdi için yazarlığım ne ifade etti, bilemiyorum!

Güney Kürdistan da halla aşiretler çok güçlü ve insanlar ancak o aşiret adlarıyla tanınırlar.
Kürt olduğunuzu söylediğinizde, önce hangi aşrete mensup olduğunuz sorulur.
Aşiretinizin adını söylediniz mi, kendinizi tanıtmış olursunuz.
 Yani orada ben muhendisim, öğretmenim, hakimim, savcıyım, resamım, yazarım, gazeteciyim pilotum, makinistim demeniz çoğu kişi için fazla bir şey ifade etmez.
Ama Sindiyim, Berwariyim, Mizuriyim, Barzaniyim, Zebariyim, Gerdiyim, Herkiyim, Şirwaniyim, Dizaiyim, Oramariyim Surçiyim demeniz çok şey ifade eder.

victor_hugoViktor Hugo Kitap Tüccarıdır!

Zaten Sait Hoca benim için Reşit Gerdi' ye "yazardır" dediğinde, kulaklarıma gelen ses tonundan ve Gerdi' nin anlamsız bakışlarından, şu anektodu hatırlayıp hafisçe gülümsedim.
Derlerki yazar Viktor Hugo Frans'a dan İtalya' ya seyahat ederken, İtalya gümrüğünde at arabasını durdurmuşlar, adını soyadını sormuşlar. Hugo adını soyadını söylemiş, mesleğini sormuşlar "yazar" demiş, gümrük memuru böyle bir meslekle hayatında ilk olarak karşılaştığı için, bunun ne demek olduğunu açıklanmasını istemiş, Hugo izah etmeye çalışmış, gümrükçü "kitap" lafını duyunca, başını sallamış "anladım" demiş, önündeki deftere mesleği "kitap tüccarı" diye yazmış.

Eğer Kürdistan' da hala aşiret yapısı çok önemli ise ve hala mesleklerin bir önemi yok ise, bunun sorumlusu Kürtler değildir. Kürtler yüzyıllardır dağlarda yaşamaya zorlandılar. Ve dağlarda aşiret çok önemlidir. Aşiretsiz yaşam olamaz dağlarda. Aşiret bir kale gibidir, savunma sillahı gibidir, ekmek ve sudan daha önemlidir. Kapitalizmde işçiler için sendika ne ise Kürdistan dağlarında köylüler için aşiret bin kez odur. Yani anlatmak istediğim bu atmosferden ne Sait Hocanın nede Reşit Gerdi' nin bir kabahati yoktur.

Ben asıl resit-sait2Reşit Gerdi' nin başında olduğu kurumu tanımak istiyorum.
O ise Ahmet Türk ile yaptığı bir görüşmesini bana anlatmak istiyordu.
Ve Ahmet Türk' ün soyadına kafayı takmıştı.
"Ona dedim yapman gereken ilk iş, ‘Türk' olan soyadını ‘Kürt' yapmandır."
Görüşmemizin sohbet bölümü sonu erince, başında bulunduğu kurum hakkında sorular sordum ve yanıtlar aldım.
Bulunduğumuz büro "Komelayatinin" merkez bürosuydu.
Adıda kurmanci olarak "Mekteba Nawendi"  (Toplum bürosunun merkezi)idi.

Komelayati eskiden KDP nin mahkemesiydi

Bana anlattığı veya benim anladığım kadarı ile bu bir türlü halk mahkemesidir.
Baba Barzani tarafından 1951 tarihlerinde kurulmuştur.
Amacı halk arasında çıkan sorunları hal etmek, yani hakemlik yapmaktır.
Kürdistan' da KDP nin hakim olduğu bölgelerde bu komalayatinin büroları vardır.
Bu bürolarda halk arasında sevilenler, akil adamlar, aşiret reisleri, tecrübeli, sözleri geçerli yaşlı insanlar görev yaparlar.
Halk arasında çıkan olayları çözer ve karara bağlarlar.

Devrimden Önce ve sonra

Devrim den önce uzun yıllar komelayati olarak adlandırılan bu yapı, bir nevi mahkeme görevini üslenmiştir.
Devrimden sonra, yani Kürtler devlet düzenine geçmeye başlayınca, hukuk mahkemeleri kuruldu.
Davalara asıl olarak bu hukuk mahkemeleri bakmaya başladı.
Ama Komelayati fesh edilmedi, hatta yeniden şekillendirildi.
Çünkü halkın içinde, aşiretler arasında, köylülerin kendi aralarında çıkabilecek binlerce soruna önce bu yapı el atar, eğer hal edemediyse dava polise ve mahkemeye intikal eder.
Yani komelayatinin görevi bir nevi hukuk  mahkemelerin işini hafifletmektir.
Suç işleyen kişileri tutuklama yetkisi yokur, hapis cezası idam cezası gibi cezaları da veremez, ama davaları sulhla çözmeye çalışır.

Elbete "Komelayati" bir partinin, yani KDP nin yargı organı olarak ortaya çıkmıştır.
Bu gün hala  bu partinin bir kurumu  durumundadır.
Normal olarak hiçbir demokratik ülkede veya çok partili bir sistemde, bir partinin mahkemeye benzer böyle bir kuruluşu belkide  olamaz.
Her ne kadar Kürdistan Yurtseverler Birliği' ne bağlı  böyle bir yapı hala varlığını koruyorsa da, diğer partilerin eğer buna benzer kurumları yoksa, bir adaletsizlik veya  çarpıklık yaratır.

Komeleyati gerekli mi?

Öğrenebildiğim kadarıyla KDP, Komelayati de görev alacak kişileri atar, sonra atanan bu kişiler seçim yoluyla kendi yöneticilerini belirler.
KDP başkanlık divanına bağlı olan bu yapıda görev alan kişilere maaş verilir, ruhsatlı silahları, korumaları, arabaları vardır.
Eski yapıyla devletleşme aşamasındaki bir dönemde elbete bu kurumların varlığı tartışma konusu olabilir.
Hatta böylesi kurumlara sahip olamayan küçük partiler, bu durumdan rahatsız da  olabilir.
Ama Kürdistan Toplumunun yapısı göz önünde bulundurulduğunda, hukuk mahkemelerinin, güvenlik güçlerinin alanına müdahale etmeden yararlı işler yapacağı kesin gibidir.
Ama Kürdistan da her partinin böyle bir kurumunun olması veya bazı partilerin olması, bazılarının olmaması gibi durumlar ilerde ve hatta şimdi bir çok soruna kaynaklık yapabilir. Böyle bir kurum, toplumun özelliğinden dolayı gerekli ise, ülke genelinde örgütlenmesi, partilerin denetiminden çıkarılması, belkide adelet bakanlığına bağlı bir kurum haline getirilmesi devletin geleceği için daha yararlı olabilir.

 Yaşlı Peşmerge

Reşit Gerdi' nin yanında kalan yaşlı peşmergenin gururlu duruşuna bakınca çok etkilendim. Babam aklıma geldi.
Düşünün ki biz, kuzey Kurdistanda devrim yapsaydık, Komelatiye benzer bir kurum bizim köyde oluşsaydı, babam da bu kurumda yer alsaydı ve köyde çıkan bir haksızlık kavga veya arazi meselesinde, babam kesin olarak kimselere en ufak bir haksızlık yapmaz, taraf tutmaz, kimsenin hakkını yemez, rüşvet kabul etmezdi.

Yaşlı peşmerge görünümüyle tamda böyle idi.

Ayrılmak istediğimizde Reşit Gerdi, dolabının çekmecesini açtı, herbirimize küçük bir not defteri, bierer tükenmez kalem hediye etti, vedalaşarak ayrıldık.
Resim: Kuşağında silahı olan: Reşit Gerdi, Sait Hoca

 Kürdistan parlamentosunu ziyaret edeceğiz

Abdul Xalık  Korumaları ile birlikte kaldığımız eve gelmiş, Kürdistan Parlamentosuna gidip Parlemento başkanı  Sayın Kemal Kerkuki' yi ziyaret edeceğimizi söylemişti.

 kemal_kerkukiSayın Kerkuki, Kerküklü olduğu için, soy ismi Kerkukidir. 
Hatta derlerki Kemal, Kerkük' ü öylesine seviyormuş ki; daha genç yaşında "Biz Kerkük' ü kurtarmayana kadar evlenmeyceğim" diye yemin etmiş. Gerçektende Kerkük kurtulmayana kadar evlenmemiş. Bizzat kendisi KDP nin silahlı güçlerinin sorumlusu olarak Kerkük' e girdikten ve O şehrin sokaklarında özgürce dolandıktan bir müddet sonra evlenmiştir.

Kerkük' ü aldık Amerika vermedi!

Onun Kerkük' e girişini de şöyle anlattılar: Kemal demişki:
"KDP sillahlı güçlerinin komutanı olarak Kerkük'e  ilk olarak ben girdim.
Direkt vali konağına yöneldik.
Bir baktım ki, Kürdistan Yurtsever Birliğinin askeri güçleri bizden önce şehire girmiştir.
Nitekim Vali konağındaki makam odasına girdiğimde,YNK Askeri sorumlusu Rizgar Ali Valinin koltuğunda oturuyordu.
Bende hemen bir koltuk çektim, tam onun karşısında uturdum. Aramızda bir masa vardı sadece.
Rızgar ile konuşmadan öyle birbirimize bakıyoruz.
Amerikalı bir General içeri girdi, ardından bir sürü gazeteci odaya doldu.
General Rızgar Ali' yi sağına, beni soluna aldı, kendiside ortamıza oturdu ve basın toplantısı yaptı.
Kerkük' ü biz Kürtler kurtarmıştık. Ama Amerika ile İngiltere bizim Kerkük' e hakim olmamızı istemedi."

Sevinçliyim

Çay içtikten sonra A.Xalık: "gidelim" dedi, dışarı çıktık, kapıda bekleyen araçlarımıza bindik.
Parlementoyu göreceğimden dolayı sevinçliydim.
Bu yeryüzünde, bu güneşin altında biz Kürtlerinde bir parlementosu var ve ben şimdi oraya gidiyordum.
Yanımda fotoğraf makinam var, o anı belgelemek istiyordum..
Nitekim az sonra Parlementonun bahçesine vardık, güvenlikten geçtik.
Giriş salonundan yukarı kata çıkan iki mermer merdivenın ön tarafında Baba Barzani nin kacaman bir posteri yerleştirilmişti.
Med kıyafetleri giymiş iki peşmerge gözlerini bile kırpmadan iki yanında  nöbet tutuyorlardı.

kurpar1991 tarihinde Yunanistan da şimdi adını hatırlamadığım bir yerde eski çeğlara ait giysileri ile kıpırdanmadan duran iki asker görmüştüm.
Birde İstanbul' da Dolmabahçe sarayının kapısında kıpırdamadan saatlerce bekleyen askerlere rastlamıştım.
Kürdistan Parlementosunun giriş salonunda bekleyen peşmergeler, bana onları anımsattı.

Askerlerle fotoğraf çekmeyi sonraya bırakıp merdivenleri tırmanıyoruz.
İkinci katta bir odaya giriyoruz.
İki kişi bizi karşılıyor, biri Meclis başkanının danışmanı, diğeri Asuri kökenli bir Milletvekili.
Çok gösterişli bir makam masası, arkasında deri bir koltuk, Masanın sağ ve solunda konulmuş meşin koltuklara oturuyoruz.
Bize çay ikram ediliyor.  Çayımı yudumlarken bakışlarım odanın dızaynında dolaşıyor.

Parlemento binası çok eskiden yapılmış, dış görünümünün etkileyici bir tarafı yoktu.
Ama anlaşılan o ki, iç dızaynını yapanlar, her şeye o kadar dikkat etmişler ki; masların, koltukların duvar kağıtlarının, tabanın, tavanın, kapıların renk uyumunu bile düşünmüşler.

Asuri kökenli Milletvekili ve Meclis Başkanı danışmanıyla tanışınca, başka dinlere ve milliyetlere mensup sekiz kişinin kontenjan Milletvekili olarak seçildiğini öğreniyorum.

  "Selim Kürdistan haritasına bak!"

Meclis başkanını ziyaret eden grup ayrılınca, bizi içeri alıyorlar, Kemal Kerkuki bizi sıcak karşılıyor, elimizi sıkarak "hoş geldiniz" diyor.
Kendisi makam koltuğuna oturunca, bizde bizim için ayrılan yerlerimize oturuyoruz.
A.Xalık, onun eski peşmerge arkadaşı, bizi tek tek tanıştırıyor, bizde A. Xalık' ı gözlerimizle onaylıyoruz.
Hal hatır soruyoruz. Ardından bir görevli fotoğrafımızı çekiyor.
Zamanını almamak için izin isteyip ayağa kalkıyoruz, kendisi de bizimle bir likte yürüyor,.
Tam dışarı çıkacağımız sırada kolumdan tutuyor, odasının çıkış kapsının solunundaki duvarda kocaman bir harita gözüme çarpıyor, beni o tarafa çekiyordu.
Gözlerim tam haritanin üzerindeyken "Selim bak, bu Osmanlılar zamanıdaki bir Kürdistan haritasıdır, görüyorsun, Kerkük Kürdistan'  a dahildir" dedi. Tabi bu harita palementoTürkiye, Suriye, İran Kürdistanı'nı  da gösteriyordu. Benim gözlerim bu parçalarda, onun ki Kerkük teydi. Böyle ayrıldık.
Bir eli sakattı Kemal' in, Sait Hoca' ya sordum "Baas güçleri ile girdiği bir çatışmada aldığı mermi yarasıdır" dedi.

Özgürce dalgalanan bayrak

Kürdistan meclisinin Yüz on bir milletvekili vardı.
Bunlar KDP, YNK; Goran, Komünüst partisi ve İslam partilerindendir.
 Merdivenden inmeden bir görevli topluca çekitiği fotodan her birimize bir adet verdi. Aşağı indik.
Kıpırtısız duran askerler ve onlar gibi kıpırtısız duran Baba Barzani nin resmi önünde fotoğraf çektiriyoruz.
Dışarı çıktığımda çok yüksek demir direkteki kocaman Kürdistan bayrağına bakıyorum...
Öylesine özgürce dalagalanıyordu, sanki 3500 yıllık  esaret tarihine meydan okuyordu.

                               İngiliz, Arabı  Araba nasıl  vurdurttu?

Kürdistan da işverenler, şirket temsilcileri, müteahitler ve üst düzey bazı yöneticilerle de görüştüm.
Herbirisinden çok değişik şeyler öğrendim.
Onları hoş anektodlar olarak size aktarmak istiyorum.
Bir yönetici, Kürdistan gibi bir ülkede, iddiallerini bir tarafa atıp para peşiden koşan siyasetçilere acıdığını belirtmiş ve şu öyküyü anlatmıştı.

mini"Bağdat eskiden çok güzel bir şehirdi, cennet bahçesi gibi bir yerdi.
Irak' ı çok iyi bilen  bir İngliz, mini etekli karısının elini tutmuş, Dicle kıyısında dolaşıyordu.
Devlet memurluğunda hak etmediği yere gelen bir Arap, kendini her şey sanıyordu.
İngilizin mini etekli eşinin peşine takıldı ve yanından geçerken kalçasına bir cimcik attı.
Kadın bağırdı, ama kocası onu sukunette davet etti, kadın sustu.
İngiliz, elini cebine götürdü yüz sterlin aldı, karısının kalçasını cimcikliyen Araba verdi ve üstelik teşekür etti.

Bu duruma hem şaşıran hemde keyiften sarhoş olan Arap, yoluna devam etti, ileride Arap bir subay, mini etekli eşiyle dolaşıyordu. Hemen bu çifte yanaştı, kendine göre para kazanmanın yolunu bulmuştu, kadının kalçasına cimciğini attı. Arap subay silahını çekti, Arabın kafasına üç tane sıktı ve öldürdü. Bu olay tarihe bir namus cinayeti olarak geçti, ama gerçekten ise, İngilizin yüz sterlin ile bir arabı başka bir araba vurdutmasıydı."

                              "PKK Çok uluslu bir şirkettir"

Elazığlı bir muhendis ile tanıştım.
Kürdistan' da bir şirketin temsilcisi olarak kalıyordu.
Abdullah Öcalan' ın okul arkadaşı olduğunu söylediği için hem ekonomiyi, hemde siyaseti tartıştık.
Kendilerine siz PKK yi nasıl değerlendiriyorsunuz, dediğimde çok ilginç bir yanıt verdi.
Onun yanıtını size aktarmak istiyorum.

"PKK Uluslararsı bir şirkettir.
Bu şirkette Türkiye' nin ortaklığı var, Rusya'nın ortaklığı var.
Yunanistan'ın ortaklığı var, İran' ın ortaklığı var, Güney Kürdistanlı güçlerin ortaklığı var.
Suriye'nin ortaklığı var, Amarika' nın ortaklığı var, Avrupa' nın payı var.
En zayıf ortak belki kuzey Kürtleridir..
Belediye gelirlerini bir kesim kendi arasında paylaşıyor hiç olmazsa....."
Ekonomi dedim.
Siz Güney Kürdistan da bir şirketin temsilcisisiniz.
Burada işler nasıl, para kazanabiliyormusunuz?
Diye sordum, bu sorunun yanıtı da siyaset konusundaki yanıtı kadar ilginçti:
"Burası dünya pazarına yeni açılan bir yerdir.
Henüz küçük şirketler gelmiş veya geliyor..
Alt yapıyı biz kuracağız. Biz mayın tarlalarına sürülmüş eşekler gibiyiz.
Çoğumuz batacağız, bir kısmımızın bacakları kırılacak, çok azımız para kazanacak.
Biz alt yapıyı kurduktan sonra, büyük şirketler gelip yerleşecek ve asıl parayı onlar kazanacak....

 

                               Olmayan ağaç

agacSon gezimde Kuzey Kürdistanlı bir dost kazandım.
İşverendir, yatırımları var. Siyasetle uğraşmıyor ma küçüklüğünden beri siyasettin içinde.
Babasını eskiden tanırdım, aslında babasına bir özeleştiri ve bir de özür  borcum var.
ilk fırsatta bu borcumu ödeyeceğim. Bu dostumla sık sık görüşüyordum.
Hemen hemen her konuda tartışıyordum, belkide birbirimize  ısınmamızın nedeni, benim gibi dobra dobra olduğundandı .
Bir gün birlikte Türk televizyon kanılında haberleri izliyorduk.
Emine Ayna' nın çok tuhaf bir konuşması vardı.
Dostuma dedimki bu Emine Ayna hakkında ne düşünüyorsun?
Biraz düşündü. "Kek selim" dedi.
"Bir gün sabah erkenden uyanır, evinin bahçesine çıkarasan ve daha önce olmayan kocaman bir ağacı bahçende görürsen ve meyveleri de zehirliyse, oturup düşünmen lazım..."


                           Kral muamalesi gören köpekler

Bir lokantada rastlamıştım.
Aslında hiç tanımazdım.
Lakin adını duymuştum.
Ama beni O, iyi tanıyordu.
Masasında oturdum.
Bir hapis arkadaşıma hakaret etmeye başladı:
"Kendisi burada yok, hakaret etmek iyi değil"
dedim.
Adam hapis arkadaşımın aleyhinde atıp tutmaya devam etti:
"Bak öyle değil, O adam işkence altında sınanmış bir kişidir," dememe rağmen, arkadaşıma hakaret etmeyi sürdürdü:
"Ben burada sayın Mesut Barzani ile görüşebiliyorum, kendisi buraya gelsin bakılım, bir köpek muamaelesi bile  göremeyecektir." dedi.
Bu sözler karşısında patladım:
"Burada bazı köpeklerin kral muamelesi gördüklerini de biliyorum" dedim ve ayrılıp gittim.

 

                            Hindinin cevabı

aliavniAli Avni' de çok ilginç bir insandır. espiri üretme konusunda ustadır.
Biraz zazaca bilidiği için arasıra görüşür, sık sık telefonlaşırdık.
Onun anlattığına göre Mam Celal en çok hindi eti seviyormuş.
Nerdeyse her oturuşta tek başına bir hindi yiyiyormuş.
Kürtler Kerkük ve Musul' u ele geçirdiklerinde Araplar, bu şehirleri terk emiş...
Bağdat veya Basra istikametine doğru kaçıyorlarmış.
Fakat kaçan Araplar bir bakıyorlar ki onların önünde hindiler daha hızlı kaçıyorlar.
Ve Arabın biri hindilere sormuş: "Siz neden böyle kaçıyorsunuz?" Demiş. 
Hindinin cevabı:
"Mam Celal sizi yakalarsa bir şey yapmaz, ama bizi yakalarsa çiğ çiğ yer!" olmuş.

Adalet ve eşitlik

Yeni Kurulan Kürdistan Fedaral Devletin de adelet, eşitlik, yolsuzluk, hırsızlık veya rüşvet var mı?
Adaletten  ve eşitlikten başlarsam, sizlere vereceğim ilk örnek şudur:
Dolarava adını taşıyan mahallede sabah erkenden uyanmıştım.
adilDışardan "domates" diye bağıran bir ses ulaştı kulaklarıma.
Mutfağa geçtim, arka kapıdan caddeye çıktım.
Başı sarıklı, peşmerge kıyafetli, yaşlı bir adam üç tekerlekli arabayla sebze ve meyve satıyordu.

Yanına vardım, selam verdim, adını sordum: "Xalıt" dedi.
"Mam Xalıt keyfin nasıl, yani durumun nasıl?"
diye sordum.
"Allaha hamd olsun" oldu cevabı. Soru sormaya devam ettim: "Durumun şimdi mi iyi, Saddam döneminde mi iyiydi?"
"Allaha hamd olsun şimdi Kurdistan azaddır, çok şükür," dedi
"Mam Xalıt, Saddam döneminde ne iş yapardım?" soruma;
"peşmerge idim" yanıtını alınca, günde ne kadar kazandığını sordum, 20 ile 40 bin dinar dedi.
Bana gerekli olan meyve ile sebzeleri aldım, içeri girdim.

Kendikendime düşünmeye başladım.
Bu ülkede öyle insanlar biliyordum ki; sırf bir yöneticinin yakınları, arkadaşları oldukları için;
can güvenliklerine yönelik en küçük bir tehlike olmamasına rağmen 15 kişilik korumayla dolaşıyorlardı.
"Hiçbir şey" olmadıkları halde bu korumalarla "her şey" olduklarını çevrelerine göstermek istiyorlardı.
Yani 15 korumacı ailesi bu birileri sayesinde geçiniyordu!
Ve yine öylesine insanlar tanırdım ki, hayatları boyunca Saddam'ın Türkiye' nin Suriye' nin ve İran' ın bir tavuğuna bile kış dememelerine rağmen aylık harcamaları 50 bin dolardı.
Har vurup harman savuran bu tipleri parmakla sayamayacağınız gibi, muz cumhuriyetinde bile göremezsiniz.

Ve Gulan devriminin Peşmergesi "Mam Xalıt" sokakta domates satıyor
Kazancı 15 ile 20 dolar arası... Kim bilir kaç tane de çocuğu vardı?

Yolsuzluk

Yosuzluğun olup olmadığına en iyi örnek, Güney Kürdistan da dilden dile dolaşan bir öykü çok iyi anlatıyor.
Derlerki; Federal Kürdistanın Başkanı Sayın Mesut Barzani yoksul bir Kürt yazara "beş bin" doları yardım amacıyla yollamış.
Aradan epey zaman geçmiş, bir toplantıda Sayın Barzani ile yazar karşılaşmışlar.
Yazar Sayın Barzani ile tokalaşmış, hal hatır sormuş, fırsat bulmuşken, yolladığı "bin dolar" için birde teşekür etmiş.
Rakamdaki farklılığı fark eden Sayın Barzani orada yazara bir şey dememiş, sonradan durumu araştırmış, yazar sadece "bin dolar" alabilmiş.
Meğer "beş bin" doların, -Masivden Hevler'e veya başka bir yere  inene kadar - "dört bini" eksilmiş.

Ben, Sait Hoca ve Akif bir taksiye bindik, İngiliz Köyüne  Ali Qazi' yi Ziyaret etmeye gidiyoruz.
Taksi şoförü: "Nereye?" diye soruyor.
Sait Hoca "İngiliz köyüne" deyince, şoför: "Ha hırsızların köyüne mi?" dedi.
Bu cevap çok dikkatimi çekti, niye hırsızların köyüne dedin, demek istedim.
Sait Hoca konuyu saptırmak için, şoföre: "Biz Muhammed Qazi nin oğlu, Ali Qazi' nin evine gidiyoruz" dedi.
Şoför hemen atıldı: "Peki o lüks evi nereden getirmiş o?" diye sordu.
İktidarın muhalifi şoför' e daha mantıklı bir cevap vermesi gereken Sait Hoca:
 "Neçirvan Barzani kendisine vermiş" diyerek, durumu şoförün leyhine çevirdi.
 Ve şoför son sorusunu sordu "Peki Neçirvan nereden getiriyor bu evleri?
Bizim Sait hoca da sustu.

Aracısız işler yürümüyor!

Aracısız, onlar vasıta diyorlar, onlarsız işler hiç yürümüyor.
 Somut bir örnek vereyim.
Almanyadan Hevler' e gittiniz mi, hava alanında pasaportunuza 10 günlük vize veriyorlar.
Eğer 10 günden fazla kalacaksanız 11. Gün Ainkawa daki yabancı polise gitmeniz gerekiyor.
Bir taksiye biner gidersiniz, heyhat bu da ne?
Up uzun bir kuyruk var önünüzde..
Erken gelmişseniz yüz, geç gelmişseniz ikiyüz kişilik bir kuyruktur bu!.
Vasıtanız (aracı olan) yoksa, kaplumbağa adımlarıyla kuyrukla gidersiniz.

Size önce vesikalık dört tane fotonuzu çekin diyecekler, fotoğrafçı kuyruğuna girmek için asıl kuyruktan ayrılırsınız.
Fotoğraf işinizi hal ederseniz, bir odaya gideceksiniz, orada sizin için bir dosya hazırlarlar ve kan tahliline yollarlar.
Mesai bitmiştir işiniz yarına kalmıştır. 
 Yarın onuda hal edersiniz kasaya uğramanız lazım, sonra polisin bulunduğu bir bölüme gidersiniz, bilgisayar kamerasıyla resminiz çekilir pasaportunuza  mühür vurulmadan mesai biter siz bir gün sonraya kalırsınız.
Yalınızsanız, yani  tek başınıza iseniz, kimseniz yoksa kuyruklar da çok sallanırsınız.
Eğer vasıtanız varsa, yani tanıdığınız veya tanıdıkları varsa, iki dakika içinde fotonuz çekilir,
Pasaportunuz elinizden alınır, en üst odaya gider, orada iki satırlık bir yazı iliştirilir, bir müddet sonra işiniz bitmiş olarak evinize  gidersiniz.

Çözüm

Hemen hemen bütün devlet dairelerinde, çok gereksiz bir bürokrasi var.
İşler hiç iyi gitmiyor.
Onları başka bir yazıda anlatacağım.
Ama yabancı polisteki işlerin çözümü için Kürdistan' a gidenlere 10 günlük vize vermek yetmiyor, bu büyük proplemlere neden oluyor.
Neden bir veye iki aylığına vize verilmiyor ki?
Güvenlik veya başka açıdan bir aylık vizenin ne gibi sakıncaları var?
Ben orda iken bilgisayar sistemine geçiş yapılıyordu.
Yani vize işi için yabancılar polisine giden herkes hakkındaki bilgiler bilgisayara yükleniyordu.
Bu işlem, herne kadar işleri biraz daha hızlandırsa da çözüm değildir.

 

                            Barzan Bölgesine Gidiyoruz

pe Öğlenden sonradır, canımız sıkılıyor. Arabamız var. Komiser Mehmed bizimledir. Barzan mıntıkasına gitmeye karar veriyoruz. Bu mıntıka hakkında çok şey okudum ve dinledim ama gözlerimle görememişim.
Kararımızı verince, atlıyoruz arabaya, gidiyoruz, düzlük bitince dünyanın en harika dağlık mıntıkasına varıyoruz. Büyüleniyorum adeta, bu dağlarda isyancı kesilir insan diyorum, Barzanilerin yüz yıldan fazla süren kesintisiz isyanlarının nedenlerini bu görkemli dağları, düşeni parçalayan uçurumları ve geçilmez vadileri görünce, daha iyi anlıyorum.
Dağların arasındaki vadiden bir nehir akıyor, adı "Rezan," Barzan mıntıkasındaki dörtyüze yakın köy bu nehrin iki yakasındaki dağlara serpiştirilmiştir sanki. Arabanın penceresinden arazinin yapısını incelerken, benim doğup büyüdüğüm yerler gözlerimin önünde canlanıyor. "Rezan" nehri bizim "Murat" nehrinden daha küçük, ama buradaki dağlar bizim Genç ile Palu arasında Murat nehrinin vadisindeki dağlardan daha heybetli, uçurumlar daha yüksek, vadiler daha derin......


                                    Bizim Oralar

guzelMurat vadisinde doğmuş orada büyümüştüm. Genç ile Palu arasındaki bu vadi, dağlık ve çok geniş bir vadidir. Bir tarafında eski deyiş ile Daku veya Govdere, diğer tarafında Siwune mıntıkası vardır. Sayısını tam olarak bilemem, ama yüzlerce köy bulunur bu vadide ve isimleride çok ilginçtir. Govdere tarafında Akrag, Wın, Ardürek Züıvir, Xeylu, Paymerg, Dual, Tıunst, Puıl, Pakuni, Mırrrie, Mialu, Kırru, Goazierek, Duala cuarin, Vinderı, Sıne, welıu, Mussıu...

Siwune tarafında, Çıra Xırab, Kelaxsı, Düeş, Haciu, Qeşu, Peene, Saferu, Gaz, Gume her....
Dağlık Murat vadisinde kurulan bu köylerde ağalık yani feodal sistem yoktur. Çünkü geniş topraklar olmadığından ağalarıda olmamıştır. Her köyün kendine ait toprakları vardır. Ve köydeki her ailede kendi geçimini sağlayabilecek kadar arazi sahibidir. Bu yapısından dolayı her köy kendi başına buyruktur. Köydeki her aile de kendi başına özgürdür.

İlginçtir bu vadide aşiret örgütlenmesi de yoktur. Dil olarak zazaca konuşurlar. Aşiret yerine "barığ" dedikleri kan bağına dayalı bir örgütlenmeye sahiptirler. Bizim köyde ki barığlar şunlardı:

Ağu, Hesenu, Neemetu, Ârebu, Hesen ağu....Aynı dededen gelme amca, amca çocuklarını kapsayan bu gevşek örgütlenmenin, başında bir ağa veya reis de bulunmaz. Her aile kendi başınadır.
Vadide Nexşbendi tarikatı egemendir. Palulu Ali efendi  bu tarikatı yaymış, hemen hemen her kes bu tarikatın pasif müridi durumundadır. Köyler çiftçilik ve hayvancılıkla geçinirler. 1965 yılına kadar hemen hemen hiçbir köyün yolu ve elektriği yoktu. Ulaşım,  Genç kazasından Murat vadisinden Palu'ya geçen tren ile sağlanırdı.


                                    Karşılaştırmalar

 

Şu anda arabanın penceresinden izlediğim Barzan mıntıkası, tıpkı doğduğum mıntıkaya benziyordu. Dağların eteklerine serpiştirilmiş küçük köyler vardı. Burada da ağalık sistemi yoktu. Burada da her köyün kendi arazisi, köydeki her hanenin kendi tarlaları vardı. Ama zazalardan farklı olarak burada "barığ" değil "aşiret" hakimdi. Buralarda da Nexşibendi tarikatı egemendi..Köylüler tarımcılık ve hayvancılık yapardı. Bizim oralara Kemalistler hakim olabilmek için tren yolu, buraya da İngilzler hakim olabilmek için "Hamilton yolu" yapmışlardı. Ama buradaki arazi daha vahşiydi ve stratejikti. Dağları geçit vermiyordu, bir dağın arkasında başka bir dağ vardı ve sıra sıraydı dağlar . Bu dağları takip ederek, Suriye' ye İran' a ve Türkiye geçebilirdiniz. Benim mıntıkam'ın çevresi kuşatılmıştı, Murat vadisinden çıktınmı, hiçbir yere varamazdın veya Şeyx Said efendi gibi avlanırdın!.
Belki de benim mıntıkamda isyanların ömrünün kısa, buralarda ise nesillere yayılmış olması bundandı. Başka farklılıklarda vardı tabi. Benim doğduğum mıntıka da son İsyan 1925 te Şeyx Said efendi dönemindeki isyandır. Ve ondan sonra köylüler örgütsüzdür, belki de Şeyx Said öncesi de köylüler örgütsüzdü. Yani Züver ile Ardüriek, yani Mialu ile Xeylu arasında bir örgüt bağı yoktu. Köylerin tümü Nexşibendi tarikatına mensuptur o kadar. Ama aralarında bir birlik yoktur.

 

                              Fakat Barzan bölgesi böyle değildir.

 Şimdi değil, Osmanlılar döneminde, biliyoruz ki; Şeyx Abdusselam, Mala Mustafa Barzani'nin büyük Ağabeysi, bölgede otorite oldu. Barzan mıntıkasında bazı reformalar yaptı, ama Osamanlılar tarafından yakalandı ve Musul' da idam edildi. Mücadelesi kesintiye uğramadı, kardeşi Şeyx Ahmed  sürdürdü.  İngiliz işgaline Karşı savaştı. Bütün köyleri örgütledi, başlık parasını kaldırdı, berdel olarak bilinen kadın değiştirmeye son verdi, kendi mıntıkasında ağaç kesmeyi ve hayvan öldürmeyi yasakladı, her köyde yaşlılardan bir komite kurdu ve bu komiteleri kendisine bağladı.

 Aynı şeyi benim mıntıkamda Şeyx Ali Pali neden yapmadı? Belki Şeyx Ali Pali döneminde Kürtlerin veya Zazaların milli bilinci gelişmemişti. Ama ondan sonra gelenler neden yapmamıştı? Bu konu üzerinde çok düşündüm... Neden buralarda nesillere yayılan bir isyan vardı  ve neden benim bölgemde isyan' ın devamı gelmemişti?

 Bu konu üzerinde bir gün kadar durdum, sonra Sait Hoca' ya "buldum" dedim. Neden, "İngiliz işgaliydi." Belki coğrafyanın, boyun eğmez dağların, oradan çıkış sağlayan yolların, aşiret örgütlenmesinin ve Malla Mustafa Barzani' in mensup olduğu ailenin de rolü vardı. Bütün bunlar bir araya gelince, Kurdistan daki Barzan mıntıkası, yüzyıllara yayılan isyanların kalesi oldu.
Şeyx Ali Pali nin politik  Kürt veya Zaza yanının olduğunu hiç duymadım. Bu konuda bir araştırmam olmadığı için de bilmiyorum. Ama 1. Abdul Selam' ın Şeyx Ahmed' in ve Mala Mustafa Barzani' nin her zaman politik Kürt yanları olmuştur. Mala Mustafa Barzani' nin uzun süren başkaldırısının temelini atan Şeyx Ahamed Barzani dir. Çünkü O, İnglizlere karşı mücadelede bütün Kürt aşiretlerini bir araya getirmeye çalışmış ve bütün Dünyayı yenen İngilizleri Kürdistan dağlarında durdurmuştur.

                             Şeyx Ahmed' in Rolü


beyaz-atBarzan mıntıkasına varmadan indiğimiz büyük vadinin Zebari mıntıkası olduğunu söyledi Sait Hoca, Zebariler de mıntıkanın en köklü ve geniş aşiretiydi. Çok eskiden zaman zaman Barzan mıntıkasıyla savaşmış, birbirlerinden çok insan öldürmüşlerdi.

 Derlerki Barzan mıntıkası ile Zebariler arasındaki savaşlar şöyle sona ermiş: 1944 yılında olacak, bir gün Zebari aşretinin lideri, Mahmud Ağaye Zebari, yanındaki adamlarıyla Şeyx Ahmed ê Barzini' yi ziyaret etmeye gitmiş. Gidenleri çok iyi karşılayan Şeyx Ahmed, onlara azet ve hürmette hiçbir kusur etmemiş. Mahmud Ağaye Zebari, sözü dolaştırıp kendi aralarındaki kavgalara ve savaşlara getirmiş: "Artık yeter, birbirimizden insan öldürmeyelim" demiş. Şeyx Ahmed, Mahmud ağayı dinlemekle yetinmiş. Bu demektir ki, sen sözünde dur, bizden sana bir saldırı olmaz. Neticede Mahmud Ağaye Zebari kendisiyle birlikte getirdiği beyaz atı Şeyx Ahmed' e hediye ederek geri dönmüştür.

Mala Mustafa' nın karşılaştığı sürpriz

Üç ay kadar durumu gözleyen Şeyx Ahmed, Zebarilerin sözlerinde durduklarına kani olmuş ki, kardeşi Malla Mustafa Barzani' yi iadei ziyaret amacıyla Mahmud ağaye Zebari' nin evine yollamış. Orada kocaman aşiretin geleneklerine göre misafir olan Mala Mustafa Barzani, sabah erkenden uyanmış, aşiret sofrasında kahvaltısını yapmış, ayrılmak için izin istemişti. Dışarı çıktığında atının yanında, beyaz bir at ve üzerinde aşiret geleneklerine göre giyindirilmiş bir gelin bekliyormuş. Bu gelin Mahmud ağaye Zebari' nin kızı Hamayli Xan mış...berzanijin Mala Musatafa Barzani, büyük bir ihtimalle bir sürpriz ile karşılaşmıştır ve Hamayli Xan ile birlikte köyden ayrılmış, sonradan onunla evlenmiş, İngiliz güçleriyle vuruşarak İran' a gittiği zaman, Hamayli Xan' ı birlikte götürmüş, Mahabad Kürt Cumhuriyeti kurulduğu zaman, bir oğulları doğmuş, cumhuriyetin kuruluşundan dolayı mesud oldukları için adını "Mesud" koymuşlardı. Hiç kuşkusuz  onların evlenmelerine neden olan Şeyx Ahmed,  Mala Mustafa Barzani ve de Hamayli Xan, Barzan köyünün kurucusunun Amediyeli Mesud olduğunu biliyorlardı, ama  üçü de Mahabad' da doğan çocuğun, bir gün Kürdistan devletinin başkanı "Mesud" olacağını bilemezlerdi tabi

 Barzan mıntıkasını başka nasıl anlatayım, bilemem ki!

mezar.mustafaMergasor kazası bölgenin merkezidir, üç de nahiyesi vardır.
Mergasor, Barzan ve Şirvan
Bölgenin doğusunda Ravanduz, batısında Amidiye, güneyinde Akre kazaları bulunur.
Kuzeyi ise sıra dağlardır ve oralara bu gün resmi olarak Türkiye sınırı derler.
Bu dağlık bölgenin en büyük akarsuyu Zapê mezın dır.

Bölgeyi batıdan bölen bu haşmetli nehir, Barzan köyünün güneyinden bir kavis çizerek, Bihmen deresinden geçer.
Aşağılarda  Musul' un güneyinde Dicle nehriyle kucaklaşır.
Bölgenin kuzeyinde ise Rukuçek nehri akar.
Bu da Barzan mıntıkasının tam orta yerlerinden geçer.
Rezan nehrine yakın Zapê mezın ile buluşur.
Ulu dağların insanları koruduğu gibi, bölgeye hayat veren, can verende  bu sulardır.

Akarsular ile dağlar burada öylesine haşir neşir ki; onların muhabetini, sarmaş dolaşlığını, gözlerinizle görmeden,
hislerinizle yaşamadan, dağlardan akan suların şarıltısını kulaklarınızla duymadan, kuşlarla suların,
dağlarla kuşların, arılarla çiçeklerin, karıncalarla toprağın, dans eden kelebeklerle çiçek açan ağaçların aşk ilişkilerine tanık olmadan,  kavrayamazsınız buraları.
Bradost dağı , mıntıkaya giriş yaparken bütün heybeti, börtü böceği, ağacı, taşları, kuşlarıyla size: "hoş geldiniz" der.
Onun arkasında Piran dağı sessizce durur ve sizi gözetler, daha aşağısında Kalender dağı sanki uğramadığınız için size küsmüş gibi bakar.
Bradost dağının karşısındaki Pırs dağı nın üzerinize düşen gölgesinde yol alınca, sizi gözetlediği veya koruduğu hisine kapılırsınz.
Batin dağı, Zerdene dağı, ve Korihuri dağlarıyla temasınız olmamışsa  üzülmeyin!
Barzan'ın  kuzeyinde uzanan Şirin dağı, binlerce öyküsü ve destanıyla sizi sessizce bekliyordur.

barzani-mezarPeşmergenin mezarından yüksek olmayan mezar

Efsanelerle dolu bu coğrafya da arabamızla ilerlerken, Mala Mustafa Barzani' in mezarına gideceğimizi biliyordum.
Almanya' da tanıdığım, çelebi, kimseyi incitmez, çocuklara karşı bile çok saygılı özeliklere sahip olan dostum
Bayram Ayaz, bir gün bana Mala Mustafa Barzani' nin bir vasiyetini anlatmıştı.. Hemen o söz aklıma geldi.
Bayram' ın bana aktardığına göre Mala Mustafa Barzani vefat etmeden önce:
"Ben ölürsem mezarım bir peşmergenin mezarından daha yüksek olmasın!" demiş.
Birazdan o mezarı gözlerimle görececeğim diye düşünürken, arabamız bir rampaya tırmandı, yüksek yerde bir bina vardı, onun önünde park etti.
Arabadan inerek binanın kapısına doğru ilerledik, peşmerge kıyafetli bir kişi, bizi kapıda karşıladı.
"Xer hatın" diyerek bizi bir odaya aldı.
 Oradan  halı döşeli  geniş ve uzunca bir salona geçtik, tahtadan  masaların arkasına konulmuş sarı renkli  koltuklara oturduk.
Başka bir odadan kulaklarımıza gitar sesleri geliyordu, spor elbise giyinmiş orta yaşlı bir adam, salonun ortasında namaz kılıyordu.
Çaylarımızı önümüze koyan genç adama, kulaklarıma ulaşan ve buralara yabancı gitarı, kimin çaldığını soruyorum.

İki Hippi ile namaz kılan bir arada
!

"İki yabancı misafirimiz var" diyor.
Merakımdan izin isteyip sesin geldiği odaya doğru gidiyorum, kapıyı çalıp içeri giriyorum,
uzun saçlı iki hipi erkekle karşılaşıyorum " Hello, excuse me " diyorum. Gitar sesi susuyor.
Adamlar, dünya turuna çıktıklarını, buradan Hindistan' a doğru gideceklerini bu gece burada misafir olduklarını söyleyince,
 " Good bye " diyerek arkadaşlarımın oturduğu salona dönerken, salondaki adam hala namazını kılıyordu.
Bir odada gitar çalan hippiler, diğer salonda namaz kılan spor kıyafetli adamı düşününce,
bu cağrafyada dinin de ne kadar hoşgörülü olduğunu kavramaya çalışıyorum.
Mala Mustafa Barzani' nin mezarına yakın inşaa edilen bu misafirhanede,
isteyen kişi uğrayıp kalabiliyor, yemek çay servisinden nasibini alıp bedavadan yatabiliyordu.

Bize yılanlarla birlikte yaşamayı öğrettiler!

Burası öylesine korkunç düşmanlarla kuşatılmış bir coğrafya ki, eğer buralarda yaşamınızı sürdürüyorsanız ister istemez hoş görülü olmak zorundasınız:
 Şimdiki devlet Başakanı Mesut Barzani' nin hatırımda kalan bir anktodu bu coğrafya ile hoş görü arasındaki ilşkiyi çok güzel anlatıyor bence:
"Biz dağlarda Peşmerge olarak yaşarken, saklandığımız mağarlarda yiyeceklerimiz daima yanımızda olurdu.
Ve bazen aç kalan yılanların bu yiceklerimizi yediklerini görür, müdahale etmezdik.
Elle veya sopayla müdahale etseydik, bizi ısırabilirlerdi yılanlar.
Silah sıksaydık, düşmanlarımız duyar, gelir bizi öldürürlerdi.
Bu yüzden karışmazdık, yılanlarla yiyeceklerimizi  paylaşır, birbirimizi öldürmez, birlikte yaşardık."

Düşlere  dalmışken namazını bitiren adamın sesiyle irkildim.
Sırayla bize hoş geldiniz deyip ellerimizi sıktı.
Adını söyleyip buranın sorumlusu olduğunu söyledi.
Memnun olduğumuzu söyleyince, güneş batmadan kabiri ziyaret etmek isteğimizi bildirdik.
Hemen ayağa kalkarak: "buyrun" dedi
Misafirhaneden  çıkıp beş dakika kadar yürüyünce, Mala Mustafa Barzani' nin kabri başına vardık.
Evet dostum Bayram' ın söylediği doğruydu.
Mezar yerle ayını seviyedeydi, zaten buranın mezar olduğunu belirten  sadece iki tane basit mezar taşıydı.
Hemen yanında da oğlu İdris Barzani' nin mezarı vardı .
Bu iki mazarın etrafını basit taşlarla çeviren bir de duvar göze çarpıyordu.

Gözlerim mezar taşlarındayken koca tarih hafızamda canlanıyordu

Gözlerimin önünde yatan kocaman bir tarihti aslında.
Mala Mustafa Barzani daha bebekken annesinin kucağında Musul daki Osmanlı hapishanesine atıldı.
Abisi Abdusselam'ı Kürt asıllı Hain Süleyman Nazif  ile Osmanlının darağacında sallanırken gördü.
Kendi kendine bir daha hapishaneye girmemeye yemin etti.
Dağları mesken edindi. Direniş' in imkansız hale geldiği zamanlarda, sınırları aşarak teslim olmadı.
mahabadrepublikGittiği yerlerde hep bir tehlike olarak görüldü, uzak diyarlara sürüldü, arkadaşlarından ayrı tutuldu.
Ama o imkanlar yaratarak tekrar arkadaşlarına kavuştu
Ve her nereye gitti ise sonunda dağlarına geri döndü
Kaldığı yerden mücadelesini sürdürdü, tekrar sıkışınca arkadaşlarıyla  İran' geçti
Orada tarihi anlar yaşadı, Mahabad Kürt Cumhuriyetinin kuruluşuna katıldı.
Bir yıl kadar yaşayan cumhuriyet, İran' nın saldırısına maruz kaldı:

Teslim olacağım!


 Cumhuriyeti yıkmak için İran orduları Mahabad' a girmek üzereyken Mala Mustafa Barzani ile
Cumhuriyetin kurucusu Muhamed Qazi'nin  son buluşması çok hazindi. Kendi dilinden aktarıyorum:
"Kadı Muhammedin yanına gittim. Ne yapmak niyetinde olduğunu öğrenmek istedim.
Bana Mahabad halkının kanının dökülmesini önlemek için kendisini feda edeceğini söyledi.
İran ordusuna teslim olacağını belirtti. Bana şöyle dedi: "Meyanduab' da bulunan Genaral Humayuni' ye bir heyet gönderdim.
Ve bu niyetimi ona haber verdim.' Bunları söylerken gözlerinden yaş akıyordu. Sözlerini şöyle sürdürdü:
‘Sakın kendi cemaatinden başkasına güvenme! Çünkü, bana bağlı kalacaklarına dair  yemin edenlerin tümü ihanet ettiler.
Ve İran ordusuna bağlılıklarını bildirmek için birbirleriyle yarışa girdiler.
Sana aşiret reislerinden sakınmanı tavsiye ederim. Çünkü, bir fırsatını bulurlarsa mutlaka size kötülük yapacaklardır.
Senden ricam en kısa zamanda Mahabad' ı terk etmen  ve İran ordusuyla doğrudan çatışmaya girmemendir."
Sonara benim ne yapmak istediğimi sordu.
Dedimki: Ailelerimizi  ve kuvvetlerimizi Şino ve Mergever bölgelerinde toplayacağız. .
Bahar gelinceye kadar İran ordusuyla çatışmaya girmekten kaçınacağız.
Sonra İran hükümetini, en azından ailelerimiz için genel bir af çıkarması hususnda  ikna etmeye çalışacağız.

Eğer bu gerçekleşmezse, ailelerimizle birlikte Sovyetler Birliğine doğru yola çıkacağız.

qmuhammadNe İran ordusuna nede İrak ordusuna teslim olmayacağız!.

Sonra Mahabad'ı terk etmesi ve bizimle birlikte gelmesi için ısrar ettim.
Kendisini korumak için kendimi ve beraberimdeki herkesi feda etmekten kaçınmayacağıma dair şeref sözü verdim.
Kendisinin Kürt milletinin sembolü olduğunu, bu yüzden bizimle beraber gelmesi  gerektiğini söyledim.

Ona dedimki İran hükümetinin vaatlerine güvenme.
Çünki ilk Kürt cumhuriyetinin reisinin düşman eline esir düşmesi bize ağır gelir.
Kadı Muhammed yerinden kalktı, gözlerinden yaş akarak beni öptü ve şöyle dedi:
‘Allahtan seni başarılı kılmasını ve korumasını diliyorum.
Belki de benim hayatım vatandaşlarıma feda olacaktır.
Ve belki onlara gelebilecek bazı kötülükleri engelleyecektir.

Bakarsın onlara yönelecek vahşettin dozunu hafifletir.'
Bunları söyledi ve koynundan Kürdistan bayrağını çıkarttı ve bana teslim etti.
dedi ki: ‘Bu Kürdistanın sembolüdür, Onu, emanet olarak sana veriyorum.
çünkü bana göre onu en iyi koruyacak kişi sensin' dedi." (***)


Sovyetler de de direndiler!

Evet  o bayrağı koynunda saklayan Mala Mustafa Barzani ve arkadaşları için İran kapısı da kapanmıştı.
İrak' a dönmeleri de zordu.
Yaklaşık olarak beş yüz kişi idiler.
Bahar ı beklediler ve Sovyetlere doğru harekete geçtiler
Pusuları atlattılar, Türk askerlerince izlendiler, İran askerlerince takibe alındılar
Dağlar aştılar, nehirleri geçtiler ve Nihayet Sovyetlere ulaştılar.
Tam kurtulduk dedikleri bir aşamada, köleleştirildiklerini gördüler.
Oralarda binbir bela ile karşılaştılar, kolhozlarda köle gibi zorla çalıştırıldılar
Birbirlerinden ayırarak her birini Sovyetlerin bir tarafına sürdüler.
Direnişe girdiler, grevin yasak olduğu yerlerde grev yaptılar
Buradaki yaşamları dile gelmemiş bir desatandır..

(***)  Barzani ve Kürt özgürlük hareketi, Mesud Barzani, Doz yayınları, İstanbul sayfa: 180

anfal-halapja-_kurdistan-_kurd_thumb1 Mezarlıktan ayrılıyoruz. Kürdistan dağlarının Kahraman Generali Mala Mustafa Barzani’ nin kabrinden ayrılacağız.
Mezarlığa yakın binada, bir masanın üzerinde duran deftere, duygu ve düşüncelerimi yazınca, arabamıza doğru yürüyoruz..
Mezarlığın arka tarafında bir inşaat var, orada daha büyük bir misafirhane ve cami yapılıyor dediler.
 Artık karanlık bastığı için gezme imkanımız yoktu.
Ayrıldık, yokuş aşağı inmeye başlayınca;

 „Sait Hoca Enfal şehitlerinin mezarlığına uğrayalım, ondan sonra Erbil’ e dönelim“ dedi.
Enfal deyince tüylerim ürperdi, kulaklarıma helikopter sesleri geldi.
Kaçışan insanlar, can çekişen kediler, havada donup düşen kuşlar ve kelebekler zomlandı gözlerimin önünde.
Kafileler halinde ipler ve zincirlerle birbirine bağlanıp çöllere sürülen kalabalıklar, dul kalan kadınlar, yetim kalan çocuklar…

Buydu işte Enfal!

Mala Mustafa Barzani’ in kabrini terk ettikten kısa bir süre sonra,
 arabamızın geçtiği yolun sol tarafında tel örgüleri bana gösteren Sait Hoca:
 „Burası enfal şehitliğidir, çok büyük bir alandır, etrafı tel örgülerle çevirilmiş,
doğal bir park haline getirilmiş, çölde bulunan 512 Barzanilinin mezarları burada“
deyince,
 arabamız ana yoldan sola, viraj ı döndü, bir rampayı çıktı.
Tepe noktada bir güvenlik karakolunun önünde durdu.
Bir grup peşmerge arabamıza yaklaşarak:  „hoş geldiniz“ dediler..

11gon_053_600_450Genç peşmerge

Mezarlığı ziyaret edeceğimizi söyleyince, biri arabamıza atladı , yolumuza devam ettik.
Sıra sıra beyaz  taşların dizildiği alanda duran arabadan indik.
Genç peşmergeye yaklaştım, sürekli burada mı görev yapıyorsun dedim.

„Evet“ dedi, „Babam ve bir ağabeyim de burada yatıyor“ diye ekledi.
„Mezarlarının hangileri olduğunu bilmiyorsun değil mi?“
soruma:
„Hayır, bizim  Barzan mıntıkasından 8 bin kişi götürüldü, hiç birisi geri dönmedi.
2005 Yılında 512 kişinin kemikleri çölde bulundu, getirilip buraya gömüldüler.
DNA testi yapılıp kemiklerin kimlere ait olduğu tesbit edilebilirdi.
Ama yapılmadı, çünkü kaybolan daha binlerce insan vardı.
Cenazelerin bazılarının bulunması, bazılarının bulunmaması aileler üzerinde daha kötü bir etki yaratırdı.
Mesala benim annem hala abimi ve babamı bekliyor, onların öldüğüne inanmıyor.
Bir gün çıkıp geleceklerine inanıyor…“

Genç peşmergeyi dinlerken, o günleri hatırlamaya çalışıyorum:
Enfal, kuran da bir sure adıydı.
Yetmişbeş ayetti, 30 ile 36. ayet Mekke de diğerleri Medine de inmişti.
Enfâl,  arapçada "ziyade" manasına geliyordu ve  "nefl" kelimesinin çoğuluydu.
İslam için yapılan savaşlarda alınan ganimet malına „nefl“ denirdi.
İşte Saddam Hüseyin ve onun rejimi 1986 yılında Kürtleri imha etmek için bir dizi operasyon başlattı.
Ve bu operasyonlara „El Enfal“ adını verdi.

katialiKimyasal Ali

El enfal operasyonlarının bir numaralı pratik sorumlusu Saddam Hüseyin’ in amcasının oğlu;
Ali Hasan El Mecid idi.
Karagahını Kerkük şehrine taşımıştı ve bütün operasyonları buradan idare ediyordu.
Emrinde 1. Ve 5. Kolorduların düzenli birlikleri,
Cumhuriyet muhafızları, özel kuvvetler, komando kuvvetleri, acil kuvvetler ve cahşlar vardı.

İşte Fermanı

Operasyonlar başlamadan önce 20 Haziran 1987 tarihinde,
 kendisine bağlı komutanlık ve polis müdürlerine yolladığu fermande şunları emrediyordu:
1. Bozguncuların, İran ajanlarının (peşmergeler) ve benzeri Irak hainlerinin
 (devletle işbirliği yapmayan bütün Kürtler kast ediliyor) bulunduğu bütün köyler,
 güvenlik nedenleriyle girilmesi yasak alan olarak değerlendirilecektir.

2. Bu bölgeler, bütün kişi ve hayvanlara kesinlikle kapalı olan ve askeri birliklerin,
 büromuz tarafından aksi belirtilmedikçe,
istedikleri gibi ateş açabilecekleri operasyon bölgeleri olarak kabul edilecektir.

3. Tarım, hayvancılık ya da endüstriyel faaliyetlerin yanı sıra bölgeye giriş çıkışlar da yasaklanacaktır.
 Ve bütün ilgili kuruluşlar kendi yetki alanları çerçevesinde bu durumu dikkatle izleyeceklerdir.

4. Kolordu komutanları, top, helikopter ve savaş uçaklarını kullanarak bu yasaklı bölgelerde bulunan,
 en fazla sayıda insanı öldürmek amacıyla,
gece gündüz gelişigüzel saldırılar gerçekleştirecek ve bizi sonuçtan haberdar edeceklerdir.

5. Bu bölgelerde yakalanan herkes güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınarak;
 sorguya çekilecek ve kendilerinden faydalı olacak bilgiler alındıktan sonra,
 15 ve 70 yaş arasındakiler infaz edilecek ve bize haber verilecektir.

6. Hükümete ya da parti yetkililerine teslim olanlar ilgili kuruluşlar tarafından maksimum 3 gün içinde sorguya çekilecektir,
bize bildirilmek kaydıyla gerekli görüldüğünde bu süre 10 güne çıkarılabilir.

7. Danışmanlar ve Milli Savunma Taburları birlikleri tarafından el konulan ağır ve orta silahlar dışındaki her şey,
 yine onlar tarafından korunacaktır. Bize sayısını bildirmek koşuluyla hafif silahları tutabilirler.

El Enfal başlıyor

Bu talimattan sonra operasyonlar başladı. Kürt köyleri ve şehirleri kuşatıldı.
Kaçabilenler kaçtı, kaçamayanlar yakalandı.
Köyler kasabalar yakıldı, içindeki her şey, güzel kadınlar dahil, operasyonun ismine uygun olarak ganimet sayıldı.
Tutsak kafileleri gece karanlığında çöllerin gizeminde yitti.
Geriye kimseler kalmadığı için çöldeki dıramlar, trajediler kumların tanıklığına kaldı.
Bu tamamen bir soykırımdı.
Dünya sessiz ve suskunken, kimselerin kılı dahi kıpırdanmadı.

Bube Eser ile yazışmamız

bbseli1Bundan iki yıl kadar önceydi.
İsveç’ te oturan Bube Eser isimli Kürt bir  yazar,
Enfal’ in romanını yazmak için Barzan mıntıkasına gitmiş, orada yerleşmiş, araştırma yapıyordu.
Bir gün MSN üzeri yazıştık, romanın kurgusu üzerinde tartışıyorduk.
Bana geçenlerde orada bir düğüne gittiğini, yaşlı bir Rus kadınla tanıştığını,
Kadının Mahabad’ dan Sovyetlere giden bir Peşmerge ile evlendiğini,
Eşi Kürdistan’a döndüğünde birlikte geldiğini, bu köylerde yani Barzan mıntıkasına yerleştiğini,
burada çoluk çocuğa karıştığını ve bir gün yine bir düğün anında köylerinin basıldığını,
iki oğlu ile kocasının Sadam’ın askerleri tarafından alınıp götürldüğünü, ama bir daha geri gelmediklerin ağlayarak anlattığını yazdı.
Tam bu noktada müdahale ettim: Aha sana kurgu dedim:
İsveçten Barzan mıntıkasına bir düğüne giden yazar, mavi gözleri yaşlı, karalar giyinmiş yaslı kadınla karşılaşıyor.

Kürtçeyi kırık konuşan kadın daha da dikkatini çekiyor ve aracılar vasıtasıyla kadınla tanışıyor.
Kadın bir Kolhozda kocasına nasıl aşık olduğunu anlatarak roman başlıyor, iki oğlu ile kocasının götürüldüğü düğünde değil, yazarla kadının tanıştığı düğünde  roman bitiyor,  dedim.
Bube de kurguyu beğendi, yazdı mı yazmadı mı bilemiyorum.

 Çöldeki meşe ağacı

 Ben gittim, oraları gördüm, gezdim, Enfalin öykülerini dinledim, romanını yazmaya kalksam şu olayla başlardım.
Suuudi Arabistan sınırına yakın bir çölde orta yaşlı bir adam yürüyor.
Bu çöle neden gelmş, kendiside bilmiyor!.
Yalınızca yürüyor…… yürüyor çevresine bakıyor  ve yine yürüyor..
Hava sıcak, çöl kızgın, altın renkli kumlar uçsuz bucaksız.
Adam kuzeye mi, güneye mi, doğuya mı, batıya mı gittiğini de bilmiyor.
Yalınızca gidiyor.
Yüzüne doğru bir çöl rüzgarı esiyor
Sıcaklık yüzünü okşuyor
Ve adam gidiyor

Zamanı bilmiyor, mekanı tanımıyor, üzerinde mavi gök, altında altın renkli kum,
ikisinin arasında yürüyor:
Başka hiç bir şey yok, insanlar, ağaçlar, su, kuşlar hiç bir canlı burada yaşamıyor, adam yürüyor.
meskumYürüyor ve aniden bir meşe ağacı görüyor.

Yerinde duruyor, şaşırıyor, gördüğüne inanmıyor..
Herhalde çölde serap gördüm diye düşünüyor.
Gözlerini kırpıştırıyor, tekrar bakıyor…

 Evet meşe ağacı orada duruyor, yemyeşil yaprakları var, çöle, sıcağa, kuma, güneşe, gökyüzüne direniyor.
Adeta ben burdayım diyor …
Adam çöldeki meşe fidanına doğru yürüyor….

Şimidi bu kum deryasında artık yalnızlıktan kurtulduğunu düşünüyor..
Kendisi ve meşe fidanı..
Üstünde gök, altında kum ve karşısında meşe fidanı..
Gitti, gitti, yanına vardı, elini uzattı meşe ağacının yaprağını okşadı

Evet canlıydı meşe, gördüğü ne serap, nede rüyaydı.
Ama nasıl olurdu, meşe ağacı çölde yaşayamazdı.
Bunların mekanı yüce dağlardı.
Düşündü adam, ertafında dolandı, korktu bir an çevresine baktı
Her yer çöldü, vaha yoktu, su bulunmazdı…
Sarıldı ağacın gövdesine, ağlamaya başladı, gölgesine sığındı

Ve oturdu, düşündü. Ama susuz nasıl dayandı bu ağaç dedi, daldı.
Sonra tırnaklarıyla kökünün yanını kazmaya, kumları almaya başladı.
Belki kökleri suya ulaşmış dedi, kökün etrafındaki kumları aldı.
Epeyce derine varmıştı ki; bir bez parçasına rastladı,
yüreği hızlı atmaya başladı, kazdı, kazdı, bez barçası giderek büyüdü....

palamutBu bir şalvardı, korktu adam, biraz daha kazdı, eli sert bir cisime değdi,
bir daha  yokladı, bu bir taş veya ağacın kökü değildi,
son bir çabayla sert cisimin üzerindeki kumu aldı.
Gördüğü bir insanın kemiği idi. Çalışmasını hızlandırdı.
Bir müddet sonra genç bir erkeğe ait iskelet, elbiseleri ile birlikte açığa çıkmıştı.
Ve  meşe ağacının bu gencin cebindeki bir palamuttan çıkıp büyüdüğünü anlamıştı.

İskeleti orada bıraktı ve korkuyla kaçmaya başladı.
Yine yalınızdı, meşe ağacı, iskeletle çölde kalmıştı.
Belki o ağacı o iskelet besleyip büyütmüştü.

Adam koşuyordu, koştu ve bir yerleşim birimine vardı.
Gördüklerini anlattı, güvenlik birimleri harekete geçti,
çöldeki meşe ağacı bulundu, kepçeler ve kreyderler götürüldü.

Ağacın önce çevresi, ardından  çöl kazıldı, toplu mezara rastlandı,
 tam olarak 512 iskelet bulundu, iskeletlerin üzerindeki elbiselerden tümünün
 Barzan mıntıkasındaki köylerden erkeler oldukları anlaşıldı.
Ve enfal şehitlerinin 512 si gerçekten böyle bulundu

 barzanenfalsoy182 Bin kişi

El Anfal operasyonları sırasında kayıbolan,
öldürülen, kaçırılan, yakılan Kürt sayısı, 182 bindi.
Evet 182 bin kişi.
Ve alınıp çöllere götürülen bir daha dönemeyenlerin büyük bir çoğunluğu erkekti.

Kadınlar kocalarını ve oğullarını bekler oldular.
Siyah elbiselere büründüler, İsa’ yı bekleyen rahibeler gibi..
Allahtan meddet umdular, ağladılar yalvardılar.
Kocalarının ve oğullarının öldürüldüğüne inanmadılar.
Onlarla ilgili binbir çeşit öykü dinlediler.

2005 Yılında meşe ağacının ele verdiği toplu mezar, yüreklerini kanattı.
İskeletler Hevler havaalanına taşındı, oradan araçlarla şu anada bulunduğumuz mazarlığa getirildiler.
Burada  512 mezar kazıldı.
Onbinlerce insan gelimişti, yaslı analar ve eşler siyah giysileri ile oradaydı.
Hepsinin yüzünde acı vardı, kahır akıyordu gözlerinden, çaresizdiler.
Hangi cenazenin kime ait olduğunu bilemezlerdi...
Kızgın kumlar eşlerinin veya oğullarının etini, derisini, kasını, yüreğini, midesini yemiş, bitirmiş sadece kemiklerini bırakmıştı.
Bakamazlardı o kemiklere, bu yüzden başlarını önlerine eğmiş ağlıyorlardı.
Bütün dünya o gün oraya toplanmıştı sanki...
Konsoloslar, çeşitli devletlerin temsilcileri, Generaller ve askerler…. Birde çocuklar..


Sayın Celal Talabini Konuşuyor

İlk konuşmayı  İrak devlet başkanı Sayın Celal Talabani yaptı.
Onun hüzün dolu konuşması şu cümlelerle başladı:

„Kürd Özgürlük Mücadelesinde Barzan Bölgesi önemli bir rol üstlendi.
Halkın ve ulusun huzurunda, Diktatör Saddam Hüseyin’in işlediği vahşi ve insanlık dışı suçlarından birini daha görmek amacıyla burada toplanmış bulunuyoruz.
Burada Barzani’lerin destanlarından birine daha tanık oluyor gözlerimiz…

Hepinizin gördüğü gibi, diktatör Baas Rejimi bu insanları kendi bölgelerinden – Barzan’dan nasıl vahşice çıkarmış ve kendi egemenlikleri altındaki başka bölgelere nasıl sevk etmiş ve orada nasıl katletmiştir. Barzan Bölgesine yapılan bu vahşi saldırı ilk değildir, Kürdistan 16 defa yakılmıştır.. Onbinlerce insanı canlı canlı toprağa gömen faşist düşman, Kürd Halkı’nın yüreğinde büyük yaralar açmıştır. Bütün bunlara rağmen Bugün, Kürd Halkı; özgürlük, demokrasi ve federalizmle mutluluk duyuyor. Kürd Halkı’nın seçilmiş evlatları iktidarda bulunuyor ve çekilen acılara artık son vermek istiyor. Şehitlerin, ulusun, bölgelerin ve halkın birliği için, Barzan Bölgesi’nin; Helebçe ile, yaralı Qela Dıze’ nın  Behdinan’la elele verdiğini görüyoruz”

enfalTazminat Ödensin

Sayın Celal Talabani den sonra Kürdistan Federe Parlamentosu Başkanı Adnan Mufti ise,
 „F. Irak ve F. Kürdistan hükümetlerinden, Enfal Soykırım Girişimiyle, kimyasal saldırılarda zarar görenlere, daha iyi bir yaşam sürdürmeleri için, tazminat ödenmelidir, Barzanî Aşiretine mensup 8 bin Kürd’ün yurtlarından edilmesi ve bilinmeyen bir akibete sürüklenmesinin büyük bir insanlık suçudur, bu saldırılar, Kürd Halkı’nı yok etme sürecinin başlangıcıydı” dedi.

İntikam aldılar

F. Kurdistan Başkanı Mesud Barzani ise törende yaptığı konuşmada; “Feyli, Germiyani, Behdinanlı ve Barzanlılarla birlikte 182 bin Kürdün, zorla yerlerinden ve yurtlarından edilerek bilinmeyen bir akibete sürüklenmesi; dünyanın neresinde olursa olsun, kayıp bir tek insanımız kalıncaya kadar, vijdanlarımız rahat yüzü görmeyecek” dedi. ve devam etti:„8 bin Barzanlı vatandaşın Enfal Soykırım Girişimi’ne tabi tutulması, düşmanların intikam alması olarak nitelendiriyorum. Onlar, bu yolla Kurd ve Kurdistan başta olmak üzere, özellikle Barzanilerden intikam almak istedi. Kurd Halkı hiçbir zaman düşmanlarına boyun eğmedi. 1975 yılında F. Kurdistan’ın araplaştırılmaya başlandı ve Baas Rejimi tarafından boşaltılan ilk köy Barzan Köyü oldu.”

Ey Rakip marşı okundu

Konuşmalardan sonra dünyanın belki de en hazin töreni başladı.
Kefenlere sarılı yüzlerce iskelet, kazılı mezarlara indirildi.
Üstleri toprakla örtüldü.
Her mezarın üzerine betondan beyaz renkli bir taş konuldu.
Hiçbir taşın üzerinde isim yoktu
Her taşın üzerine bir Kürdistan bayrağı serildi.
Ve bağımsızlık marşı “ey rakip” le tören son buldu..

Kadınlar gitmiyor

Herkes evine doğru yol alırken, mezar taşlarını kucaklayıp duran, karalar giyinmiş kadınlar kaldı.
Onlar gitmek istemiyorlardı.
Taşlara sarılıp ağlıyorlardı.
Çöllere Saddam’ a bedua ediyorlardı.

kimya-aliKimya Ali asıldı

Bu kadınların dıramı gözlerimin önünde canlanırken
Bu acıları yaşatan ve yaratan Saddam Hüseyin’in yeğeni “Kimyasal Ali” veya başka bir deyim ile “kasap Ali” nin akibeti aklıma geldi.
Tesadüfe bakın ki; ben oralardayken bu katili astılar.
El Enfal operarasyonlarının baş sorumlusu bu katil, 21 Ağustos 2003 tarihinde yapılan bir operasyon ile Amerikalıların eline geçti, Bağdat’ ta Amerikalıların kontrolündeki bir hapishanede tutuldu. Uzun süre bir mahkemede yargılandı, Halepçeye zehirli gaz atarak toplu katliam yapmak ve El Enfal operasyonları ile insanlık suçu işlemekten idam cezasına çarptırıldı.

Zanedersem yaptıklarından dolayı pişman olduğunu belirtmedi.
 Ve kaybettiği insanların toplu mezarlarınıda  göstermedi.
 Suskun bir köpek gibi, boynuna bir ip geçirildi.
25 Ocak 2010 tarihinde  idam edildi.

pesewŞehitlikten Çıkıyoruz

Karanlık çökmüştü, arabamıza binerek mezarlıktan ayrıldık.
Koltuğuma yaslandım ve Adullah Peşêw' in mısralarnı sessizce mırıldandım:
"Bir heyet bir ülkeye gittiğinde Meçhul Askerin anıtına
bir çelenk koyar..
Eğer yarın,
benim memleketime bir heyet gelirse
ve bana:
'Meçhul Askerin Anıtı Nerede' diye sorarsa
derim ki:

"Büyüyüm!!
her derenin kenarında,
her caminin sekisinde
her evin kapısında,
her köşede,
her mağarada,
her dağın başında,
her bahçenin dalları üzerinde,
bu ülkede,
gökyüzünün altındaki,
her karış toprakta,
korkma! biraz başını eğ
ve çelengini bırak!" (***)

broAh şu Bürokrasi

Yine sabah erkenden  uyanıyorum
Rutin işlerime devam ediyorum.
Gerçi işler yürümüyor, çünkü acayip bir bürokrasi var.
Her şey oraya takılır kalır.

Gidemezsiniz, "bu gün git yarın gel' in adı, burada "ser çavandır." (**)
Kime ne derseniz veya kimden ne isterseniz size „ser çavan" der.
Siz bu kelime karşısında sakın ola ki; işim oldu diye düşünmeyin.
„Ser çavan" demek, sen söyle, ben ne yaptığımı biliyorum demektir.

Mafya Çok hızlıdır

  Buradaki bürokrasiyi anlatmak isitiyorum, ama mafyayı anlatmadan bürokrasiyi anlatmam doğru olmaz. Çünkü mafya burada bürokrasiden daha güçlü, o işleri şipşak yapar, yeterki kendinizi ona teslim ediniz.
Buradaki mafya kimlerden oluşur veya  nasıl mı  çalışır?
Onu da anlatırım.
Ama önce Güney Kürtlerinin veya Barzani Ailesinin  karekteri üzerinde durmak isterim.

mafyaGüney Kürtleri vefa nedir bilirler, kendileri zor durumda iken, birileri onlara yardım etmişse, asla unutmazlar. Sayın Mesut Barzani' nin kalme aldığı kitabı ikinci kezdir okuyorum. Orada Mala Mustafa Barzani, darda iken, kim ona yardımcı olmuşsa, Bu günkü Oğul Barzani ya ondan şükranla söz eder, yada teşekürlerini bildirir. Bu ailede bir terbiye, bir gelenek, bir vefa vardır.
Mesala Abdullah Öcalan'ın mantığında böyle bir geleneği, böyle bir ahlakı ve böyle bir erdemi bulamazsınız. PKK nin zor zamanlarında kim veya hangi aile PKK' ye yardım etmişse, sonradan o kişi veya  aile bir biçimde Öcalan'ın emriyle ya ortadan kaldırılmış, ya hain ilan edilmiş, yada başına türlü işler getirilmiştir.

Barzaniler böyle değildir.
Onlar vefa nın ne olduğunu bilirler...
Ama bu vefa onları vuran bir silaha dönüşmek üzeredir!

Nasıl mı?
Anlatayım efendim....
Güney Kürdistan' da devlet kurulunca, Kürdistan' ın diğer üç parçasından ve Avrupadan yüzlerce Kürt oraya akın etti.
Süleymaniye ve Erbilde „vefa borcu" fonundan yararlananların sayısı arttı.

Bunlar Lüks villalara yerleşti.
Altlarına monika adlı jeepler çekildi.
Önemli adam statüsüne alındıkları için, yanlarına korumalar verildi.
Mutfaklarına yabancı uyruklu hizmetçiler alındı.
Ve bu tabaka bunlarla yetinmedi.

Bin bir delevere ile devletin parasını hortumlamaya başladı.
Kimi bir tabela partisi kurarak, memleket kurtaracağım projesi yaptı.
Kimi gazete kurup dört parçayı birleştiririm dedi.

Belki de adı olan ama kendisi olmayan yirmi protokol partisi kuruldu.
Her parti bir çok projeden para aldı.
Siyaset alanında iş kalmayınca veya foyaları açığa çıkınca  inşaat, yatırım ve ticaret alanına el atıldı. Velhasıli kelam bu kesim iktidar ile halk arasında bir duvar gibi dikilmeye başladı.

bitiriciİş bitirici oldu bunlar.

Nasıl mı? Onuda anlatayım!
Mesala sizin bir projeniz var.
Bu tabakaya mensup birisini bulursunuz, projenizi yazılı olarak buna verirsiniz, adam size peşinen söyler, projeniz çok mantıklı, Kürt halkına hizmet eden bir projedir, bunun için kesin parar verirler, ama biraz uğraşmak lazımdır, size söz veriyorum uğraşırım ve yaparım, ama bir isteğim vardır.

Nedir dediğinizde; "yarısı benim yarısı sizin" der.

Tabi yerseniz, çok kolay, hiç bir zahmet çekmezsiniz, evinizde sırtüstü yatarsınız, bir müddet sonra size bir davetiye gelir, uçak biletinizde hazırdır.

Çeker gidersiniz, beş yıldızlı otelde yeriniz ayrılmıştır, yer, içersiniz, bir hafta sonra sizin için alınmış paranın hazır olduğu söylenir ve siz o para ile işinizi yaparsınız.

Ama eğer siz idealistseniz, ülkenizi seviyorsanız ve oradaki yöneticiler ile halkın arasına girmiş yapıları o ülkeye yakıştırmıyor,  mafyayı da takmıyorsanız, başınıza gelecekleri size söyleyeyim. Diyelim ki orada bir iş yapmak istiyorsunuz. Önce bir proje yaparsınız, ardından tanıdığınız birisini bulur oraya gidersiniz.
 

Projenizi Kültür Bakanlığına mı sunmak istiyorsunuz?
Kaldığınız otelden bir taksiye biner, Bakanlığa gidersiniz.

Orada sizi alakat müdürlüğüne yollarlar.
Gider projenizi teslim edersiniz.  Alakat müdürü ikna olursa imzalar, sizi Bakanın kalemine havale eder.

Kalem sizi Genel Müdüre, oda sizi Müsteşara gönderir. Müsteşar projenizin biçimine bakar, sizi bakanlığa bağlı bir bölüme yollar, o bölüm projenize yapılacak yardım konusunda bir karar verir. Eğer siz projeniz için yüz bin dolar istemişseniz, onlar genellikle size on bin dolar vermeyi kakararlaştırırlar. Çünkü memurlarda şöyle bir kanı oluşmuştur; proje yapanların asıl amacı parayı alıp bir iş yapmak değil, işi bahane edip para almaktır. Bu konudaki deney ve tecrübeleri onları böyle bir tedbir almaya yöneltmiştir.

Diyelim bu bölüm projenize onbin dolar vermeyi onayladı, sizin bu onaylı projeniz tekrar Müsteşara  gider. Oradan Kültür Bakanının onayına sunulur. Bakan da imzalayınca alakat müdürüne geri gelir. Siz işinizin bittiğini sanırsınız. Ama  alakat müdürü der ki; "tamam siz işinize bakın, ben yazışmaları izler, işi sonuçlandırdım mı size telefonla haber veririm."

dsadamGün saymaya başlarsınız...

Araya tatil, bayram, özel günler girer, telefon beklersiniz nafile, dayanmazsınız, kendiniz telefon açarsınız, "daha olmamış sabredin" denilir size. Ardan günler geçer, isyan duygularınız kabarır, çünkü alacağınız para kadar zaten paranız gitmek üzeredir. Nediticede çeker alakat müdürüne gidersiniz, kardeşim verin yazışmalarımı ben kendim takip ederim işimi dersiniz.

Alakat Müdürü önce çekmecelerini, ardından ceplerini yoklar, "kusura bakmayın yazışmalar kayıp, bir arayayım buldumsa size haber veririm" der. Yapacağınız bir şey yoktur. çeker gidersiniz.
İki gün sonra cep telefonunuz çalar, kayıp evraklar bulunmuştur, sevinir arabaya atlayıp bakanlığa gidersiniz, oradan işinizi ilgilendiren daireye uğrarsınız, ama genel müdür Süleymaniye' de olduğu için işiniz yapılmaz yarına kalır, evrakı teslim eder, dönersiniz. Otelinize gider günleri saymaya devam edersiniz. Yarın iş yapamazsınız çünkü, cuma dır. Cuma burada tatil, bütün daireler kapalı, cumartesi de  hrıstıyanların hatırı için tatil sayılıyordur. Pazar günü saat 14 e kadar işinizi görebilirsiniz.  Tabi Genel Müdür oradaysa, söz konusu bakanlıktan sonra bu ikinci kurumda işiniz biterse, Hazineye gidersiniz, oraya ulaşırsanız, önce Genel Müdüre evrakınızı verirsiniz, Allah razı olsun Genel Müdür evrakınızı okumaya gerek duymadan imzayı çakar, teşekkür eder çıkarsınız, oradan başka bir bölüme gidersiniz, saçlarını itinayla yaptırtmış, yüksek topuklu ayakkabı giymiş, güler yüzlü bayan evrakınıza şöyle bir göz atar, klavyenin tuşlarına basarak evrakınızın seri numarasını bilgisayara geçirir, sizi başka bir yere yollar, ama zamanınız dolmuştur, bu gün işlemler durmuştur, geri otelinize gidersinz.

Araya mutlaka bir tatil girer

 Ya yılbaşıdır, o olmazsa dini bayramdır, oda olmazsa milli bayramdır. Buranın bayramlarıda öyle bir iki gün değil, en kısası sekiz gün sürer. Ardından cuma ile cumartesi de gelince, on güne çıkar.
Ve siz kaldığınız yerden devam etmek istersiniz..

En son gideceğiniz kişi hazinede çek yazacak olan memurdur.
İşlerinizi bitirirseniz ona nihayet ulaşırsınız. Adam evrakınızı alır, önüne koyar, okumaya başlar, sonra suratınıza bakar ve: "ben bu parayı veremem" der.
Başınızdan soğuk sular dökülür, öfkelenirsiniz ve yinede öfkenizi frenleyip sorarsınız: "kardeşim neden veremezsiniz?"

Memur projenizi onaylayan yazının bir cümesini size gösterir der ki; "Bakın burada ‘bahş edilmiş' der."Bakan bu kadar parayı kimseye bahş edemez" diye ekler.
Yazı arapça olduğu için okuyamıyorsunuz, "ama kardeşim bu projeyi bir bakan, üç genel müdür, üç kalem müdürü imzaladı, bunlar kanunu bilmiyorda sen mi biliyorsun" dersiniz, adam bildiğinde diretir ve birlikte Hazine Genel Müdürüne kadar gidersiniz. Genel Müdür projenize onay veren kağıdı okur, çek yazacak olan memuru haklı görür ve siz haklı olarak Genel Müdüre: "Eğer muhasebeci haklıysa siz sabah neden  bu kağıdı imzaladınız?" sorusunu sorarsınız ve Genel Müdür gülmeden: "ben okumadan imzalamıştım" der ve kağıdı elinize verir.

soru-isareti-240x3004Şimdi ne poğ yiyeceğiz?

Aynı şeyi daha kibar bir şekilde Genel Müdüre sorarsınız?
O size bu onay kağıdı yeniden yazılacak ve ek olarak maliyedede onaylanıp bize gelecek cevabını verir.
Buraya kadar tam kırk günde gelmişsiniz.
Yani boşuna gelmişsiniz, yeni baştan başlayacaksınız

Ya sabır deyip ayrılırsınız, o gün artık yapacağınız hiç bir iş yoktur, saat ikiye yaklaşmıştır.
Gider gezersiniz, akşam olunca yatarsınız
Ve uykunuz gelmez, çekip gitmek istersiniz.
Burada Mafyasız iş olmaz hisine kapılırsınız.
Ama idealizminiz engeller sizi, "direnin" der.

Sabah olunca tekrar alakat müdürüne gidersiniz, durumu anlatınca, "doğrudur" der, kendi yanlışını görmeden, sizi kaleme havale eder, kalemdeki memur, "tamam siz gidin biz yazıp bakana sunarız,, der, çaresiz gidersiniz, çünkü Bakanın başkentte olmadığından haberiniz vardır.

Artık aradan biraz zaman geçer,  projeniz için yeni bir yazı hazırlanır, Genel Müdür, Müsteşar ve Bakan ın imzasından geçince, haber verilir ve siz yeni bir maratona çıkarsınız. Bir hafta sonra maliyeye ancak ulaşırsınız, burada Reşit Xınisi var, Sait Hocanın deyimiyle dolar kokar. O itiraz ederse, yani projenizi onaylamazsa, koşuşturmanız boşa gider. Xınisi' ye ulaşacak birsine tel açma kanumunuz varsa, açarsınız.

Maliyeye sabah saat dokuzda gidersiniz, ama bir salonda beklemek zorundasınız, çünkü dokuz ile on arası, dairelerin veya bakanlıkların kendi aralarındaki işlemlerin yapıldığını öğrenirsiniz. Saat ondan sonra içeri alınırsınız, içeri dedim de bir sinema salonuna alınırsınız, evet bayağı bir sinem salonu.  Yani sahne aşağıda, siz  sahneye göre yüksek yerlere konulmuş koltuklara sıra halinde oturursunuz.
Fazla zaman geçmez, dört kişi gelir, sahnenin ortasına konulmuş masada oturur ve sırayla gider derdinizi anlatırsınız, aslında güzel bir yöntem, sevinir gidersiniz, evrakınıza bakarlar bir imza atarlar, "yarın gelin" derler.
Yarın olur gidersiniz ama bölümün şefi izindedir, yani işi vardır, iki gün sonra gelir. Hiç olmazsa evrakı birisine vermeyi becerdiğiniz için sevinirsiniz, o gününüz geçmiştir artık. İki güne kadar şef olamdığına göre bir haftanız daha ölmüştür!

Pazar gününe göre kendinizi hazırlarsınız, artık erken gitmezsiniz, çünkü öğrenmişsiniz artık her şeyi, saat tam on oldu mu salondasınız, bu kez nereye gideceğinizi bilirsiniz, güvenlik bölümünden geçer geçmez gideceğiniz odayı bildiğiniz için içeri dalarsınız, görevli memur evrakınızı elinize verir, bilgisayar odasına yollar, oradaki görevli sizin için arap harfleriyle soranca bir şeyler yazar elinize verir, oradan başka bir odaya yollanırsınız, yetkili bir bayan evrakınızı okur ve sizi Reşit Xınısi ye havale eder.
Oraya doğru yola çıkarsınız, ikinci kata ulaşırsınız, güzel, genç bir sekreterin odasına  alırlar sizi. Dilekçeniz burada elinizden alınır, oturmanız için yer gösterilir, deri koltuğa gömülür, sıranızı beklersiniz, saat ikiye kadar size sıra gelip gelmeyeceği belli değildir, bekleyenleri sayarsınız, umudununz yok, tek tek kişi çağrılsa değil bir gün, beş günde sıra gelmez dersiniz. Sonra sekreter topladığı dosyalarla odadan çıkar az zaman sonra geri döner, isim okumaya başlar, imzanız atılmış, dosyanız onaylanmış ve çıkarsınız.

Çok Şükür

Yarabbi dersiniz, önünüzde yine hazine kaldı, bir taksiye atlayıp oraya gidersiniz, mesai bitmeden, işinizi bitirmek istersiniz, işiniz bitmediyse siz bitersiniz. Umutsuzlukla hazinenin merdivenlerini tırmanırsınız. Genel Müdür yine okumadan ve sizi tanımadan jet hızıyla imza atar, bilgisayar odasına gidersiniz, oradaki memur dilekçe numarasını bilgisayara verir "malesef para yok" der, ne demek bu? Sorunuza: "size para verecek olan bölümün bütçesinde para yok, önce oraya para yatırmaları lazım" der ve sizi başka bir semte bulunan  o bölüme yollarlar, gidersiniz, ama işinizi yapacak olan kişi hazır değildir, ömrünüzden bir gün daha eksilmiş ve işiniz yarına kalmıştır.

Bu nasıl bir bürokrasi Allahım?

 Oysa bu daire, bu dairede çalışan adam, sizin evraklarınızı incelemiş, hemde üç ayrı kişi imza atmıştı. Peki bu adamlar imza atarken bütçelerinde para olmadığını bilmiyorlar mıydı? Biliyorlaridiyse neden imza atıyorlardı? Bu kadar egeli neden koymuşlar? Vatandaş ile devleti karşıkarşıya getitmek için mi, insanları devlet düşmanı yapmak için mi? Yoksa gereksiz yere kimselere para verilmemesi için mi? Bir türlü karar veremzsiniz.

Belki de daha önce Bakanlar istedikleri kişilerin projelerine gereksiz yere çok para vermişler.
Sonra yöneticiler düşünmüş taşınmışlar, önlem olarak Bakanlık dışında Maliye ve Hazineyi de devreye sokmuşlar. Ama öğle bir makanizma yaratmışlar ki; rüşvet vermeden tek projeyi buradan geçiremezsiniz, tutarı ikiyüzeli  dolardan fazla olan bir proje en az 12 kişinin onayından geçmek zorundadır. Ve bu 12 kişinin en yetkisizi bile itiraz ettiğinde siz o parayı alamazsınız.

elkusDerdinizi kimseye anlatamazsınız

Sizin ne düşündüğünüz, ne sorunlarla karşılaştığınız, ne sıkıntılar yaşadığınız hiç kimseyi ilgilendirmez, eleştirinizi söyleyeceğiniz bir mekanizma belki vardır, ama ulaşamazsınız. Zaten mafyanın sizden haberi vardır, kıs kıs gülüyorlardır. Sizin durumunuzu kim bilir nasıl anlatıyorlardır!

Sabırınız varsa, umudunuzu yitirmemişseniz, hayatınızda tırnak makasının ağzıyla demir kesmiş iseniz, sıkarsınız dişinizi bir sabah sonra, gidersiniz, söz konusu daireye: "Kardeşim, projeye onay vermişsiniz, ama bütçenizde para yok bu nasıl iştir?" dersiniz. Bilgisayara bakarlar, doğru söylediğinizi kabul ederler ama, sanki çok normal bir işmiş gibi tekrar işinizi yaparlar. "Tamam" deyip sizi yollarlar. Dışarı çıkarsınız, yoldan geçen bir taksi çevirirsiniz, aceleniz var, çünkü saat ikiye yaklaşmaktadır.
Hazineye ulaşıp direkt muhasebecinin karşısına dikilirsiniz, sizi ikinci, hatta üçüncü tura çıkaran adamdır yine. Elinizdeki evrakı alır, inceler, bilgisayara bakar, biraz düşünür: "Hayır ödeyemem" der, sabrınız taşmıştır, dişleriniz gıcırdar, yumruğunuzu sıkarsınız, eski Baasçıdır diye adamdan şüphelenirsiniz.  Yine sabır deyip adama nedenini sorarsınız, o yine "bahşetme" kelimesine kafayı takmıştır. Ya bak siz sıradan bir memursunuz, Bakanın, Maliye ve Hazine Genel Müdürlerinin onayı vardır, siz art niyetlisiniz, bilinçli proplem çıkarıyorsunuz dersiniz, adam diretir ve nerdeyse kavga çıkar aranızda, sinirleriniz gerilir adamı yine Hazine Genel Müdürünün kapısına kadar götürürsünüz, Muhasebeci paranın ödenmemesi için Hazine Müdürünü ikna etmeye çelışırken, baştan beri sizinle birlikte olan ve size yardımcı olan kişi, hazine müdürünün kulağına bir laf söyler, siz o lafın ne olduğunu bilmezsiniz, Hazine Müdürü: "Tamam ödenecek" der, muhasebeci efendim: "Uzsulsuzluğa ve tecavüze rağmen mi?" diye sorar. Hazine Müdürü: "Evet usulsuzluğa ve tecavüze rağmen ödenecek" der, muhasebeci susar, Muhasebeye  geri gidersiniz, çekiniz yazılıp elinize verilir. Dışarı çıktığınızda bir oh çekresiniz. Gördüğünüzün bir kâbus olduğunu düşünürsünüz, ama gerçek olduğunu bilirsiniz.

 

(**) Ser çavan, başım gözüm üzerine demektir.

(***) http://www.youtube.com/watch?v=HpqdSRFm1E4&feature=related


sofra2Davetliyiz!

Akşam üzeriydi Sait Hoca geldi.
"Bu akşam bir yere davetliyiz" dedi.
Yerini sordum "Zevku sefa" adını telfüz etti.
Burası müzikli bir lokantaydı, herkesin uğradığı bu tip yerlere gitmek istemedim.
Ama bizi davet eden arkadaşları kırmak da doğru değildi.

Anlaştığımız bir saate iki araçla gittik.
Silahlarımızı arabaların içinde bırakarak lokantaya girdik.
Çünkü kapıda elekronik cihazdan geçtik.
Uzunca bir koridordan tabanı beyaz mermerden geniş bir salonun en uç köşesinde konulmuş bir masada oturduk.

Lüx bir müzikli resteurant

Salonun ışıklandırma sistemi itinayla yapılmıştı.
Bayan bir sanatçı, sahnede Türk sanat müziğinin bir parçasını seslendiriyordu.
Sahnenin karşısında, sağında ve solunda altmışa yakın müşteri hem müzik dinliyor, hemde yemek yiyiyorlardı.

lokanta_genel_gorunum_212Bizi buraya davet eden arkadaşlardan biri, bir müddet dağlarda kalmış, Türk devletinin kürt halkına yaptığı zulme karşı mücadele vermişti.
Diğeri yine devletin baskı ve zulmüne karşı çıktığı için yakalanıp cezaevlerine konulmuş, orada baskılara ve zulümlere maruz kalmıştı.
Birde bu arkadaşlardan birisinin akrabası yakışıklı bir genç vardı.

Sait Hocayla beni de sayarsanız beş kişiydik.
Önce menu geldi, yemekler istendi
Müzik ve türkülerden birbirimizi anlamakta zorlanıyorduk.
 Yemkleri kaşıklarken burayı işletenlerin izmirllerolduğunu anladım.
Türkçe canlı müzik yapıyorlardı ve bir hayli müşterileri vardı.

Bahçeye çıkıyoruz

Yemekten sonra biraz sıkıldığım için Sait hoca ile bahçeye çıkmak istedim.
Sait Hoca sigarasını içerken bende arkadaşım Murat Dağdelen' e tel açtım.
Lokantanın bahçesinden lokantanın özelliklerini ve güzelliklerini Murat' a anlattım.
Bir müddet sonra Sait Hoca: "ikinci kata çıkıp bir kahve içelim" dedi.
Mermer merdivenlerden çıktık ikinci katta çok güzel bir kahvehane vardı:
Bizim dışımızda çalışanlar hariç sadece bir kişi vardı.

Bizim atamız Mustafa Kemal, sizinki kim?

Biz tezgahın başında ayakta kahvelerimizi yudumlayıp sohbet ederken, otuzbeş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim birsi bize yanaşarak, siz Türk müsünüz diye sordu. İkimiz birlikte ama türkçe olarak hayır biz kürdüz dedik. Bu cevap adamın zoruna gitti gibime geldi adam bana döndü: "Ben size bir soru sormak istiyorum, hangi Kürte sormuşsam bir türlü doğıu bir yanıt alamamışım" dedi. Nedir sorun dediğimde, adam bana: "Biz Türklerin atası Mustafa Kemaldir, siz Kürtlerin atası kimdir?" dedi.

9965saladin_conceptMustafa Kemal uyduruktur!

 Adamın suratına baktım,gülümsedim, bu uyduruk bir sorudur dedim. Karşımdaki biraz sinirlenerek: "Nasıl, uyduruk?" dedi. Ona Mustafa Kemal, Atatürk soyadını 21 Haziran 1934' te aldı, oysa Türk Milleti millattan önceden beri vardır. Peki nasıl oluyorda Mustafa Kemal Türklerin atası oluyor? Siz Türk milletinin 1934 Yılına kadar olmadığını kabul edin, bende Mustafa Kemal' in Türklerin atası olduğunu kabul edeyim, dedim. Bu sözlerim karşısında savunmasız kalan adam: "Tamam, ama bizim ki odur, sizin ki kimdir? Ben onu merak ediyorum" deyince ben sizin ki uyduruktur, bizim kini senin mantığınla cevaplarsam; atamız Selahaddin' e Eyubidir, şeyh Said' dir, seyit Rızadır, Mala Mustafa Barzanidir dedim. Adam sinerlendi: "Sen Mustafa kemal' e nasıl uyduruktur?" dersin, ben tekrar uyduruktur deyince, adam bu kez yumuşadı: "O zaman biraz bekleyin ben aşağı gidip geleyim bir kahve içelim" dedi. ve gitti.


Hislerimiz bir tehlikenin olduğunu söyledi

Sait hoca ile birbirimize baktık, birbirimeze söylemdik ama hislerimiz bize bir tehlikenin olduğunu bildirdi gibi, hızla aşağıya indik, arkadaşlarımızın oturduğu masaya gittik, olayı anlatıyordum. İriyarı, siyah takım elbise giymiş bir adam, karşımızdaki kapıdan içeri girdi, arkasından yukardan bizimle tartışan orta boylu adam da onu izliyordu.
İri yarı adam masamıza yaklaşınca, gür bir ses tonuyla: "Yukarıda kim Atatürke hakaret yapmış?"der demez, uzun süre dağda kalmış, zaten Mustafa Kemalden kıcık kapan arkadaş, porselen yemek tabağını kaptığı gibi: "Senin de, Atatürkünün de .." diyerek adamın kafasının ortasına vurdu, kanlar akmaya başladı, yakın masalarda oturanlar kaçıştı, müzik sesi kesildi, kadınlar çığlık attı, ortalık bir birine girdi, tabaklar havaya uçuştu, kafası kırılan adam da masadan tabak alınca, kafasından bir de şişe darbesi aldı yüzü kanadı, kavgayı yatıştırmaya çalışıyoruz ama zaptetmekte zorlanıyoruz.


p22-air-pistolSilah patladı, polis geldi.

 Yukarda proplem çıkaran adam, ortalıktan kayboldu. Diğerini dışarı çıkardılar, bizde arkadaşlarımızı tutmuşuz fakat bizim yakışıklı genç arabaya koşmuş, oradan silahları almıştı, lokantanın bahçesinde birde silah patlayınca, polis olaya müdahale etti. Kafası kırılan adam ve iki arkadaşımızı yakaladılar. Lokantanın ikinci katında asıl sorun çıkaran kişi kaçtı gitti.

Arkadaşlarımızı karakola götürdüler, bizde bir taksiye bindik, onları izledik.
Karakol bahçesinde ben ile Sait Hoca beklerken, rütbeli bir subay geldi. Kurmanci konuşuyordu: "Ben Kürt ordusunda subayım, yeğenimi Tükler dövmüşler, neyin nesidir bu kavga?" diye sordu. Biz senin yeğenin Türkçeyi nerden öğrenmiş diye sorduk, "biliyor" dedi. Bizde ona olayı teferuatlı olarak anlattık, bizi dinledikten sonra: "Ne Mustafa Keml'i, bizim atamız Mala Mustafa Barzani dir" dedi. Karakoldan içeri girdi, gözaltı odasında yeğeniyle biraz konuştu, sonra bizi de içeri çağırdılar, dayak yiyen yeğen hepimizden özür dinledi, ifadesini geri aldı, davacı olmadığını söyledi, bizde ruhsatlarımızı polise gösterince, slahlarımızı alıp karakoldan ayrıldık.

Öğrenebildiğim kadarıyla bana soru soran Türk, bir mimarmış, anlaşılan o ki;  yine bir Türk bir Kürdü, iki Kürde dövdürtüp ortalıktan kayıbolmuştu.


 Keşmekeşlik yok, Ordu Kuruluyor !


Diktatör Saddam Hüseyin devrilmeden önce de Kürdistan’ ın bir kısmı Kürtlerin eğemenliğindeydi.
O zamanlar üzerinde "şalu şapik" denilen peşmerge elbisesi kimin üzerinde bulunuyorsa , elindeki sillahıyla sokakları dolaşabiliyordu.
Orada kaç tane örgüt var idiyse; o örgütün kendine has giysileri de mevcuttu.
Değişik alanlarda, değişik güçler eğemendi, bir de bu güçler arasında çatışmalar vardı.
İran askerleri, Türk askerleri, Saddam askerleride işin içine karşınşınca, oratlıkta bir keşmekeşlik söz konusuydu.

Bütün bu manzaranın özeti, devlet olamamaydı.
Bu yüzden ben Kürdistan’ a gitmeden önce, gidip gelenlerden bu konuları öğrenmek isterdim.

Sorular sorardım

Kürdistanda sokaklarda rastgele gezen silahlı adamlar var mı?
Polisin giydiği elbiseler nasıl?
Ordu kurulmuşmu?
Eğitim yapılıyormu?
Genel Kurmay başkanlığı oluşmuş mu?
İstihbarat nasıl çalışıyor?
Neden YNK' in ve KDP nin orduları vardır?

Buna benzer çokça sorular sorar, ama kaçamak cevaplar alırdım.
Kendim Kürdistan’ a gidince bu sorularıma yanıtlar buldum.
Üç aydan fazla bir zaman süreci içinde iyi gözlemler yaptım.
Ve ordu komutanlarıyla olan kontaklarımdan dolayı sorularıma doğru yanıtlarda aldım.

bar20011_600_450Kürdistan da ordu ve istihbaratın önemi

Yeni kurulan Federe Devlet için güçlü bir ordu ve iyi işleyen bir istihbarat örgütünün önemini  biliyorum.
Dört tarafı  "istemeyen güçlerle" kuşatılmış federe devletin ordusu hızla oluşuyor.
Bir General bana yaklaşık olarak şu anda sillah altında olan asker sayısının 300 binden fazla olduğunu söyledi.
Ve öğrendiğim kadarıyla 40 yaşın üzerindeki bütün peşmergeler ya emekliye ayrıldı, ya ziraat işlerinde, yada çeşitli kurumlarda görevlendirildi.

Kalanlar ve yeni alınanlar hızlı bir eğitime tabii tutuldular.
Mesala kendi gözümle gördüğüm, onlarla birlikte yaşadığım, eğitimlerini izlediğim, günlerce onlarla aynı sofrada yemek yediğim bir birliği anlatayım:
Birlik, bir eğitim alayıydı.
Bir General ve sekiz subayın komutasındaki bu alayda, yaklaşık olarak üçyüz peşmerge eğitim görüyordu.
Askerler için iki katlı, yatakhaneler inşaa edilmişti.
Koğuşları dolaştım, her koğuşta yaklaşık olarak 120 peşmerge kalıyordu.
Alt katta yanyana böyle üç koğuş vardı, aynı büyüklükte üç koğuğuşta ikinci kattaydı.
Ve her iki katta koğuşların bitişiğinde çok sayıda tuvalet ve duş yeleri vardı.
Bunun gibi yedi adet bina inşaa edilmişti

Bu büyük binaların arasında çok sayıda baraka vardı, buralar yönetim yeriydi, her baraka bir subaya aitti.
Birde eğitim alayının iki büyük yemekhanesi vardı
Bu yemekhanelerin tam karşısında geniş bir toplantı salonu bulunurdu.
Ve bu salonun  yüz metre aşağısındaki ikiz yapıyı  spor salonu olarak döşemişlerdi.

Alayın orta yerinde askeri törenlerin yapılacağı kocaman bir alan ve bu alanın arka bölünde platform bulunurdu.
Kürdistan’ın değişik mıntıkalarında görevli olan peşmergeler oradan alınıp bu alaya getirilirdi.

Eğitim çok sıkkıydı.

Yürüyüşlerinin bayağı disiplinli olduğuna tanık oldum.
Silahlı eğitimi üç yerde izledim:
 Birincisinde  13 kilometre yukarıda uçan uçakları vuran iki ayrı silahı bize tanıttılar.
Silahın başındaki subay tetiğe basmadan önce ağzımızın açık olması gerektiğini söyledi:
 Çünkü patlama anında kulak zarlarımız zarar görebilirdi.
İkincisi; başka bir yerde nokta atışı yapam peşmergeleri izledim.
Amerikalı bir subay, başına taktığı kulaklıklı bir mikrofondan emir veriyordu.
Onunla birlikte hareket eden Kürt subay, aniden emirleri Kürtçeye çeviriyor:du
 Ve peşmergeler aldıkları emirlerle hedef noktayı dikkatle vuruyorlardı.
Üçüncüsü; apayrı bir yerde, bayan peşmergelerin eğitildiği alanı gördüm.
Yaklaşık olarak elli kişiydiler, yaşları 20 ile 25 arasıydı, komando elbiseleri ve kül rengi askeri botları vardı.
Bereleri bordo rengiydi, hemen hemen hepsinin bakışları keskin, saçları uzundu.
Gittiğimiz yerde küçük sillahların atışını ve yakın dövüşü öğreniyorlardı.

Evet ordu rayına girmişti.

Bu alana ülkenin her tarafından geliyorlar, eğitim gördükten sonra görev yaptıkları alana dönüyorlar.
Ve yeni bölükler geliyordu.
Askerlik zorunlu değildi.
Asker olmak isteyen gidip gerekli mercilere başvuruyor, kabul edilince maaşla askeriliğini yapıyor ve üç yıl kaldıktan sonra ilk rütbeyi alıyordu.
Devam etmek isterse her üç yılda bir rütbesi yükseliyor, genaralliğe kadar gidiyordu.
Tabi bu sadece bir yoldu. Elbette kürdistan da askeri okullar ve akademiler kurulmuştu.
 Onlarda öğrenci yetiştiriyorlardı.
Peşmergelerle yaptığım sohbetlerde maaşlarının az olduğunu fark ettim.
Hatta subayların dahi maaşları yetersizdir.
Bunun için hem peşmergelerin hem de subayların ek başka işler yapmak zorunda olduklarını gördüm.

Ordu ve isthbarat örgütleri iyi çalışıyor ama!...

Özet olarak günyedeki Federe Devletin hem ordu örgütlenmesinde, hemde istihbarat örgütlenmesinde çok önemli mesafeler katettiğine inanıyorum.
Ama bu iki alana yönelik eksiklikleri, yanlışlıkları söylemeden geçemiyeceğimide bildirmek istiyorum.
Hem KDP, Hemde YNK yetkilileri Güney Kürdistanda kurulan rejimin çok partili sisteme dayandığını söylerler.
Gerçekten de ülkede çok sayıda parti faaliyet yürütüyor.
Bunları sıralarsam KDP, YNK, İki islamcı parti; Kominist Partisi ve Goran hareketi en tanınmış olanlarıdır.
Madem ki çok partili sistem kabul görmüştür ve parlemento vardır.
Neden hala Partilerin orduları vardır?
Örneğin hala KDP nin ve YNK nin kendi orduları mevcuttur,
Düşünün bu iki partinin 10 Binlerle ifade edilebilecek peşmergeleri vardır, ama bazı partilerin belkide tek bir askeri yoktur.
Bu partier seçimde nasıl yarışırlar?
Hiç tartışmasız bu durumun  derhal aşılması gerekmektedir.
 Devrim öncesi durumu devam ettirmek artık kabul edilemez.
Bu aslında devletleşememenin çok önemli bir göstergesidir..

pesmer1Genel Kurmay oluşuyor!

Ama çok şükür ben bu tuhaflık üzerine düşünürken General Osman Kasım’ la ikinci görüşmemizde yeni gelişmeleri öğrendim. Kendileri Zaxo mıntıkasında 2500 kişilik bir ordunun komutanıyken Hevler’ e atanmıştı.
Bana anllatığına göre Hevler de 8 Generalden mütteşekil  bir Genel Kurmaylık oluştu.
Genel Kurmay Başkanlığı peşmerge bakanlığına bağlı olacak ve ülkedeki bütün sillahlı güçler Genel Kurmayın emrine girecek.

Sempatik, içten ve yakışıklı Genaral Osman Kasım’la tanışmamızı başka zamanda anlatırım.
Ama askeri güçlerin birleşeceğine dair ikinci müjdeyi birkaç gün sonra bir askeri töreni izlerken, gelip kısa bir konuşma yapan sayın Mesut Barzani’nin ağzından bizzat dinedim:
“Bundan sonra artık partilerin veye kimsenin peşmergeleri olmayacak, Peşmerge Kürt milletinin ve Kürt devletinin askeri olacak!”

İsthbarat Örgütlerinin sorunları

İstihbarat örgütü bir devletin sinir sistemi görevini görür.
Eğer bir bünyenin sinir sistemi iyi çalışmıyorsa, o bünye hiçbir işi doğru olarak yapamaz.
Güneyde ki stihbarat örgütü umuyorum ki en iyi çalışan örgütlerin başında geliyor.
Bu karmaşık ortamda müthiş güvenlikli bir ortam sağladığı kesindir.
Çarşıya, mahallelerde, her sokağa hakim olduklarını, olan bitenleri çok seri duyduklarını ve olabilecek olaylara  hızlı müdahale ettiklerini biliyorum.

Ama istihbarat da henüz hem çift başlıdır.
 Hemde devletin istihbaratından ziyade önce partilerin istihbaratıdır.
Hevler' de ki istihbaratın Başkanı Sayın Masrur Barzani dir.
Muhtemelen Süleymaniye' de de bir istihbarat örgütü vardır ve onunda başkanı bir YNK lidir.

Öğrenebildiğim kadarıyla Sayın Masrur Barzani hala KDP nin Polit Büro üyesidir.
Orada iken Sayın Masrur Barzani’ yi televizyondan izledim.
İstihbarat başkanı sıfatıyla Seçim zamanında Kürtlerin oylarını Kürdistani cepheye vermesini istiyordu.
Hiçbir demokratik ülkede İstihbarat Başkanı televizyonlara çıkıp oyunuzu şu partiye verin demez.
İstihbarat örgütleri partilerin değil, devletin örgütleridir.
Devlet olmama döneminin alışkanlıklarını terk etmenin pek çok sancıları vardır biliyorum.
Ama Kürtler bu durumu aşmak zorundadırlar.
Yoksa o ülkede kurulu olan her örgüt kendi ordusunu, kendi istihbaratını kurmaya kalkar
Ve bu durum büyük felaketlere yol açar....

zbasinÖzgür basın var mı?

Güney Kürdistan da üç aydan fazla kaldım.
Ama arapça okuma yazmam olmadığı için basını izleyemedim.
Televizyonları az çok anlıyordum, fakat ülkenin yazılı basınında neler tartışılıyordu, bilmiyordum.
Orada özgür basının henüz olmadığını söyleyebilirim.
Basın daha hiç  bir kuvvet bile değildir.

Günlük olarak kaç gazete basılır, yeni basılan popüler bir kitap kaç tane satılır?
Orada sözün bir kıymeti harbiyesi var mı dır, onuda bilmiyorum!
Gazeteci, yazar, aydın, entelektüel, sanatçının bir değeri var mı?
Zan etmiyorum!


Xero Abas ve Evin Xanım evinn

Kaldığımız otelde  Xero Abas ile Evina Welat, isminde bayan bir sanatçı da kalıyorlardı.
Kürt kamuoyunda Xero Abas, tanınan bir sanatçıydı, Evina Welat ona göre çok daha az tanınıyordu.

Ama Evina Welat, nerdeyse  her gün bir televizyon kanalında proğrama çıkarken,
15 gün orada kalan Xero Abas'ı hiçbir televizyon kanalı sormuyordu.
Bu duruma hayli bozulan Xero, nun söylediği sözler, benimde moralimi bozuyordu.
O halde, otelin lobisinde otururken, Evina Welat ile uzun boylu,
 Avrupai giyinmiş, keçi sakallı bir adam geldiler.
Evin adamı bize tanıtırken; "basın konseyi sorumlusu" deyince, ilgimi çekti.
Adamla önce tanıştık, ardından sohbet etmeye başladık.
Dedimki size bir sorum olacak, ama lütfen doğru olarak  cevap veriniz.

xero_abas_1Adam gülümseyerek "memnuniyetle" dedi.
Biliyorsunuz ki erkek egemenlikli toplumlarda insanlar, genelikle paraları üç organı için harcarlar.
Bu üç organda kemiksizdir, biri mide, biri beyin, diyeri de cinsel organdır.
Sizin ülkede beyine ne kadar yatırım yapılır?
Sorduğum soru adamın hoşuna gitmiş olacak ki, bir kahkaha atarak, "çok az" dedi.
Beyine para yatırmama adamın umurudan bile değildi, bir yerlerden bir yere kadar gelebimişti.
Ve çok mutlu olarak görünüyordu.
Bende bu ülkenin bir yazarı olarak,
Evin Xanım aracıyla ülkemin basın konseyi sorumlularından birine,
 kendimi tanıştırdığım için çok mutluydum!

Dezgeyi Aras

Gazete ve televizyon kanallarının çoğu pertilerin tekelindeydi.
Dezgeyi Aras adında bir kuruluş vardı.
Basın yayının merkezi olarak bilinen bu kurumda benim de tanıdığım bazı kişiler çalışıyordu.
Bir arkadaşımla birlikte oraya uğradık.
Gösterişli bir binaydı.
Üstü kubbeli, cam, beton ve demirden inşa edilmişti.
02Zanedersem dört katlıydı. Alt katı yayınevi olarak kullanılıyordu.
Üçüncü katta bir haber ajansı vardı..
Benim tanıdığım bir gazeteci de bu katta çalışırdı, bizi o karşıladı.
Halhatır sorduktan sonra, birinci derecede sorumlu olan kişinin yanına gideceğimizi söyledi.
Makam odasında bizi nazikçe karşılayan kişi, zanedersem "basının patronuydu"

Ama Sayın Neçirvan Barzani' in talimatıyla o makama atanmıştı.
Tanıştıktan sonra sorularıma yanıt verdi.
Bu koskocaman binada sayısını  bilmediğim kadar çok kişi çalışıyordu.
Ama bütün bu kişiler oturduğu yerden, bir haber ajansını idare ediyorlardı.
Kendileri çok nadir haber yaparlardı, internet üzeri haberleri takip ederek,
 kurmanci, sorani, ingilizce, farsça, arapçaya çevirip bir sitede yayınlıyorlardı,.
Sorumluya, kendiniz haber yapıp dünyadaki büyük ajanslara satmayı düşünmüyormusunuz diye sorduğumda,"satış" kelimesini küçümsercesine: "Hayır biz parayla iş yapmıyoruz." dedi.
Ardından: "Birkaç yıl içinde Alman ve Fransız haber ajanslarını geçeriz" dediyince, gülümsedim.
Bu kafayla hiçbir şeyi geçemezsin diyecektim, misafirliğimi düşünerek söylemedim.

İki gazetci faili meçhule  gitmiş!

zerdestosmanBasın, devletin ve partilerin basınıydı.
Devlet ve partilerin emri dışındaki basının  işi zordu.
Ben oraya gitmeden önce, bir gazeteci Süleymaniye' de faili meçhul cinayete kurban gitmişti.
Bundan birkaç gün önce Selahattin Üniversitesinin kapısında,
 Üstlerinde güvenlik güçleri giysileri bulunan grup, gazeteci bir genci zorla kaçırdı.
Bir müddet sonra gencin cesedi Musul' a yakın bir yerde bulundu.

Güneyde fikirler tehlikeli olarak görülmeye başlanmış mı ?

Bir Ülkede veya bir örgütte  eğer devletin ve örgütün yöneticileri bazı kesimler tarafından kutsal olarak görülürse,
 o ülkede veya örgütte fikir özgürlüğü tehlikededir diye düşünüyorum.

Güney Kürdistan da bunun işaretlerini gördüm, engellenmezse, tehlike artar.
Bu bela hem ülkemizin yönetcileri, hem ülkemizin geleceği, hemde halkımız için çok tehlikelidir.
Mesala bir yerde misafirdik, Mala Mustafa Barzani' nin bir arkadaşıda vardı bu cemaatte.
Bu kişi devlet başkanı sayın Mesut Barzani ye göre biraz daha yaşlıydı.
Konuşurken Serok Barzani, Kek Mesut, Brez Barzani değilde; "Mes ud" diyordu.
"Mes ud" derken onu kesinlikle küçümsemiyor, aşağlamıyor, tam tersine rahmeti Malla Mustafa Barzani' nin sevecenliğiyle "Mes ud" diyordu.
Aynı cemaatte bulunan bazı kişiler  veya görevliler, bu yaşlı adamın kullandığı "Mes ud" keimesinden öylesine rahatsız oluyorlardı ki, adama karşı davranışlarından, hepimiz rahatsızlıklarını anlıyorduk.
Adam ise diğerlerinin inadına  sık sık "Mes ud" kelimesini kullanıyordu.
Ben orada iki farklı anlayışın, henüz patlak vermemiş kavgasına tanık oldum.

Yaşlı adam tahsilli biriydi, feleğin çemberinden geçmişti, deney ve tecrübe sahibiydi.
Kutsallaştırılan kişilerin bu coğrafyada neler yaptığını çok iyi bilirdi.
Onun için "insan Mes ud" güzeldi.
Ama diğer adamlar için kutsal, tartışılmaz, buyruğu için gözler kırpılmadan ölüme gidilen bir lider gerekliydi.
Onlara göre, O ndan söz ederken, bir insandan söz eder gibi konuşmak, terbiyesizlikti.

sidadSidad Barzani ve Mam Hüıs

Yine başka bir yerde buna benzer başka bir olayla karşılaşmıştım.
Mala Mustafa Barzani' nin yaşlı bir arkadaşı kanser hastalığına yakalanmıştı.
Bir grupla birlikte köyüne, geçmiş olsuna gitmiştik.
Cemaat halinde oturuyorduk "Sidad Barzani geliyor" dediler.
Bir müddet sonra bir grup gençle birlikte geldi, sırayla bizimlede tokalaştı, gitti yaşlı bir adamın yanında oturdu.
Ben yaşlı adamın kim olduğunu bilmiyordum.
Sonradan öğrendim ki;  adam Malla Mustafa Barazani ile Sovyetlere kadar gitmiş, eski bir peşmerge imiş. İşte bu adamın Sidad Barzani ile konuşmaları dikkatimi çekti:
"Merhaba Sidad" dedi.

Sidad da: "Ser çavan mam" cevabını verince, "Mes ud nasıl, oda iyi mi?" sorusunu sordu.
Sidad yine çok saygılıca cevap verip teşekür etti.
Adam gözlerini Sidad' ın gözlerine dikerek:
"Ya Sidad, O doktur Mahmut Osman çok iyi bir adamdı, ben yaralandığımda
15 gün beni tedavi etti, ona ne oldu ki?"

Ama bunu öyle bir edayla söyledi ki, Sidad da, biz de  Mam Hüso' nun hesap sorduğunu fark ettik.
Sidad,  hiç bozuntuya vermeden: "Mam, durumu iyidir" dedi.
Orada gerçekten hem Mam Hüsı, hemde Sidat' ı sevdim.
Sidad o ülkenin en yetkili yöneticilerinden biriydi,
hem  Malla Mustafa Barzani' nin oğlu, hem  o anda Devlet Başkanı olan Mesud Barzani' nin kardeşi,
hemde ağbeysinin resmi olmayan yardımcısıydı.
Babasının eski arkadaşı cemaatin ortasında kendisini hesaba çekiyor,
 oda çok saygılı davranarak sorularına yanıt veriyordu.
Tabi bazıları bu durumdan rahatsız olabilir, soru sormayı veya hesap sormayı terbiyesizlik sayabilir.
Ama ben ve Sait Hoca Sidad Barzani  gittikten sonra kalktık,
Mam Hüsın yanına gittik, eğilerek elini öptük, oda çok duygulandı, birkaç kez ardarda kafalarımızı öptü.

"Eleştiri yapan öğrenciler tehlikeli olabilirler."

Başka bir örnek, öğrencilerle ilgilidir.
Kaldığım eve üniversite öğrencileri de geliyorlardı.
Çoğu Kuzey Kürdistanlıydı.
Bu öğrenciler, Başbakanlığın kendilerine verdikleri bursun miktarını az görüyorlardı.
Kız öğrencilerin ise yurt yönetimi ile igili sorunları vardı.
Anlattıklarına göre kız öğrenciler, akşam saat altıdan sonra dışarı çıkamıyorlardı.
Birde sigara içmeleri yasaktı. Bana göre öğrencilerin bu eleştirileri haklıydı.
Bir öğrenci Hevler gibi pahalı bir kentte 150 dolarla nasıl geçinebilirdi ki?
Üniversite çağına gelmiş kız öğrencilere gece saat 6 dan sonra dışarı çıkma yasağı koymak, hangi mantığın ürünüdür bilemem! Ama işin ilginç tarafı, bu eleştirileri yapan öğrencilerin karşılaştığı durumdur.
Oradaki rejimin oluşmak üzere olan "resmi ideolojisini!" savunan bir arkadaşa göre, bu eleştirileri yapan öğrenciler çok tehlikeli idi.
Aslında Türkiye, İran ve Suriye burayı karıştırmak istiyordu, bu öğrenciler bilerek veya bilmeyerek bu politikaya hizmet ediyorlardı.

dilekaac1Elektrik sayacı ziyaret ağacı gibi

Bir başka örnek ise kaldığım evdeki enerji sayacıyla ilgiliydi.
Lambalar aniden sönerdi, birimiz bahçeye çıkar,
 duvardaki sayaca bir yumruk vurunca, lambalar yanardı.
Bir müddet sonra tekrar karanlık olurdu, tekrar bir yumrukla aydınlanırdı ev.
Evin sahibine: "Bu senin ev enteresan, yumrukla lambaları yanar" derdim.
Ama bazen lambaların inadı tutar,  onca yumruğa rağmen yanmazdı.
Bu durum karşısında ev sahibi bir yerlere telefon açar, bir elektrikçi gelir, duvardaki kutuyu açar, oradaki kablolara birkaç bant bağlar, ışığı yakar giderdi.
Bir müddet sonra yine ışıklar söner, karanlık basardı.
Tekrar yumruğa baş vururduk, ışıklar bazen yanar, bazende yanmazdı.
Bu kez başka bir elektrikçi gelir, oda kablolara başka renkten bantlar bağlar giderdi.
Duvarda asılı kutudaki kablolara öylesine değişik renkten bantlar sarılmıştı ki;
her baktığımda; bizim o taraflardaki ziyaret ağaçları aklıma gelirdi.

 

Bir gece tam sohbet ortasında ışıklar sönünce, ev sahibine; bu memlekette herhalde elektrikçi yoktur.
Aslında meslek okulları açıp, burada meslek adamları yetiştirmek lazım dedim.
Ev sahibi bu eleştirim karşısında:
 "Burada, İsveç' te Norveç te Londra' da eğitim görmüş, çok müthiş elektrik ustaları var" dedi.
Bende kardeşim üç elektrikçi buraya geldi, üçüne de sordum, bana:
"Biz eğitim görmemişiz, evde kendi kendimize öğrendik" dedi., der demez,  ev sahibi:
"Siz zaten Avrupa hayranısınız, kendi ülkenizin hiçbir şeyini sevmezsiniz" deyip beni susturmaya çalıştı.
Eleştirileri biraz daha sürdürürsen, önce rejim düşmanı,
ardından Barzani ailesi düşmanı olarak damgalanacağın kesindir.
İşte tehlikeli olan durum budur.

 Gazetecileri "sevgi" öldürmüş olabilir!

Bu ev sahibi ard niyetli değil, Kürdistanı seviyor, oradaki devleti seviyor,
 Barzani ailesini çok, ama çok seviyor.
İşte onun bu "sevgisi" beni ürkütüyor.
Çünkü böylesi "sevginin" diğer ucu "nefrettir"
Bu "sevgi" gazetecileri öldürmüş olabilir!
Çünkü Saddam' ı, Hitler' i, Neron' u, Stalin'i,
Polpot' u ve Apo'yu böylesi "sevgiler" yarattı.
Ve muhalif olan herkesi bu "sevgiler" öldürdü.

bagistaniÇifte standart!

Davut Bağıstani' yi Kürt kamuoyu tanır.
Siyasetin sehtekarı bir adamdır..
Güneyde, kuzeyde, batıda dolandırmadığı kimse bırakmamıştır.
Bu yüzden olmuş olacak ki; orada bir evde göz hapsinde tutuluyordu.
Ben Kürdistandayken, bir resteurantta ileri geri konuşmuş;
Orada bulunan Neçirvan Barzani' ye yakın bir yetkilinin korumaları tarafından dövülüyor.

Ağzı burunu kan içinde kalıyor.
Bu haberi duyan bazı arkadaşlar zevkten dört köşe oldular, hatta alkış bile çaldılar.
Bu durum kaşısında rahatsız oldum, hatta insan dövmenin yanlış olduğunu söyledim.
Böylesi sahtekar kişileri dövme yerine sınırdışı etmek gerektiğini savundum.

Bu olaydan yaklaşık bir hafat sonraydı, bir otelin lobisinde televizyondan haberleri izliyorduk.
Goran hareketiyle YNK  liler arasında kavga çıkmıştı.
Başı beyaz  bezle bağlı bir genç, televizyonda Goran taraftarlarının kendisine nasıl saldırdığını anlatıyordu.
Davut Bağıstani' nin dövülmesini alkışlayan arkadaşım, heyecana kapılmış,
Goran taraftarlarına karşı öfkeli konuşuyordu.

Bende televizyondaki Goran taraftarının kafasına sarılı beyaz bezdeki kan lekesini kast ederek;
"O domates suyuna benziyor" der demez, arkadaşım bana kızdı,,:
"Yahu yapma böyle, sende hiç merhamet yok mu?" dedi.

Bende bak arkadaşım, bundan bir hafta önce Davut Bağıstani' nin dövüldüğünü duyduğunda,
 ayağa kalkıp alkışlamıştın dövenleri, ama bu adamın dövülmesine ise kahr oluyorsun.
Tarafı oldukların dövüldüğünde, dövenlerden nefret edersin.
Ama tarafın oldukların dövdüğünde dövenleri seversin.
Böylesi durumlarda "sevgi" ve "nefret" iki ucu boklu bir değnek gibidir.

new-cityModern Centrum New City

Sait Hoca ile New City' e gidiyoruz.
Burası Hevler'de kurulmuş modern bir alışveriş merkezi.
Modern dediğim, Avrupa' dakilerin, yani Stockholm de, Kopenhagen'de, Roma' da, Berlin' de olanların bir benzeridir.
İçeri girerken, üstünüz elektronik araçlarla ve görevlilerce aranır.
Merkezde yok yoktur.

Süper marketler, pizzacılar, dondurmacılar, marka giyim eşyaları satan mağazalar,..
Yürüyen merdivenler, oyun salonları, kuaförler ve aradığınız her şey.


Haci Xurşit ve Osman Öcalan

Süper marketin alt katında dolaşırken Sait Hoca: " Bunun sahibi Şemdinli' li Haci Xurşit' dir" deyince yürüyen merdivenle ikinci kata çıktık. Bu katta giyim eşyaları vardı.
Bir müddet sonra Haci  Xurşit' in bürosuna girdik. Sait hoca ile tanışırlardı, ama beni tanımazdı. Selamlaşarak oturduk. Adam bize kahve ikram etti. Kahvelerimizi yudumlarken, Hacı Xurşit, Sait Hocaya bakıp gülümsedi: "Biliyormusun, dün Osman Öcalan buraya geldi, altında Monika arabası, yanında küçük hanımı vardı,  alışveriş yaptı, arabasının bagajını doldurdu, gitmeden önce biz yirmiye yakın Şemdinli' li burada oturuyorduk, içeri girdi:  'Merhaba Şemdinli' ler, ben Türkiye'ye geri dönüp teslim olmak istiyorum, ama PKK bırakmıyor siz ne düşünüyorsunuz?' Dedi." Sait Hoca hemen atıldı:  "Peki siz ne dediniz?" diye sorunca, Haci Xurşit bir kahkaha attı. "Biz hep bir ağızdan git dedik". Tekrar kahkahayı bastı..

cityMam Cela ile Kek Mesud Öcalanların Mültecisi olsaydı!

New City' den ayrılıp arabaya binince, Sait Hocaya dedim ki; Güney Kürt yöneticileri devletleşmek için çok önemli bazı tarihi adımlar attılar. Bu adımlardan biri, YNK ile KDP arasındaki çatışmaları sona erdirmek, ikincisi, Saddam'ın eski yandaşları ile olan düşmanlıklara son vermek, üçüncüsü, PKK ile olan savaşı durdurmaktır. Düşünün KDP ile PKK arasındaki çatışmalarda yaklaşık olarak 5 bin Gerilla ve Peşmerge yaşamını yitirdi. Bütün bu çatışmaların talimatını veren birinci kişi, Abdullah Öcalan, ikinci kişi ise Osman Öcalan' dı. Bu gün Osman Öcalan Koye' den Monika adlı aracıyla Güney Kürdistan'ın başkenti Hevler deki New City' e gidip orada alışveriş yapabiliyor ve hiçbir tehlike ile karşılaşmıyor..

Yine düşününüz Abdullah Öcalan ile Osman Öcalan Kuzey Kürdistan' ı kurtarsalardı, Kek Mesut  ile Mam Celal  Cizre' de mülteci olsalardı ve ikisi Kuzey Kürdistan' ın başkenti Diyarbakır' a gidip alışveriş yapabilirler miydi? Bu sözlerim karşısında Sait Hoca güldü, Ben yorumlarıma devam ettim: Eğer Abdullah ile Osman Kürdistan'ın egemenleri, Mam Celal ile Kek Mesud onların mültecileri olsalardı. Mam Celal' ın eskiden sevdiği Mao Zedung' un taktikleri ile her birisi bir sedyenin üzerine bağlanır, dörder kişide bu sedyeleri taşır, tek tek köye götürülüp teşhir edilir, sonra  sıra halinde dizdirilen köylülerin önünden geçirilirlerken; öderliğin talimatıyla(!) köylüler sedye ile taşınanların yüzüne tükürürdü. Osmanın yaşadığı durum ile Mam Celal ve Kek Mesud' un yaşamadığı durum güneydeki örgütlerle Öcalan örgütünün zihniyet farklılığını bize göstermeye yetiyor..

 Ya Şemdin lilere ne demeli?

Osman Öcalan yıllarca Güney Kürdistandaki mağaralarda güvenlik ve varlık içinde yaşadı. Düşmanların tavuklarına bile kış demedi. İran devletinin PKK içindeki istihbarat şefi olarak binlerce Kürdün ve Şemdinli' li gencin yok edilmesinde rolü oldu.
Şimdi aracına biniyor, Şemdinli' lerin cemaatine gidiyor.
"Ey Şemdinliler ben gidip Türkiye' ye teslim olmak istiyorum siz ne diyorsunuz?" Diyor..
Şemdinli' lerde hiçbir şey olmamış gibi "Hi hi hi" diye gülüyor ve  "git" diyor.

paposmanOsman Öcalan çocuklarını vaftiz ettirdi, kendisi de hristiyan oldu!

Osman'ı onun en yakın arkadaşından sordum.
Bir gece ona misafir oldum, Osman Öcalan ne yapıyor dedim.
Boş ver der gibi elini salladı, ardından "İki çocuğunu götürüp kilisede vaftiz ettirmiş" dedi.

Niye dediğimde;  "Vallahi herhalde kilise biraz para veriyor o yüzden, hrıstiyan yapmış çocukları" dedi gülerek. Osman Öcalan' ın eski arkadaşı, kesinlikle şaka yapmıyordu. Nitekim bir gün sonra Osman Öcalan ile birlikte Kandil' i terk edenlerin yanına misafir olarak gittik, onlara dedimki; bakın  arkadaşınız, Osman' ın çocuklarını kiliseye götürüp vaftiz ettirdiğini söylüyor, bu haber doğru ise ben yazacağım dedim. Üç kişi bir ağızdan: "Sadece çocuklar olsaydı yine neyse, kendisi de gidip hristiyan olmuş" dediler. Yani nedeni ne? Din mi değiştirdi? Dedim.  Onu iyi tanıyan eski bir arkadaşı: "Osman, din değiştirip hristiyan olursa, Amerikalıların onunla daha kolay ilişki kurabileceğini düşünüyor." cevabını verdi

Suriye'de iken Abdullah Ali, Kesire Fatma, Osman Hasan Hüseyin olmuştu

 Bu lafları duyunca ve bu sözlere inanınca  bu ailenin karakteri üzerinde düşünmeye başladım.
1980 yıllarında Suriye' ye giden Abdullah, Osman ve Kesire Öcalan, Suriye yönetiminin ve Esat ailesinin alevi olduğunu kavrayınca, hemen adlarını değiştirmişler, Abdullah Öcalan kendi ismini bırakarak  Hz. Ali' nin adını aldı. Kasire Öcalan' ın ismi, Hz. Muhammed' in kızı ve Ali' nin eşi olan Fatma ile değiştirildi..Hz. Ali' nin iki Oğlu Hasan ile Hüseyin'in  adları  Osman Öcalan' ın adı oldu.

alifatmaŞimdi Kesire kayıp, Abdullah Kemalist, Osman hrıstiyan oldu!

 Bu kişiler, aradan yıllar geçti; biri Türkiye'ye geri döndü, binlerce Kürt gencini kemalisttirler veya kemalist kişilik sahibidirler veya kemalizm den etkilenmişlerdir gerekçesiyle kurşuna dizdirip öldürmesine rağmen, din değiştirip kendisi kemalist oldu. Kesire, su oldu ateşe döküldü. Diğeri Güney Kürdistan'daki Amerika etkisini fark ederek çocuklarıyla birlikte hrıstıyan oldu.

Sakın olaki okuyucularım burada anlatımlarımdan aleviliği, hrıstiyanlığı veya kemalizmi alçalttığımı düşünmesinler. "Hiçbir şey olmayanların" gittikleri yerledeki tanrıların kabına göre şekil alarak kendilerini nasıl sattıklarını  görsünler ve bir bölüm Kürdün bu "hiçbir şey" olmayanları nasıl "her şey" yaparak onlara taptığını kavrayıp artık  uyansınlar, hiç gecikmeksizin kendi kaderlerini ellerine alsınlar!

Ankawa mahallesinde bir büro

 

13.12. 2009 Gününün akşamı Sait Hoca ile birlikte Hevler’in Ankawa mahellesinde;
Cizreli bir iş adamının bürosuna gittik.
Bu büronun alt katında bir oturma odası, arka tarafında bir mutfak,
mutfağın bitişiğinde banyo tuvalet, onların karşısında iki tane daha oda vardı.

Üst katında da yatak odaları bulunurdu. İçeri girdiğimizde üç kişi oturuyordu,
Biri büronun sahibi, kırk yaşlarında yakışıklı bir adam, onu tanırdım,
çünkü bir müddet burada misafir olarak kalmıştım.
İkinci kişi yirmi iki ile yirmi beş yaşlarında bir gençti.
Üçüncüsü altmış yaşlarında ama henüz dinç olmasına rağmen,
yüz çizgileri hayli derin, gün görmüş acı çekmiş birine benziyordu.

 mugea_yasli_adam_blMala Şevki ile tanışyorum

Sait Hoca  “Mala Şevki”diyerek benimle tanıştırınca, bu adı duymuştum.
El sıkarak hal hatır sorduk.
Genç olanı elindeki komandayla televizyonu kapattı.
Havadan sudan başlayan sohbetimiz, giderek derinleşti,
Mala Şevki başından geçenleri anlattıkça, dikkatle dinlemeye başladım.
Bir noktadan sonra, bütün bunlar çok ilginç, neden yazmıyorsunuz dediğimde:
“Kimse inanmaz ki; onun için yazmıyorum” dedi.
O’ da İbrahim Gabari gibi korkunç olayları yaşamıştı.
Ben size sadece ikisini anlatacağım:

Beni Kurşuna dizmeye götürüyorlar!

 1979 tarihinde Lübnan iç harbinde oradaydı.
Bombalar ard arda patılıyor, uzun namlulu silahlar binaları tarıyordu.
Ortalık cehennem gibiydi.
Binalar alev alev yanıyor, insanlar güpegündüz duvarların dibine dizilip kurşunlanıyordu.
Mala Şevki, Havetme’ nin adamlarıyla birlikte yeşil hatı geçerken Flanjistlerin eline geçiyordu..
Yanı düşman güçler olarak arkadaşlarıyla birlikte yaklanıyordu.
Hemen ellerini orada arkadan, gözlerinide çevreyi görmesinler diye bağlanıyordu..
Yanında benim tanıdığım bir hemşehrim de bulunuyordu.

Onları merdivenden indirerek bir binanın bodrum katına götürdüler.
 Burada kısa bir sorgudan geçirildiler.
Ve hemen olağanüstü bir mahkemenin karşısına çıkarıldılar.
Ellerinin ve gözlerinin bağları çözüldü..
Dört kişiden müteşekil askeri mahkeme, oybirliği ile kurşuna dizilmek suretiyle idam kararlarını verdi.

Mahkemeden sonra bodrum katına geri götürüldüler.
Akşam üzeri cezalarının infazı için bir ekip geldi, ellerini tekrar arkadan bağladı .
Kurşuna dizilmek için götürüldüğünü artık  biliyordu.
Bildiği dualardan birini okumaya başladı ki;
onları kurşuna dizmeye gelen grubun başındaki yetkilinin telsizinden bir anons sesi geldi.

Adam grubu durdurdu, telsiziyle bodrumdan çıktı.
Bir müddet sonra geri döndü.
Gruba emir verdi: “Serbest bırakın bunları, bir yanlışlık olmuş” dedi.
“İşte bu anı” dedi Mala Şevki, “bu anı yaşamak çok az insana nasip olur.
Kesin olarak öleceğinize inandığınız anda, ölmeyeceğinizin müjdesini almak bambaşka bir duygudur!”

Bir saniye önce hiçtik, her şey olduk

 

Devam etti konuşmasına:
“Buna benzer başka bir olay 5 eylül 1983 tarihinde Diyarbakır cezaevinde başıma geldi.
O tarihte orada kelimenin gerçek anlamıyla köle idik.
Sabah saat dokuzda, biz altmış kişiyi koğuşta ikişer sıra halinde dizmişlerdi
Askeri yürüyüşle havalandırmaya çıkarmışlardı.
Hepimiz belden yukarı çıplaktık, üzerimizde birer pantolon vardı.
Zabaniler ellerindeki lastik coplarla çıplak bedenlerimize vuruyordu
Ve havalandırmada askeri marşlar eşliğinde bizi yürütüyorlardı.
Yat emriyle yatıyor, sürün emriyle sürünüyorduk
Her gün gururumuz  ayaklar altına alınıyordu.
 Bu zulüm tam olarak üç yıldır sürüyordu.
Herkes ölmek için Allaha yalvarıyordu, ama kimse ölmüyordu.
Çaresizdik, bütün umutlarımız yıklmıştı.
İşte tam bu anda, kulaklarımaza bir ses geliyordu.
Ağzımız, bizi köle edenlerin marşını söylüyordu.
Bu ses “Kahrolsun sömürgecilik” diyordu.
Ve bu sese ses olduk.
Kahrolsun sömürgecilik diye bağırdık.

Cezaevinde kalan yaklaşık olarak üç bin kişi aynı anda aynı sloganı haykırdı.
Kurtulmuştuk!.
Bir saniye önce hiçbir şeyken, her şey olmuştuk.
Köleyken aniden özgürlüğe kavuşmuştuk
Bu anı yaşamak idamdan kurtulmaktan bin kez daha heyecanlıydı.."

Nimet’in derdi bir başka!

Anlatmak istediğim İkinci adamın adı Nimet’ti.
Botanlıydı, Güney Kürdistan ‘da çalışıyordu.
Onunla Cizre’lilerin Cemaatinde tanıştım.
Yaklaşık olarak on kişi vardık, geçmişte olan bitenleri anlatıyordu herkes sırayla.

koyunNimet’i Dinlerken Ninemi hatırlıyorum

Anlatılanlara kulak kesilince, Ninemi hatırladım.
Küçükken Ninem Çabakçur’da  Rus harbi döneminde,
Ermeni katliamları zamanında olanları anlatır ve biz ağzı açık hayretle dinlerdik.
Nimet, başından geçenleri anlatırken ninemin yüz hatlarını onun yüz hatlarında görüyordum.

1996 da koyun tüccarıydım, biz 25 tüccar yaklaşık olarak on bin koyun satın almış, Antep’ e götürmeyi düşünüyoruz.
Karayolundan tırlarla koyunları sevk edebilmemiz için izin almamız lazımdı.
Şırnak 23. Tümen komutanı Tüm General koyunları sevk etmemize müsaade etmiyordu."

Yalvarıyoruz yakarıyoruz nafile!

"Makbuz karşılığında koyunbaşı Türk Silahlı Kuvvetlerine bağışta bulunmayı teklif ettik kabul etmiyor.
Bize alın koyunlarınızı  yaya olarak kel Mehmet dağlarından götürün diyor.
O da, bizde kel Mehmet dağında o zamanlar en az ikibin PKK li nin barındığını biliyordu/k.
Başka bir çare bulamadığımız için çobanlarla koyunları yaya olarak kel Mehmet dağına doğru yola çıkardık.
Bir gün sonra bizde arabalarla karayolundan gittik.
Yolda kontrol noktalarında polis bizi gözaltına aldı, dayak hakkaret, küfürün bini bir paraydı.
Polislerde koyunlarımızın kel Memet dağından götürüleceğini ve orada PKK ye vergi vereceğimizi biliyorlardı.
 Her noktada göz altına alınıp bırakıldığımız için Çobanlar ve koyunlar bizden  bir iki saat önce dağa ulaşmışlardı."

Ateşte kızaran koyunlarımı görünce içim yandı

"Ben  ulaştığımda soğuk suyun aktığı bir derede koyunlarımız kesilmiş, derileri yüzülmüş, ağaçtan yaş şişlere takılmış en az 12 ayrı yerde ateşler  yakılmış ve etler pişiriliyordu.”
Nimet ateşte kızaran koyunlarından söz ederken yüzünün acısını burada anlatmakta zorlanıyorum.
Bu acıya veya görüntüye yabancı değilim.
Evi yanan ve çaresizce yangını izleyen adamın yüzü gibi.
Kan kaybından evladının ölümünü seyreden  bir annenin aclı çaresiz yüzü gibi!
Murat suyu kabarınca sürükleyip getirdiği Ermeni cesetlerini gören ve yıllar sonra bize anlatan ninemin yüzü gibi!
Peki sen eti yemedin mi Nimet? diye soruyorum.

“Hayır” diyor, “Onlar ekmeksiz 12 koyunu orada gözlerimizin önünde yediler.
Ondan sonra bizden yüzde 10 vergi alacaklarını açıkladılar.
10 Bin koyunun yüzde onu kaç koyun eder bilir misiniz?
Çaresiz kabul ettik.
Yanımıza bir milislerini verdiler, bu kişi bizimle gelecek ve bizden aldıkları koyunları satıp paraları götürüp onlara verecekti. Geçenlerde duydum ki o tarihlerde  Şırnak alay komutanı olan kişi, şimdi Ergenekon olayına adı karışmış.

Acaba Türk Silahlı Kuvvetleri için makbuz karşılığında teklif ettiğimiz yardımı neden kabul etmedi?
Neden bizi kel Mehmet dağından göndermeye mecbur etti?
Ve bizim yüz koyun başına on koyun verdiğimizi bildiği halde neden bir şey demedi.
Bütün bu bilinmezlerle  birlikte o kızaran koyunlar gözlerimin önüne gelince, hala içim yanıyor.

MESLEK OKULLARI

Hiç kuşkusuz yeni kurulan bir ülke için en önemli şey, okullar ve eğitim sistemidir.
Güney Kürdistan'da şu anda meslek okullarına çok ihtiyaç vardır kanısındayım.
Ama bu meslek okulları, Türkiye' deki meslek okulları gibi olmamalıdır.
Ben gençken Bingöl de bir adet sanaat okul vardı.
Oradan mezun olan öğrenciler, gerçekten bir sanaat sahibi olmazlardı.

Yani okulun marangozluk bölümünden mezun olanlar, doğru dürüst duvara bir çivi dahi çakamazlardı.
Elektrik bölümünü bitirenler, gerçek yaşamda elktrikçi olarak bir yerde iş yapamazlardı.
Ama mezun oldukları okulun adı sanaat okuluydu
Bu okullarda lise ve imamhatip okulları gibi boş adam yetiştirir di.

KOMŞUM ROBERT GİBİ

arbeiterÇok sonraki yıllarda Almanya ‘ ya geldim, komşum Robert ile tanıştım.
Onun sayesinde Almanya' daki meslek okullarının kalitesini öğrendim.
Robert ikinci dünya savaşından sonra bir haymde yaşıyormuş..
Onu buradan alıp  bir meslek okuluna yollamışlar.
Ve Robert diyorki: "Bu okullarda gerçekten bizi eğittiler, hem eğittiler hem çalıştırdılar.
Duvarcılığı öğrettiler bize, taş, demir, plastik. cam, teneke kesmeyi öğrettiler.
 Meyvelerin suyunu çıkarmayı, bu suların bozulmadan kalmasını sağlamayı, gülün kokusunu tutmayı, 
basit yöntemlerle ambalaj yapmayı  öğrettiler.
Maragozluğun ince ayrıntılarını, çimnto ve kumdan taş yapmayı, taştan yol yapmayı, çivi çakmayı,
yapı işinde kullanılabilecek bütün aletleri kullanmayı  öğrettiler bize
Ve Almanya genelinde benim gibi yüzlerce kişi yetişti.
Hükümetimiz başka ülkelerden kalifiye olmayan işçiler getirtti
Biz bu işçilerle elele vererek Almanya' yı yeni baştan kurduk."

Şu anada komşum Robert' in her parmağında bir hüneri var.
Ve yapma konusunun ustasıdır.
İşte yeni Kürdistan, öyle okullar kurulmalı ki; Robert türü insanlar yetiştirsin.
Dışarıdan gelen bir firmanın parasını ödediniz mi, yollarınızı güzel yapabilirler.
Dışardan kaldırım taşları getirerek yol kenarlarına düzgünce yerleştirebilirler.
Yine yabancı firmalar elektrik direklerinizi düzgünce dikebilir, elektrik şebekenizi çalışır hale sokabilir.
Ama birkaç yıl içinde dizilen taş yerinden çıkar, elektrik şebekeniz bozulur.
Taşı üretecek ve dizecek elemanlarınız,  tahtaya şekil verecek, suyu ambalajlayacak,
 elmanın suyunu bozulmayacak hale getirecek ustaların.z yoksa, işiniz yaştır.
Kürdistanda bu işleri başaracak meslek okulları gereklidir:
Ve gerekirse öğretmenleri belli bir müddet batıdan dahi temin edilmelidir.
Bu alana yatırılan para, ülkenin geleceğine yatırılmış para olarak görülmelidir.

RENAS CANO

Erbil'de gördüğüm ilk okul, Erbil üniversitesiydi
Sait Hoca bana "Renas Cano, bu gün tezini okuyacak, bizi davet etmiş, gidip izleyelim"dedi.
Renas Cano ile daha önce tanışmıştım:
 Bir ara Öğrenciler Birliği Başkanlığı yapmış, gerçekten yetenekli ve yakışıklı bir gençti

Üniversitenin kocaman salonuna gittiğimizde, altmışa yakın izleyici salonda bulunuyordu.
Bizde öğrenciler gibi sıralara oturunca, karşımızda Profesör cübbesi giymiş dört kişi oturuyordu
 Ve onların sağında ki bir kürsüde üzerinde yakası yeşil, siyah renkli bir cübbe bulunan Renas Cano ayakta duruyordu.
Yaklaşık iki saat boyunca Renas Cano tezini anlattı, profesörler dinleyerek not aldılar.
Alkışlarla kürsüden inen Renas gerçekten mutluydu..

11gon20026_600_450ALBAAL LOKNNTASI

Bir hafta sonra ben ile sait Hoca Lübnanlılara ait bir resturanta bitişik kahvede oturuyorduk.
Burasıda özenle inşaa edilmiş bir yerdi. Sait Hoca kahvesini yudumlarken ben dışarı çıktım.
Resteurantın bahçesinde camdan bir havuz vardı, havuzda balıklar yüzüyordu.

İsteyen müşteri havuzun başına gelir, yemek istediği balığı seçer, garson müşterinin işeret ettiği balığı yakalar, götürür açşçıya teslim ederdi.
Mutfakta kesilip temizlenen ve soslanan balık, yine dışarı bahçeye getirilir.
Burada özel olarak balık pişirmek için yapılmış tezgahta kızartılırdı.
En azından benim için çok ilginç olduğundan hem resteurantın,
 hem balıklı havuzun, hemde balık pişirilen yerin resimlerini çektim.

DİCLE ÜNİVERSİTESİ

Tekrar Sait Hoca'nın yanına dönmedem karşıdaki yüksekçe binaya takıldı gözüm.
Kafama koydum, oraya gidecektim, Sait Hocanın yanına vardım.
İsteğimi bildirdim, "akşam oluyor, neresi ki orası" dedi, dışarı çıkıp binaya doğru yürüdük.
Giriş kapısının üzerinde kocaman harflerle "Dicle üniversitesi" yazıyordu.
Hemen merdivenleri tırmanarak içeri girdik. oradan alt kata indik.
Burası üniversitenin kafeteryasıydı.
Bütün masaları kurmızı, sandelyeleri beyazdı.
Gruplar halinde oturan öğrenciler, çay içerek kendi aralarında sohbet ediyorlardı.

KIZ ÖĞRENCİ İLE SOHBET

İkinci kata çıktık, koridordan ilerliyoruz, başı örtülü genç bir kızla karşılaştık.
Sait Hoca özür dileyerek kızı durdurdu.
Sorularını ardarda sordu.
Sait Hocanın sorduğu soruları ve kız öğrencinin verdiği yanıtları bende not aldım
Olduğu gibi buraya aktardım:
Sait Hoca: "Siz burada öğrenci misiniz?"
Bayan öğrenci: "Ben gündüz bir ilkokulda matematik öğretmeniyim, geceleri burada öğrenciyim"
"Burası yeni mi açılmış?"
"Evet burası özel bir üniversite, parası olanlar burada okuyabilirler?
Yılda ne kadar ödüyor bir öğrenci?
"Dicle üniversitesi yıllık olarak öğrenci başına 2500 Dolar istiyor."
Üniversitedeki öğretim üyeleri Kürt mü, Arap mı?
Yarısı Kürt, yarısı Arap
Üniversitenin kaç fakültesi var?
Şu anda Siyasal Bilimler ve Ticari Bilimler bölümlerinde dersler veriliyor.
Diğer bölümlere daha yeni kayıt işlemleri başladı.
Peki buraya daha çok zengin çocukları mı geliyor?
Hayır, zengin olması şart değil!
Özel ünversiteler daha mı kaliteli, mesala Erbil üniversitesi veya Salahattin üniversitesi buradan daha mı geri?
Hayır, tam tersi, burada özel üniversitelerin kalitesi daha düşük.

uni2BOŞ SINIFIN FOTOĞRAFINI ÇEKİYORUZ

Kız öğrenci ile burada sohbetimzi kesip asansörle üçüncü kata gidiyoruz, koridorda ilerliyoruz.
Bir sınıfın kapısını rastgele açıyoruz.
Bomboş sınıfta oturup fotoğralar çekiyoruz.
Dördüncü katta bir camiye rastlıyoruz
Ve aşağı inip dışarı çıkıyoruz:
Yolun karşı tarafında bu topraklara yabancı bir sitilde inşaa edilmiş binanın saat kulesi Londradaki saat kulesini andırıyor.
Bahçedeki öğrenciye bu binayı soruyoruz. "İngiliz üniversitesi orası" diyor.
Hemen o tarafa doğru gidiyoruz, hava kararmış, ışıklar yanıyor, ama kapılar kapalı.
İçeri giremiyoruz, dışardan binayı seyretmekle yetiniyoruz..

Qandil' in Sırrı

Güney Kürdistan'a, hatta Süleymaniye'ye,  onunda ötesine Qandil'e çok yakın gitmişken eski arkaşlarımı görmeden dönermiyim? Gördüm, sohbet edip konuştum. En çok merak ettiğim konulardan biri, Komutan Nasır' ın (Faruk Bozkurt)öldürülmesiydi. Eski arkadaşlarıma bu konuyu açtığımda. Qandilde olup biten çoğu şeyi detaylarına kadar bilen Bilginin efendisi, biraz düşündü:

kandil3"Senin yazdığın ‘Sırlar çözülürken'i, okuyup bitirdiğim anda, komutan Nasır' ın neden öldürüldüğünü anlamış oldum. Beynimdeki bütün soruların yanıtları bulunmuş oldu." Eski arkadaşım bu cümleleri kullanırken biz toplam dört kişiydik ve benim dışımdaki üç kişi, o cağrafyada "sır" olarak tarif edilebilcek olayların iç yüzünü ayrıntılarıyla biliyorlardı. Zaten sustukları için o olaylar bizim için "sır" olmuştu.

Bilgilerin Efendisi, Nasır'ı anlatıyor!

Merak ettim,  Sırlar çözülürken adını taşıyan kitabımın Komutan Nasır'ın öldürülmesi ile ne gibi bir ilintisi olabilir? diye sorduğumda; Bilgilerin efendisi arkadaşım, tekrar düşünmeye başladı. Şu cümleler döküldü dudaklarından:  "Nasır, Abdullah Öcalan Türkiye' ye döndükten sonra bazı eleştirilerini açık olarak yapmaya başladı. Onun bu eleştirilerinin, oluşturulan sistemde kabul görmesi imkansızdı, zira sistemin kendisi her türlü eleştiriye kapalıydı. Bu özelliği gereği sistemin bekçileri, önce Nasır' ı görevsizlendirdiler. Ardından anti propağandasını yapıp yalnızlaştırdılar. "

Komutan Nasır Tutuklanıyor

Bu aşamadan sonra tutukladılar. Ve durumu başkanlık konseyinde tartışılmaya başlandı. Konsey üyelerinin çoğunluğu Nasır' ın öldürülmesine karşıydı. Ama üç kişi ısrarla bunu istiyorlardı. Bu Kişiler Duran Kalkan, Cemil Bayık Ve Murat Karayılandır. Üçününde tek bir gerekçesi vardı. ‘Nasır buradan, sağ kurtulup kaçarasa, dünyanın taşları yerinden oynar, onun PKK ye vereceği zarar Şemdin Sakık dahil, bu güne kadar kise vermemiş olur'. Bu üçlünün gizemli sözlerinin anlamı, diğer Konsey üyeleri için anlamsızdır.
Onlar yinede Nasır' ın öldürülmemesi yönünde düşüncelerinde ısrarlıdırlar. Ama konu üzerinde düşünüyorlar, çoğuna göre Şemdin Sakık Türk devletine öylesine bilgiler vermişti ki; devlet bu bilgilere dayanarak Öcalan'ı Suriye'den çıkardı, bir  müddet sonra tutukladı. Öcalan ile Kürdistan davasını özdeşleştirenler için, Şemdin Sakık'ın yaptığı ihanetten daha büyük başka bir ihanet bu yer yüzünde olamazdı.

Dağda dört kişinn bildiği bir sır

Peki bu Nasır ne biliyorda burdan kaçar açıklarsa, Dünya' nın taşları yerinden oynardı? Konseydeki üç kişi dışında kimse bu sorunun yanıtını bilmiyordu. Bilenler de bilmiyenlere açıklayamıyordu. Böylece Nasır Konsey kararı ile idam edilmekten kurtuluyordu.
Ama esrarengiz üçlü ekip, onunda bir çaresini  buldu: Nasır'ı kaçabilir gerekçesi ile Özel kuvvetler olarak bilinen güçlerin konumlandığı yerin karargahına nakl ettiler, orada tutuklu olarak beklettiler.

farukNasır Komplo ile öldürüldü

Bir gece Nasır' ın tutuklu olduğu mağaranın nöbetçilerine bir bilgi verilir, alınan istihbarata göre o gece YNK veya KDP liler gelip Nasır' ı kaçıracaklar. Silah patlatılması durumunda, hiç beklemeksizin Nasır' ın infazı  yapılsın. Bu talimatı alan nöbetçiler zaten tetiktedirler. Gece yarısı bir iki silah patlar, nöpetçi, parmağı tetikte komutan Nasır' ın tutuklu olduğu mağaraya girer, işittiği silah seslerinden dolayı  Türk devletinin operasyon yaptığını zan eden Nasır, ayağa kalkımış suratı kıpkırmızı ve heyecanlı nöbetçiye bakarak: ‘Arkadaş sana bir şey oldumu?' diye sorar, aldığı yanıt, ağzından burnundan kan akar, gözlerinin önünden şimşekler çakar, dizleri titrer ve ağız üzeri yere kapanarak can vermek olur.

Arkadaşının yardımına giderken arkadaşı vurdu!

Böyle olur Kürdistan dağlarında en tehlikeli cephelerde savaşan bir komutanın acı sonu!.
Gardiyanını düşman yaraladı sanarak , ona yardımcı olmaya gelirken "arkadaşının" kalleş kurşunlarının hedefi oldu.

Dayanmadım sordum

Henüz anlayamadım, anlattığınız bu olayın son kitab'ım "Sırlar çözülürken" ile ne gibi bir  ilşikisi var ki?

Sırlar çölürken kitabının kahramanı Harun ile Nasır' ın ilişkisi

Arkadaşım çok sakin ve rahatlatıcı bir ses tonuyla: "Var, sabırlı olun anlatacağım. Senin Kitabının kahramanlarından birinin adı Harun'dur. Harun Avrupa' da iken Nasır' da orada sorumluydu. İkisi hep birlikeydi. Harun' un bildiği her şeyi Nasır' da biliyordu. Ve Harun' un ölümü tam olarak anlattığınız gibiydi. O ve arkadaşları direktmen Türk devleti tarafından öldürülmemişti. Nasır gibi bazı sırları bildiği için ortadan kaldırılmıştı. Sen kitabında Harun'un Ergenekon tarafından Avrupa da örgütün içine sızdırıldığını, Olof Palme' yi ortadan kaldırmak isteyen güçler, Öcalan üzeri devreye girerek Harun' u tetkçi olarak kullandıklarını yazmıştın. Büyük bir ihtimalle Nasır da olay anında onunlaydı. Senin kitabı okuyup bitirince, yaşadığım, duyduğum, hiseetiğim bütün olayları yan yana getirdim, vardığın sonucu doğru buldum. İşte Konseydeki üçlü bu gerçeği biliyordu ve bundan dolayı Nasır'ın mutlaka ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyordu. Konseyin diğer üyeleri bu konuda bir bilgi sahibi olmadıkları için üç üyeyi bir türlü anlayamıyorlardı."


thumb3837Avrupa' da tanık olduklarım bilinmezliklerle doluydu:

Hiç kuşkusuz bilgilerin efendisi bu eski arkadaşımın anlattığı kayda değerdi. O ara, O da benim gibi bilgilerin efendisini dinleyen başka bir arkadaş bu konuda kendisininde bildiklerinin olduğunu söyleyince, hepimiz kulak kesildik. "Harun ile Nasır Avrupa' da iken bende orada görevliydim.  Yıl 1986 nın ilk baharıydı. Bir gün Köln kentinde arkadaşın sözünü ettiği başkanlık konseyinde yer alan o üç kişiden biri, beni çağırdı. Gittim, bir evde buluştuk. Nasır da oradaydı. Sorumlu olan, Nasır' ı bana teslim etti, 'Bunu gizliden Almanya sınırını yaya olarak geçirip Fransa' ya götüreceksin. yakalanma ihtimali milyonda bir dahi olmayacak. Öyle bir şey olursa hepimizi yok bil, ona göre' dedi. Ben işin yani bu arkadaşın çok önemli olduğunu kavradım ve gerçekten hiçbir şeyi ihtimallere bırakmayarak onu Fransa' ya götürdüm.

Geri döndüğümde çok rahattım. Ama aradan birkaç gün geçmemişti bana emirler veren konumda olan karanlıklar prensi, tekrar çağırdı. Gittim küplere binmişti, ağzına gelen her türlü aşağılık sözleri Nasır için kullanıyordu. Nedenide ‘Biz kesinlikle kaldığı evden dışarı çıkmasın demiştik, O  bizi deinlemeden dışarı çıkmış' diye açıklıyordu.
Neyse biraz sakinleşince bana yeni görevimi açıkladı:'Gidip geri getireceksin, çok ama çok dikkat edeceksin, sağ selim buraya ulaştıracaksın". Gittim aldım, geldim ve Nasır alelacele bilinen sağlam yollardan Bekaa'ya yollandı. Gidiş o gidiş, bir daha da Avrupa'ya gelemedi.

Nasır öldürülmeden önce sırrı bana açıkladı, ama ben olayları birbine bağlayamadım

Ben anlatılanlar üzerinde düşünürken, arkadaşım geçmişten yani Avrupa'dan Qandil'e döndü
Ve anlatımlarını sürdürdü: "Nasır Qandil' deki mağarasında tutukluydu. Bir gece yönetimin bilgisi dahilinde kendisiyle görüşmeya gitti. O benim bu sitemi hazmetmediğimi biliyordu. Ama öylesine bir Dünyadaydık ki kimse kimseye tam olarak güvenemiyordu. Buna rağmen sohbetimiz esnasında Almanya ve Fransa yol hattında yaşadıklarımızı hatırlattı. Neden saklandığını anlatmadı ama Olof Palme' nin Harun tarafından vurulduğunu açıkça söyledi.
Harun  öldürüldükten uzun bir süresonra, senin kitabını okuyup bitirince, otuz yıl boyunca yaşadıklarım üzerinde düşündüm senin anlattığın olaylarla karşılaştırdm vardığınız sonuçlar doğrudur kanısındayım".
 

Biz üçümüz konuşuren dördüncü arkadaş bizi dinlemekle yetindi. Anlıyordumki daha önce bu konu üzerinde çokça tartışmış ve bana açıklamaya karar vermişlerdi. Bir çay içtikyen sonra Onlar Qandil dağına doğru yola çıktılar, bende Süleymaniye istikametine gittim.

Not: Komutan nasır'ın fotosu http://www.sercavan.com/

 nizamettin-tasPWD' yi ziyaret ettim.

Güney Kürdistan da yaklaşık olarak üç ay kadar kaldım.
Birkaç kez PWD lileri ziyaret ettim.
Dağdan inmiş çok sayıda kişi ile görüşme ve tartışma olanağı buldum.
Edindiğim bilgilere göre, binlerce kişi dağda silahını bırakarak Güney Kürdistan'a gelmişti.
Güney Kürdistan Hükümeti veya güneyli partilerin bunlara karşı politikaları hep merak konusu olmuştur.
Türk devleti veya Türk basını, dağdan inen PKK lilerin Barzani ordusuna katıldığını ve onun bünyesinde eğitim gördüğünü yazar sık sık.
Keşke öyle olsaydı, ama yalan!

"Teslim olmuşlar!"

Çünkü Kürt hükümeti ve partileri özellikle bundan sakınmıştır.
Dağdan inenlere yardımcı olma yerine onları adeta itmiştir.
Hatta güneyli partililer silahını bırakıp dağdan inen kişileri "teslim olmuş" olarak
değerlendiriyorlar.
Benimle olan tartışmalarda bu terimi kullanan kişiler oldu.
Bu ne demektir, biliyormusunuz?
Dağdan inenleri resmen düşman olarak görmekle eş değerdir.
Biraz daha açıklarsam: "Bu kişiler dağa çıktılar, bize karşı savaştılar, bizden pek çok kişiyi öldürdüler, şimdi ise silahlarını bıraktılar ve bizim egemen olduğumuz alana geldiler, yani bize teslim oldular" diyorlar.

"Hiç kimse masum değildir"

Güneyli güçler bu değerlendirmelerinde haksızmıdırlar?
Hayır, tam olarak haksız sayılmazlar.
Ama güney Kürdistan' da Kürdü Kürde kırdırmak için kurulan tezgah iyi anlaşılırsa, işler değişir.
Çünkü "teslim olanlar"ı düşman olarak görenlerde kurulan tezgahın birer aktörü olmuşlardı.
1990 lardan sonra PKK ile  KDP' nin , YNK  ile KDP nin bir biriyle çatışmalarının nedeni, Türkiye, İran, İrak ve Suriye çatışmaları istemiş olduğundan dolayıdır.
Bu çatışmalara giren, kardeş kanını döken hiçbir parti masum değildir.
Bir gün gelir, bunun muhasebesi yapılır.
Bu açıdan soruna bakıldığında dağdan ineni düşman gibi görmek yanlıştır.

Durumları kötü!


Gerçi güneyli siyasi partiler,  dağdan inenleri Türkiye, İran ve Suriye'ye teslim etmiyorlar.
Onları suçlu sayıp hapse de atmıyorlar.
Belkide insani açıdan yardımcı da oluyorlar.
Bunu inkar etmemek lazım, ama gelenlerin durumu kötü.
Daha doğrusu eskiden Saddam yanlısı olanların durumu, dağdan inen kuzey Kürtlerinin durumundan çok iyidir.

Silahın varsa, iyisin!

Henüz dağdakilerle birlikte çalışanların vaziyeti iyidir...
O coğrafyada silah kimin elindeyse Süleyman odur.
Silahı elinden bıraktın mı, düşmanların çoğalır.
"Gel lan buraya, gel hesap ver!" diyenler artar.
Üstelik silahın varsa, adamda öldürürsen, kimse sana katil gözüyle bakmaz:
 Gözünün üzerinde kaşın var demez. Ama bırakmışsan sillahı, kırk katırla kırk satır arasındasın!.
Birde hala siyasetle uğraşma iddian varsa, grup kurma çaılşması içinde isen, kuşatma altındasın.
Bazı güçler yüzüne karşı dost gibi davranır.
Ama arkanda binbir oyun oynanır.

susKendi ülkende Siyasi tutsaksın!

Mesala gece yarısıdır, dost bildiğin sana bir haber yollar:
"Sakın olaki dışarı çıkmayın, istihbarat aldık, beş kişilik silahlı bir grup gelmiştir, size karşı eylem yapma ihtimalleri vardır."
Tedirgin olursunuz, arkadaşlarınıza haber verirsiniz, silahı bırakmışsınız ama mecburen, hep birlikte silahlanırsınız, çocuklarla kadınları başka evlere yollarsınız, deşifre olmuş evlerin pencerelerinde pusuya yatarsınız.
Sabah olur, gelen giden yoktur, gece karanlığı basınca tekrar nöbete yatarsınız..
Aradan günler geçer, dost bildikleriniz size haber uçurur, "gelenlere göz açtırmadık, geri gitmişlerdir!."

Suriye ve İran taktikleri ülke yöneticilerinizin taktikleri olmuştur!

Bazende siz tehlikeyi hissedersiniz, biz  mülteciyiz, devlet güçleri var burada, can güvenliğimizden onlar sorumludur der, yüksek makama gidersiniz, güvenlikten sorumlu bir numaralı kişi sizi dikkatle dinler ve şöyle bir cevap verir: "Büyük bir çadır bulun, gidin dağın yamacına kurun, orada yaşayın" Bu tavır karşısında şaşırır evinize geri dönersiniz
Siyasi çalışma yaptığınızı fark ederlerse veya internette demeçleriniz çıkarsa, hemen damlarlar yanınıza, nasihat çekerler: "siz burada misafirsiniz, sizin yüzünüzden bize çok baskı yapılıyor, tehlikeli bir ortam var, bir taraftan Türkiye diğer taraftan Amerika, biz size yardımcı oluyoruz sizin de akıllı davranmanız lazım" derler. 
Ve sizi sustururlar.

azad_cindiyani_200Azad Cindiyani' ye açıkça söyledim

YNK bunları açıkça yapıyor, duyduğumda çok üzüldüm, kahr oldum.
Bu durumu tanıdığım pek çok çevreye anlattım.
YNK nin üst düzey bir yöneticisine, "böyle yapmak ayıptır" dedim.
Dinledi tek bir kelime olsun yanıt vermedi.
Milli yönü ağır basan bir çok yetkiliye bu sorunu açtım.
Bazıları tepki gösterdi, bazıları "ilgileniriz" dedi.
Bazıları: "bunun utanç verici bir durum"  olduğunu söyledi.
Neticede olaydan haberdar olan her kes suskunluğa büründü.
 O zaman anladım ki; bu yüksek yerlerde karar altına alınan bir politikaydı bu.

Türkiye düdüklü tencerenin havasını alıyor!

O politikayı şöyle izah etmem mümkündür:
Öcalan İmralı'ya dönünce, Türk Genel Kurmayı onu tam olarak denetim altına almıştı.
Kandil deki Başkanlık konseyi de Öcalan'ın denetimine alınmıştı.
Türk Genel Kurmayı oluşturduğu bu sistem aracılığıyla önce "düdüklü tencerenin" havasını alacaktı.
Çünkü Kürdistan patlamaya hazır bir düdüklü tencere gibiydi, havası alınmadan kapağını açmak tehlikeliydi.
Bu hava alma süreci konusunda  ABD nin ve güney hükümetinin de onayı vardı.
Yani en azından bunlar haberdardı.

Denetim dışına çıkanlar bozguncu unsurlardı!

Durum böyle olunca, Öcalan ve Başkanlık Konseyinin denetimi dışına çıkanlar, onların dediklerine uymayanlar, "bozuguncu" unsurlardı.Sadece Öcalan için değil, Türkiye, ABD ve güneyli güçler içinde "bozguncu" idiler.
Güneyli bazı güçlerin Öcalan kontrolündeki silahlı Kürtleri, Öcalan sistemini terk etmiş silahsız Kürtlere tercih etmesi yukarıda ileri sürdüğüm tezin kanıtı gibidir.
Başka bir deyişle Öcalan sistemine dahil olan her Kürt, Türk Genel Kurmayının kontrolünü kabul etmiş demektir. Ama bu kontrolün dışına çıkanlar, bir tehlike yaratabilir, yeni ve devletin denetleyemediği siyasi bir çıkışa neden olabilirler.

Güney Kuzey konusunda nötürleşmiş gibi!

Güney hükümetinin bunu yapmaması gerektiğini savunanlar olabilir..
Ama Güney hükümeti yalınız bu konuda değil, kuzeyli bütün örgütler konusunda nötürleşmiştir.
Hiçbir Kürt örgütünü siyasi olarak desteklemiyor.
Silahlı mücadele vermeyen Kürt örgütlerini bile meşru görmüyor.
Mesala Türkiye KDP si, ile Kürdistan Sosyalist Partisi orada illegal partilerdir.
Türkiye' ye karşı silahlı mücadele vermemiş bu iki parti, Erbil de şube açamaz, açtıkları şubeye partilerinin isimlerinin yazılı olduğu bir tabelayı asamazlar..
Yani Türkiye Cumhuriyeti bu iki partiyi yasadışı saydığı için, Erbil de de yasadışıdırlar.

balikGüneylilerin tezini de yabana atmamak lazımdır

Güney hükümeti siyasi mücadele veren, Kürt sorununu siyasal metodlarla çözmek isteyen Kürt örgütlerini ve kişileri açık olarak destekleseydi, ama silahlı mücadele veren örgütleri desteklemeseydi belki daha iyi olacaktı ve bu konuda hem güney hemde kuzey için yeni durumlar orataya çıkabilirdi. Ama güneyli güçlerin tezleri de yabana atılamayacak kadar güçlüdür. "Kürtler burada çok önemli olanaklar ele geçirdiler. Bu olanaklar hemen çarçur edilmemelidir. Kürdistan' ın etrafı düşmanlarla çevrilidir. Önce kendini kurtaran parçanın ayakları üzerinde durması gerekiyor. Ordusunu eğitmesi, polis teşkilatını yaratması, istihbarat ağını inşaa etmesi, ekonomisini güçlendirmesi, ülkenin alt yapısını kurması ve güçlü bir devlet  olması lazım. Bunu başardıysa diğer parçaların kaderi konusunda rol sahibi olabilir."

 Dikkat!

Her şeye rağmen, Güney Kürdistan' a sığınmış insanların mağdur olmaması için hükümetin ve siyasal partilerin yapması gereken çok şey vardır. İnsanlar o kadar mağdur edilmemelidir ve bunların Kürt davasına kazandırılması için çeşitli projeler geliştirilmelidir.

Devam edecek

 



 




 

 

 

 


 
 


Favori olarak ekle (56) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1487

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >
RocketTheme Joomla Templates