﻿<?xml version="1.0" encoding="utf-8" ?><Search><Pages Count="152"><Page Number="1">apo’nun ayetleri ithaf  bu kitabı, diyarbakır cezaevinde kendini asarak düzene ba kaldırmayı bana öğreten mazlum doğana, aponun diktatörlüğünün ve resmi ideolojisinin anlaılması için bekaa vadisinde beyinlerine kurun sıkarak gerçeği görmemi sağlayan abdullah ekinci ve dilaver yıldırım’a, resmi ideolojiyi tahlil etme konusunda görülerine değer verdiğim, değerli bilim adamı dr. đsmail beikçiye ithaf ediyorum.  açıklama  ulu önderimizin kendisine değil, tanrılığına muhaliftim. tanrılığına muhalif olmakla kendisine muhalif olmak arasında çok büyük fark vardır. tanrılığına muhalif olma, onu bu çağda maskara olmaktan kurtarmaktır. đleriyi gören bir lider, kısa vadeli bir tanrılığı, uzun vadeli bir ölümsüzlüğe tercih etmez. ama bütün diktatörlerin özelliği, ileriyi görmemeleridir. diktatörlere göre herey onlarla balar, onlarla biter. bunun için sağ oldukları ve iktidarda kaldıkları süre içinde halk tarafından yüceltilmek isterler. öldükleri veya pislikleri açığa çıktığı zaman, çıkarıldıkları yüceliklerden kafa üstü bok çukuruna atılırlar. bütün diktatörler bu akibeti bildikleri için, yaarken yüceltilmeye, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmayı, güçlerinin yetebileceği kadar hereyi, herkesi egemenliği altına almayı tercih ederler. öldükten sonra bok çukuruna heykelleriyle birlikte gömülmeleri, onlar açısından fazla önem arz etmez. bütün diktatörlerin yaamlarını ve sonlarını gözlerinizin önünden geçirin bu sonucu görürsünüz. bu kitabı yazarak abdullah öcalan’ın ahsında gelmi geçmi ya da gelecek olan diktatörleri, onların zalimliklerini ve dalkavukların oynadığı rolü göz önüne sermeyi insani görevim olarak sayıyorum.  elinizdeki kitabın son bölümü hariç, tümü lübnanda yazıldı. kaldığım esrefye otelinin 206 nolu odasında kürdistan’ın bağımsızlığı için savaan yiğit gerillalara, halkıma, ülkemin ve türkiye’nin aydınlarına ve tarihe yüksek sesle haykırdım.  kitabı kısa bir süre içinde yazdım, el yazım okunaklı olmadığından, 22 gün missafir olarak kaldığım maroni kilisesinde yeniden temize çektim, son bolümünü almanyada bitirdim. eimle birlikte daktiloya çekme ii uzun sürdüğünden, bizi hayli yordu. eimin bana anlatıkları, baka bir kitabın konuunu tekil edeceğinden, kitabı yeniden kaleme almayı gerekli görmedim.  bar eliastan kaçıım avrupa’da yaayan kürtler arasında tartıma konusu olmu, pek çok yurtsever, bu durum karısında tepkisini dile getirerek görevini bırakmı, bu insanlar tehtidle, baskıyla, santajla susturulmaya çalıılmı, pek çok yerde yurtseverler dövülmü, bazıları tercit edilmiti.  benim "bölgecilik, zazacılık" yaptığım ileri sürülmü, serxwebun gazetesinde diyarbakır cezaevinin itirafcısı servan kod adlı hasan denizin kaleme aldığı bir yazı, rıza altun imzası adı altında yayınlanmı, yazıda ben hiçletirilmi, ulu önderimiz ise hereyletirilmiti. ulu önderimiz sadece partinin değil, halkın bütün olanaklarına el koymasına rağmen, beni parti olanaklarına konmakla suçlamıtı. oysa gözaltından firar ettiğimde, yalnızca 50 markım vardı ve bunun dıında dünya’nın hiç bir yerinde bir kuruluk sermayem yoktu.  mustafa karasu imzasıyla berxwedan gazetesinde yayınlanan bir yazıda, benim hiç kimse ile uyumadığım; cezaevinde bile geçimsiz olduğum anlatılıyordu. oysa mustafa karasu, ceyhan cezaevinde verdiği özeletiride: "selim bana destek çıkıyor, onun düüncelerinden güç alıyorum, ayakta kalmamı, yürümemi sağlıyor; onu sayıyor,  sözlerini dinliyordum," demiti. öyleyse aynı mustafa karasu beni karalamak ve gözden düürmek için kendisine verilen talimatlara uyduğunu gösteriyor. bu konuda veya yazdığı</Page><Page Number="2">yazıdan dolayı kendisine kırgın değilim. çünkü bende daha önce kendisi gibi yapmı, yok edilmesi gerekenler aleyhine yazılar kaleme alarak ulu önderimizi övmütüm. mustafa benim gözümde iki yıl önceki selim gibidir. giderek gerçekleri görmeye balayan selim!   mustafa’ya göre pkk diye bir örgüt vardır ve yalnız bir kii haklı olsa da; militanın görevi örgütü savunmaktır. bu mantıkla hareket eden mustafa, gerçekleri gören ve apo’ya karı tavır alan eime, iki ayrı konumasında: "ikimize çok görevler düüyor, selim aleyhinde çok sayıda toplantılar düzenlenecek, ikimiz bu toplantılarda konuacağız,"demiti. eim "ben selim’in tasfiyeci olduğuna, ajan olduğuna inanmıyorum. eskiden pkkde yoldalık ilikileri vardı, yoldalar birbirlerini düürmüyor, yüceltiyorlardı. imdi yoldalık ilikilerinin yerini, feodal komploculuk almı. bu yüzden toplantılara katılmıyacağım" demiti. eime: "sen bir kiinin peinden gidiyorsun" diyerek, onu eletirmiti o, bu eletireye karılık verdiğinde "burayı terk edeceksin, hollanda’da bir evde bizim denetimimiz altında kalacaksın veya am’a gideceksin, hangi kötü rolü üstlenmisin?" tehditi savrulmutu.   mustafa, kendisinin bir kiinin peine takıldığının henüz bilincine varamamıtı. eimde uzun süreden beri bir kiinin peine takılmıtı. bu kiinin kendi ardında bıraktığı ölüleri, hain damgalıları görünce, böyle bir kiinin peinde gitmenin doğru olmadığını nihayet anlamıtı. mustafanın eime söylediği ibretlik bir söz, ona er geç gerçekleri gösterecektir. "selim, galile olmak istiyor" sözü, karısında yaadığımız dünyanın, katolik dünyası gibi gerici, mantıksız, insanlık dıı bir gezegen olduğunu da anlatıyordu.   mustafa! bilimden, insanlıktan, sevgiden uzak, düünmeyi, hayal etmeyi, insan olmayı, doğruları söylemeyi yasaklayan bir sistem varsa; orada galile olmak bir onurdur. tarih eğer bu görevi benim sırtıma yüklemie, galile olmaktan onur duyarım. ama sen ve bütün arkadaların, bilincinde olduğunuz suçların utancını tarih boyunca sırtınızda taıyacaksınız. karı karıya olduğumuz durum, galile’nin karı karıya olduğu duruma benziyor. galile gibi gerçekleri izah edeceğim, söylediklerimden asla geri dönmeyeceğim ve itirafçı olmayacağım.   berxwedan gazetesinde kardeimin imzasıyla yazılan yazı sahtekarlık örneğidir. kardei kardee vurdurtmak isteyen sömürgeci putluğunun ta kendisidir. o yazıyı kaleme alan kiinin, kendisini bir tas çorbaya satacak yapıya sahip olduğunu biliyorum; onu çok iyi tanıyorum.  benim kardeim, halkımın davasına inanmı ve bunun için dağda savaıyor, onun kardei osman öcalan ise ırakta göbek büyütüyor. kardeimin imzasıyla bakasına beni karalayan yazılar yazdırtmak, diktatörce olduğu kadar da, alçaklıktır. kardeimin ağzından "gelsin, adelete sığınsın" çağrısı yapmak, utanç verici bir durumdur. doğruluk, hak, adelet nerede demezler mi adama? görülerimi ve düüncelerimi özgürce anlatabileceğim bir mekanizma veya kurum olsaydı, hiç kukusuz kaçmazdım.  ulu önderimiz abdullahın yüce mahkemeleri ve soruturmalarında sadece "itiraf" yapılır. ve ben itirafçılardan nefret ederim. aleyhimde yürütülen yazılı ve sözlü propoganda da "selim bir hiçtir, önderlik hereydir" deniliyor. kafası çalıan her insan, böyle bir propogandanın içindeki gerçekleri kolaylıkla görebilir. bu kitap, hiç bir ey olmayanlara, kendini her eyin yerine koyan birinin öyküsünü anlatıyor.   avrupa’ya geldiğimde pek çok kii ile telefon aracılığıyla görütüm. büyük bir çoğunluk "bir ey yazma, biz durumu biliyoruz, imdi yazarsan düman kullanır" diyordu. bir yakınımla konumamda "demokrasi yoktur" sözlerime tepkisi " demokratik bir ortamın olduğunu biliyorum" karıtıydı. anlattıklarımdan hemen sonra "kimseye bir ey söyleme, öldürürler" demesi ise "demokratik bir ortamın nasıl bir ortam olduğunu" daha iyi anlatıyordu. aydınların bazıları kendi çıkarlarından, bazıları korkudan, bazıları da karı karıya olduğumuz vehametin ayrıntılarını bilmediğinden sesiz kalmamı öneriyorlardı. aydınlarımızı dinleyince 1920lerden sonra türk aydınlarının neden, niçin ve nasıl dalkavuklatıklarını daha iyi anladım. neticede kitabı yayınlamaya karar verdim.</Page><Page Number="3">türkiye hükümeti ve türkiye basınının kitabı kullanacağını biliyordum. nasıl yapayım da, kullanmasın diye çok düündüm ama bir çözüm bulamadığım için yayınlamaya karar verdim. bana göre yayınlamak bir çözümdür. çünkü ulu önderimız abdullah, hiç bir dümanın uygulamadığı yöntemi kürt halkının evlatlarına uyguluyor; onun bu yöntemlerini anlatanları, kendisini eletirenleri ajanlıkla suçluyor "bunların söyledikleri dümanın söyledikleridir" deyip yüzünü maskeliyor; bu maske ile iğrençlikler yapıyor. okuyucunun bu oyunu kavramasını ve maskeyı düürmesini istiyorum. ben yazılarımda yaadıklarımı ve tanık olduklarımı anlattım, duyduklarımı anlatmayı gerekli görmedim. onun yaptıklarını anlattım. düman kullanacaksa, onun yaptıklarını kullanacaktır. eğer bu iin bir suçlusu varsa, o ben değilim.  hayatım tehlikedeyken bana yardımcı olan kızıl haç lübnan komitesi sekreteri pascal kuttata, komite üyesi bayan veronika ve maria le kohliye, komitede çalıanlarına, faysal, maria rose, christin, hüseyin, hadı ve muhsine, birlemi milletler lübnan temsilcisi salvatore lombardoya, avukatım monika ve maroni kilisesi papazı permisele, uluslar arası pen, alman penine, ıgmne, uluslar arası af örgütü yetkililerine, helmut oberdiek, hans koschnick ve adlarını yazmadığım iyi insanlara teekkür ederim.  11 ağustos 1993 beyrut                                             bölüm: 1  "devrim kendi çocuklarını yedi" sözü ile diktatör kendi çocuklarını yedi demek isteniyor. bu diktatörlerin yamyam olduklarını gösterir. bizde henüz devrim yapılmadan çocuklar yiyiliyor.  bügün, tam 18 gündür beyrut’ta bulunuyorum. günlük yazmaya karar verdim. yalnız günlük değil, yaananları romana dönütürmeyi tasarladım. planını yaptım, bir kaç sayfa yazdım, sonra yazmaktan vaz geçtim. kafam karmakarıık, alakbulak. beyruta yabancıyım, tanıdığım hiç kimse yok. dil bilmiyorum, yer bilmiyorum, ilk geldiğimde param da yoktu; alex haleyin kökler ramanındaki çiftlikten kaçan köle gibiydim. konta kinte gibi. benim de onun gibi seyehat belgem yoktu.  5 temmuz lübnanın bar elias kasabasından bir taksi ile geldim; tanımadığım, görmediğim bilmediğim beyruta. alman elçiliğine gidip almanyada ilticacı olduğumu sahte bir türk pasaport ile lübnana geldiğimi, pasaportumu kaybettiğimi, almanyaya geri gitmek istediğimi anlatmayı düünüyordum. yoldan geçen bir taksiye el kaldırdım. takxiye bindiğimde oför, arapça bir eyler sordu; "nereye gitmek istiyorsun?" demek istediğini anladım. çat-pat đngilizcemle " ı want going safarati alman" dedim. oför: "okay" diyerek gaza bastı, ilerde trafik öylesine sıkıtı ki; kaplumbağa hızıyla gitmeye baladık. rio djenerioda brezilyalı ünlü yazar, antonio olinto ile bir sohbetimizde: "bizim brezilyada o kadar öküz çok ki; kii baına bir öküz düüyor," demiti. bende u beyrutta o kadar araba çok ki; kii baına bir araba düer desem, abartmamı olurum. lübnan hükümeti arabalar için gümrük koymadığından, cadde ve sokaklar mercedeslerle dolu. oförüm cin gibi bir adam ve cebimde yalnızca 50 alman markı var, markı çıkarıp uzatıyorum: "üzerimde bozuk para yok" diyor. đleride bir sarafın kapısında durduruyor arabayı, parayı bozdurmak için dükkana giriyorum; 50 markı, 50 bin lübnan lirasıyla değitirip arabaya geri dönüyorum.  alman elçiliği, beyrutun dıında denilebilecek; tepede bahçelikli bir yerdeydi. elçilik binası kapısına varınca öföre, taksi ücretinin ne kadar olduğunu sorduğumda: "50 bin lira" dedi. yabancıydım, dil bilmiyordum, cin gibi öföre göre tam kazıklanacak adamdım; "çok fazla istiyorsun, benim o kadar param yok "dediğimde, oför 50 binde diretmeye baladı. dolar ile kurunun tanrı olduğu lübnanda insanlardan dürüstlük ve merhamet beklemenin saflıktan öte bir ey olmadığını anlıyor ve kızıyorum öföre, parayı vermemekte diretiyorum. oförde arapça bir eyler söyleyerek kızıyor ama, anlamıyorum söylediklerini. cebimdeki paraları sıkıca tutmu "10 bin lira yeterlidir" diyorum. neticede</Page><Page Number="4">alman elçiliğinin kapsında nöbet bekleyen polisler aramıza girdiğinde 25 bin vermek zorunda kaldım. ama içim yanıyordu. neden pazarlık yapmadan arabaya bindim, diye soruyorum kendi kendime. đ iten geçmi, paralar elden gitmi, araba binliklerimle gözden kaybolmutu. alman elçiliğinin kapısında nöbet tutan polislere đngilizce olarak "pasaportumu kaybettim, elçiyle görümek istiyorum" diyebildim. kapının önünde yarım saat bekledikten sonra içeri alınmak için nizamıye kapısından geçirildim. binanın giriindeki güvenlik kulubesinde uzun boylu, sarıın bir polis üstümü didik didik aramaya baladı. 25 bin lübnan lirası, para cüzdanı, yeni ülke gazetesinin basın kartı ve yıpranmı bir di firçası dıında üzerimde baka bir ey yoktu. polis, di fırçamı kabından çıkarınca gülümsedi, neden gülümsediğine bir anlam veremedim. pantolonumun arka cebinde küçük bir telefon defterim vardı, onu fark etmedi, eyalarımı ceplerime yerletirdikten sonra binanın ikinci katına çıkarıldım, oturmam için bir odaya alındım, bo odadaki koltuklardan birisine oturduktan yaklaık be dakika sonra orta yalı bir bayan yanıma geldi. sorunumu đngilizce olarak anlatmaya çalıtım, ama kelimelerim yeterli olmuyordu. kadın bütün soğukluğuyla "git türkçe ve almanca veya türkçe arapça bilen bir tercüman bul getir."dedi. ve çıkıp gitti. bir polis kapıda beni bekliyordu; çaresizdim, dilsizdim, çıkmak zorundaydım ve çıktım. elçilik binasından uzaklaınca düünmeye baladım.   nereye gidecektim? neredeydim? dil bilmeyince, kimseyi tanımayınca, parasız olunca bütün kapılar insanın yüzüne böyle kapanır mı? arapça türkçe bilen tercümanı nerede bulacaktım? bulam bile, pasaportu olmayan, ilticacı olduğum halde almanyadan izinsiz ayrılan bana, vize verirler mi? çarıdan 25 bin lirayla buraya gelebilmitim, imdi çarıya nasıl gidecektim? kafamdaki bu çözümsüz sorularla bir sokağı geçerek ana caddeye çıktım.  yoldan gecen özel arabaya el kaldırdım, durdu. sürücüye yabancı olduğumu, çarıya gitmek istediğimi, az bildiğim đngilizcemle anlatmaya çalıtım. araba sahibi iyi đngilizce konuan bir mühendisti. kürt olduğumu öğrenince; beni servis arabalarının kalktığı bir yere kadar götürebileceğini söyledi. teekkür ederek arabaya bindim, servis arabalarının kalktığı bir yerde baka bir arabaya binerek deniz kıyısı boyunca gittim, bahçeli bir alanda taksi oförüne bin lira verdikten sonra indim. deniz kıyısındaki ose yoldan yürürken tekrar düünmeye baladım? nereye gidebilirdim? nereye, kime ba vurabilirdim? bar eliastan kaçmak kolaydı. beyruttan nasıl kaçacaktım? parasız nasıl yaayacaktım? nerede yatacak, ne yiyecektim? benimki kunta kinte benzeri, plansız programsız bir kaçıtı. ama buna rağmen piman değildim kaçtığıma. benimki kaçmaktan ziyade bir ba kaldırıydı. daha fazla kiiliğimin çiğnenmesine, gururumun ayaklar altına alınmasına, sevdalarımın ve inançlarımın kepaze edilmesine izin veremezdim. aç kalsamda, yersiz-yurtsuz kalsamda, ölsemde, onursuz ve erefsiz yaamaktan iyidir. yolda yürürken böyle düünüyordum. ama bir çare bulmam gerekiyordu!  pantolonumun arka cebindeki telefon defterimi çıkararak göz gezdirdim. kim, nasıl bana yardımcı olabilir sorusunu soruyorum kendime. kürt pennin bakanı hüseyin erdemin fax numarası üzerinde gözlerim çakılıp kaldı. zaten bar eliasta soruturmada kaldığım iki aylık zaman sürecinde, hüseyin erdemle olan ilikilerim üzerinde durulmutu. oysa hüseyinle gizli saklı herhangi bir ilikim yoktu. pen üyesi olmam, rio djenerioda yapılan 58. pen kongresine birlikte gitmemiz, evinde iki gün missafir kalmam dıında herhangi bir birliğimiz yoktu. ama hüseyine bir fax çekebilseydim. onun insanlığa önem verdiğini bildiğimden, yardımcı olabileceğine inanıyordum. bu düüncemden hareketle telefonlu ve faxlı bir bir otel arama kararına vardım. beyrutta böyle bir otel bulmak zordu; sordum, tarif ettiler. montemar oteline gittim. gazeteci olduğumu, paramı ve pasaportumu kaybettiğimi, almanyaya acil fax çekmek istediğimi đngilizce olarak anlattıktan sonra, bir kalemle bir kağıt verince; otelin denize bakan salonuna geçtim, bir koltukta oturarak u satırları yazdım:  "hüseyin, almanyadan am’a geldikten birkaç gün sonra tutuklandım. đki ay kapalı bir cezaevinde kaldım, burada diyarbakır cezaevi tarihinin tam tersini yazmam, dıardaki pratiğimin kontr-gerilla ve özel sava pratiği olduğunu kabul etmem istendi. ya buyrulanı</Page><Page Number="5">kabul edecek ya da intihar edecektim. üçüncü bir yol olmadığından buyrulanı özeletiri olarak yazdım. buradan yarı açık bir cezaevine alındım. diyarbakız cezaevi ile ilgili daha önce yazdığım iki kitabın tersini izah edecek bir kitap kaleme almam da isteniyordu. resmi ideolojinin talimatıyla resmi ideoloji doğrultusunda kitap yazamazdım. osmanlı airi nedim olamazdım, gerçeklerin yerine yalanları koyamazdım. bunun için cezaevinden firar ettim, u anda beyruttayım. üzerimde kimlik, pasaport ve para yoktur. bana nasıl yardımcı olabilirsin, acil olarak aağıdaki fax numarasına bildir: 0096 119 12 80-4. bu notu yazdıktan sonra fax ilerine bakan bayana yarım yamalak bir đngilizce ile gazeteci olduğumu, pasaportumu ve paramı kaybettiğimi, bu mesaji göndermem gerektirdiğini anlatmaya çalıtım. bunun üzerine bayan "açılı dört, dakikası üç dolar" diyor. "param yok" diyorum, kulakları kapalı sanki. kurun ve dolar yasalarının geçerli olduğu beyrutta insanlıktan anlamıyor bayan. uzun süren bir tartımadan sonra on bin lirada anlatık ve faxı çektim. đki saat otelin salonunda faxın sonucunu bekledim. yanıt yok. telefonun her çalıında, faxın her cızırtısında kulaklarım, gözlerim, duygularım, hayallerim, umutlarım resepsiyona doğru aha kalkıyor, gelenlerin bana ait olmadıklarını anlayınca; karamsarlık her yerimi kaplıyor. belki hüseyin evde yok, belki baka bir ülkeye gitmitir ya da geç saatlerde eve gelir diye düünerek umutlanıyorum...  gece yaklaıyor, yatacak yerim yok. cebimde sadece 14 bin lübnan lirası var. bu parayla otelde yatamıyacağımı biliyorum. çaresiz oturduğum yerden kalkıyorum, vestiyerdeki kıza: "faxım gelirse bir yerlere koyun, gece geç saatlerde veya yarın sabah gelir alırım" dedikten sonra dıarı çıkıyorum. yapacak baka bir ey yok.  deniz kıyısı boyunca kıvrılıp giden asfalt yola geliyorum; arabalar vızır vızır geçiyor, lacivert gömleğim terden ıslanmı, kılık kadife pantolonum bacaklarımı yakıyor, ayaklarım kılık botlarımın içinde vıcık vıcık.  beyrutta kimsesizim. 20 yıllık bir mücadele hayatımdan sonra, imdi tek baıma kaldım. onbir yıl cezaevi yatmıım, üç yıl sistemli ikence görmüüm, boyun eğmemi direnmiim; askeri mahkemelerde, nefes almanın bile suç sayıldığı koullarda halkımın gür sesi olmuum. gazeteciyim, yazarım, milletvekiliyim, bütün bunlar kimin umurunda? asfalt yolun kenarından ehir dıına doğru yürüyen, akaklarına ak dümü orta yalı bir adamım, hepsi bu! kimliğim yok, dilim yok, en önemlisi param yok. bunlarsız beyrutta yaamak zor, biliyorum.   beyrutta kürtler, ermeniler yaıyorlar. dillerini biliyorum. ama, onlara da gidemiyorum. efendimin adamları peime düecek, beni arayacak, bundan eminim. ama yardımcı olmak için değil, ödürmek için. çünkü yasaları çiğnemi ve kaçmıtım. zaten beni öldürmek için uydurulan bahaneler yetersizdi, kaçmam da eklenince, ölümü hak etmi oluyordum. benim efendim, kunta kintenin efendisi gibi yalnız ayağımı kesmekle yetinmeyecekti. bunu biliyordum. o halde tek baıma baımın çaresine bakmalıydım.   asfalt yoldan ehir dıına doğru yürüyüümü sürdürüyorum. yoldan sadece arabalar geçiyor, benim dıımda yaya yürüyen kimse yok; ehir dıındaki bir virajda deniz kıyısına inmeye çalııyorum. ama talık bir alan olduğundan, inmekte zorlanıyorum. bazen kocaman taların üzerinden atlıyor, bazende taları tuta tuta iniyorum. sonunda dalgaların çarptığı bir taın üzerine varıp oturuyorum.  güne artık batmak üzere, beyrutta güne bir baka batarmı meğer. oturduğum yerden günein batıını izliyorum; kıpkızıl bir balon gibi sudan bir metre yükseklikte duruyor. koskoca günein bu denli küçüldüğünü ilk olarak burada görüyorum ve denizin büyüklüğü içinde günein eriyiini. giderek bir ayna kadar küçülen güne yok olunca geriye kıpkızıl bir kuak kalıyor.   deniz kenarındaki taın üzerinde uzunca bir zaman oturuyorum. ve kıyıya vuran dalgaları izliyorum. dalga izleme ilgisini, cezaevinde kelebek adlı romanı okuduğumda edinmitim. altı ay önce, yine rio djenerioda atlas okyanusunun kıyısında böyle uzun süre</Page><Page Number="6">izlemitim dalgaları. roman kahramanı fransız kürek mahkumu aklıma geldi. beyrutta daha çok kelebeke benziyordum. burada bir kaçaktım artık, bende kelebek gibi uzun süre cezaevlerinde yatmı, birkaç kez firara yeltenerek yakalanmıtım. bu son kaçıım. kelebek, hindistan cevizlerini bir torbaya doldurarak, bunlar aracılığıyla bir adadan baka bir adaya geçmeye çalımıtı. beyruttan hindistancevizi dolu bir torbaya binip kıbrısa geçemezdim ki! üstelik beyrutta hindistan cevizleri de yoktu.  düünüyor, dalgalara bakıyorum. ard arda asker safları gibi diziliyor, kıyıya doğru hücuma geçiyorlardı. önce küçük dalgalar, ardından kocaman bir dalga kıyıya ulaıyor, çarpıyor; süt beyazı su, iki metreyi akın havaya kalkıyor, kıyıdaki taların üzeri bembeyaz kesiliyor ve hızla geri çekilerek masmavi renge bürünüyor; hiç durmadan, yorulmadan bu gelgit sürüp gidiyordu.   kim bilir, bu dalgalar, günde kaç kez deniz kıyısındaki talara böyle saldırıyorlardı? talarsa inadına direniyorlardı. bu asırlardır süren savata yumuak dalgalar, sert kayaları oymu, onları kendilerine göre ekillendirmiti. bu durum hemen göze çarpıyordu. "bu da doğanın amansız savaıdır" diyorum kendime ve dalgalarla kayalıkları babaa bırakıp, kendi baımın çaresine bakıyorum.   önce yatmam için bir yer arıyorum, "hava sıcak deniz kıyısında yatabilirim" diyorum. gerçi denizden karaya doğru, deniz kokulu, nemli ve serin bir rüzgar esiyordu ama, buna rağmen kara sıcaktı. đlerideki büyük uçuruma doğru gidiyorum, tepeye çıkıp aağı doğru bakıyorum. çok eskiden buraya bir taksi yuvarlanmı, kaportası çökük ve üstünün yarısı yok. kim bilir kaç kii öldü bu takside? sürücüsü erkek miydi, bayan mı? veya yeni evli bir çift miydi ölen. veya bir aile toptan mı yok oldu? ölen büyüklerin yanında çocuklar var mıydı? veya kadın küçük çocuklarla birlikte öldü, erkek benim gibi yalnız mı kaldı? acaba yaıyor mu hala? yaıyorsa nerede? kafamdaki bu sorularla uçurumun kenarından aağı iniyorum. arabayı inceliyorum, arka koltuğu iime yarıyor, zaten kopmu bir halde duruyordu. biraz uğratıktan sonra koltuğu çıkarıyorum. tam üzerinde yatıp uzanabileceğim kadar yumuak ama, kirli ve tozlu. hemen orada deniz suyu ile yıkıyorum. kahverengi, pırıl pırıl deriden güzel bir yatak sahibi oluyorum.   yatağımı kucaklayıp kıyı aağı uçurumun dibinden geçiyorum, yatağımı taların üzerine bırakıp kendime bir barınak arıyorum. deniz dalgalarının ulaamadığı, ama eskiden dalgaların oyduğu mağara, oyukta denilebilir buraya. đçeri girip inceliyorum. yarasa, yılan, akrep gibi hayvanların olup olmadığını bakıyorum. tam aradığım yerdir sonucuna varınca; yatağımı buraya taıyorum. eğik olan yerlere talar koyuyor, yatağımı yerletiriyorum. yatağımda sırt üstü uzanıp iki elimi baımın altına koyarak, gözlerimin önündeki uçsuz bucaksız denizi izliyor, kıyıdaki kayalıklara çarpan dalgaların sesini dinliyorum. kendime göre deri yataklı bir oda sahibi olmutum. geriye yiyecek ve su sorunum kalmıtı. đki metre ilerimde deniz vardı, ben kıyısında susuzdum. suyun kıyısında susuz olmanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyordum.  cebimdeki 14 bin lübnan lirasıyla kaç gün geçinebilecektim? 14 bin lübnan lirası, 14 alman markı ediyordu. 14 alman markıyla ne satın alınabilirdi? bir kaç ekmek, bir iki kilo domates, bir kaç ie su. ondan sonra? ondan sonrası meçhul! cüzdanımı çıkarıyor, binliklerimi sayıyorum, bozuk para bölümüne bakıyorum, on iki mark yirmi dokuz fenik sayıyorum. ama demir alman paralarının lübnanda geçersiz olduğunu düünüyorum. paralarımı cüzdanıma koyarak cebime yerletiriyorum. hava giderek kararıyordu; onunla birlikte deniz de. gözlerimi kapatıyorum, dalgaların müziğini dinliyorum. robinson curzo aklıma geliyor, gülüyorum. ama "ben robinson gibi değilim" diyorum. o, koskocaman bir adadaydı. bir adanın efendisi, sahibiydi. adanın bütün meyveleri, hayvanları onundu. beyrutta benden önce her ey paylaılmı; sokakların, binaların, arabaların, hayvanların, kuların, suyun sahipleri vardı. benim, " benim" diyebileceğim; bir donum, bir gömleğim, bir pantolonum, bir ayakabım, bir saatim, araba koltuğundan elde ettiğim bir yatağım, 14 bin lübnan lirası, 12 mark 29 fenik alman parası param vardı.</Page><Page Number="7">1974 yılında kürdistan ulusal kurtulu mücadelesine katıldığım zaman, sahip olduklarım yine bu kadardı. 19 yıl sonra yine hiç bir eyim yok! đin kötü tarafı ülkemden uzaktayım, önümde deniz var, bir yere gidemem. suriyeye yaya olarak geçsem, yakalanırım. ürdüne geçsem, ordan nereye geçeceğim? çaresizim, kendime sorduğum soruların yanıtlarını veremiyorum. geldiğim yere gerimi döneyim, sorusunu kendime sormuyorum. çünkü çok uzun süre düündükten sonra "kaçacağım" kararını vermi ve kaçmıtım. türkiyeye gidemem, 19 yıl boyunca karısında savatığım, ikence gördüğüm, horlandığım, boyun eğmediğim bir rejimin egemen olduğu bir ülkeye gidemem. kürdistana tek baıma gitmem mümkün değil, gitsem bile nasıl yaarım? yasa dıı birisiyim.   ulu önderimizle derin çelikilere dümüüm. ne devletle, ne de gerilla ile yaıyabilirim. đkisininde resmi ideolojisi var; devlet kayıtsız artsız beni ajanlatırmak ister, oysa ben resmi ideolojinin dediklerini yapmamak için 19 yıl mücadele verdim. gerillada da kendi resmi ideolojisini dayatılır; ben resmi ideolojilere karıyım. bir tek seçeneğim var, avrupaya geçebilmek. bunun için üç eye ihtiyaçım var; pasaport, vize ve para. ama bunların üçü de yok. peki ne yapabilirim? düünüyorum. hüseyinnin faxla göndereceği yanıt kafama takılıyor. yanıt acaba geldi mi? bu akam gideyim mi, sabahı mı bekliyeyim? sabaha kadar bekleyemem, sabrım taar, gözlerime uyku girmez, sıkıntı basar beni. faxdan bir umut bekliyorum, umut yarım saat ötemde yatabilir miyim, diyorum. kalkıp otele doğru yola çıkıyorum. farlarını yakmı arabalar hızla yanımdan geçiyor, ben hızlı adımlarla yürüyorum. otel resepsiyonundaki adama; almanya’dan fax gelip gelmediğini soruyorum. "hayır" diyor. otelin salonunda biraz oturuyorum, salonun bitiiğinde lokanta var. beyler, bayanlar masalarda ampanya patlatıyorlar, uh kahkahalarla gülüyorlardı. beyaz giysili garsonlar tekerlekli araçlarla onlara kızartılmı etler, kabukları alınmı karpuzlar taıyorlardı. ben ise aç karınla onlara bakıyordum.  faxtan umudumu kesince otelden ayrıldım. bir bakal dükkanı arıyor ve buluyorum. đki ekmek, bir büyük ie su istiyorum. bin liramı verip yoluma koyuluyorum. deniz dalgalarının sanki benim için oyduğu tek kiilik odama saat onda varıyorum. önce soğuk suyumu yudumluyor, ardından su ile ekmek yiyorum.   yemekten sonra denizi seyrediyorum. çok uzaklarda bir ıık görünüyor. evet bir gemi bu! nereye gidiyor acaba? ah bir gemiye binebilsem? beni beyruttan çıkarsın, nereye atarsa atsın, diyorum. ama gemiye nasıl binebilirim? pasaportsuz, parasız gemiye binilmez ki! sonra para bulabilirsem, bir tekneyle kıbrısa geçebilirim, zor bir i değildir diyorum. gözlerim uzaktaki gemi ıığında, çeitli olasalıkları düünüyorum. gemi ııkları kaybolunca, yatağıma uzanıyorum ama gözlerime uyku girmiyor. kafamda 20 yıllık mücadelenin muhasebesini yapıyorum. mücadeledeki arkadalarımı, kardelerimi düünüyorum.   ulu önderimiz, "selim kaçtı" diyecek, ama "neden kaçtı " diye düünenler de olacak. "selim yıldı, mücadele etmeyi göze alamadı artık" diyecek resmi ideoloji. gerçekleri çarpıtacak, ters yüz edecek. zaten onun bütün marifeti bu. gerçekleri çarpıttığı, ters yüz ettiği, tarihi yok saydığı, yalanı gerçeğin yerine koyduğu için resmi ideoloji adını alır. bu tür resmi ideolojiler, geri kalmı halkları, tarihin belirli bir kesitinde etkilerler; geri halklar, gerçeklere inanmaktan çok, yalanlara inanmaya yatkındırlar. ama geçmi yok edilemez, tarih uzun süre çarpıtılamaz, yalanların ömrü uzun olmaz, resmi ideoloji ebedi değildir. kısa bir süre sonra kokumuluğu açığa çıkar, kendisiyle birlikte, kurduğu düzeni yıkılır.   ben kaçtım. resmi ideolojinin cezaevinden kaçtım. o cezaevi ki, fiziki tutsaklığım aracılığıyla, beynimi de tutsak yapmak istiyordu. beynimin tutsak olmaması için kaçtım. yalanları bana doğru diye onaylattırarak piyasaya sürmek isteyen resmi ideolojiyi red etmek için kaçtım. yamyamı ve yamyamlığı gözlerimle gördüm, aldandığımı anladığım için kaçtım. gerçekleri anlatmak için kaçtım. halkımın uzun bir süre sonra göreceklerini, söyleyeceklerini, çok daha önceden, bu gün söylemek için kaçtım. gerçeklerin gizli kalmaması, yalanların, gerçeklerin yerini almaması için kaçtım. gelecek nesillerin</Page><Page Number="8">yüzüme tükürmemesi, dalkavuklarin yüzüne tükürülmesi için kaçtım.   stalinin generallerinin dütükleri konuma, ilerde dümemek için kaçtım. resmi ideoloji tarafından öldürülen ve hain damgası vurulan arkadalarımın akibetinden vicdan azabı çektiğim için kaçtım. bundan sonra suçsuz yere öldürülecek olan arkadalarımın ölümleri karısında sesiz kalmamak için kaçtım. yalanların kitleleri daha fazla etkilememesi, geçmiin yok sayılarak ortadan kaldırılmaması, yaadığımız anın çarpıtılmaması, devrimcileri ve giderek halkı imha etmek istiyen diktatörlüğün daha fazla güçlenmemesi için kaçtım. halkıma karı daha fazla yalan söylememek için, daha fazla insan kandırmamak için kaçtım.  1974te kürdistanda pek fazla kimsenin inanmadığı pkkye ben inanarak katıldım. bu gün çok sayıda insanın inandığı "pkkden" ben inanmayarak kaçtım. bu benim değiikliğimle izah edilemez. ben yüz seksen derece tersine değimedim. tam tersine deney, tecrübe ve bilgim; bunlarla birlikte kararlılığım arttı. đlk mücadeleye baladığımda inandığım gibi, bu günde kürt halkının kendi özgücünü kullanacağı, özgür silahlarla bağımsızlığını kazanacağına inanıyorum. ama değien, tersyüz olan bir ey var ortada. pkk! evet pkk tersyüz edilmitir. pkk artık "pkk" değildir. bu gün böyle bir parti ortada yoktur. ulu önderimiz, partiyi ortadan kaldırmı, kendisini partinin yerine koymutur. ulusun iradesi, ulusun öncüsü parti değil, ulu önderimizdir. ulu önderimizin her kararı, aynı zamanda ulusun kararıdır. ulu önderimiz kendine göre bunun teorisini de yapmıtır.  mahsum korkmaz akademisinde en çok ilenen derslerden biri "parti önderliği" ile ilgiliydi. đnanmadığım halde, ben de bu dersi vermek zorunda kaldım. 2. görevim; gerçekleri veya doğruları anlatmak değil, resmi ideolojiyi tekrarlamaktı. "parti önderliği bir kurumdur" diyorduk. bize böyle buyrulmutu, biz de tekrarlıyorduk. "bu kurum bütün ulusun iradesidir", demeliydik.  sonuçta kapitalizmde beğenemediğimiz, eksik, hatalı, anti demokratik görülen partiler, kurum olarak kitlelerin öncüsüdür. yani yaayan, konuan, gören, hataları, eksiklikleri fark eden, karar alabilen, hatalı kararlara itiraz edebilen insanlar; kadrolaarak kitlelere öncülük yapar. bizde ise ölüler! hataları görmeyen, hataları fark etmeyen, duymayan, iitmeyen, karar veremeyen, itiraz edemeyen ölüler! yani ehitler önderlik kurumunda yer alıyorlar. đin ilginç yanı binlerce ehidin yer aldığı bu kurumda yalnızca ulu önderimiz sağdır. onun ehitlerle ilikisi olmalı. belki biz kulların aklı almıyor bu duruma. ulu önderin bilmediğimiz, görmediğimiz (çünkü biz kullara her ey ayan değildir) tanrısal yanları olmalı.  belki de kararları almadan önce bütün ehitleri yanına, yüce katına çağırıyor "yoldalarım, siz öbür dünyadasınız, belki bizim dünyada olup bitenlerden haberiniz yoktur. buna rağmen ben sizi unutmadım. hepinizi önderlik kurumuna aldım. u konular hakkında görülerinizi söyleyin birlikte kararları alalım" diyordur.   belki kemal pir, mazlum doğan veya m. hayrı durmu onla öyle konumulardır; abdullah yolda, biz orada iken böyle bir kurum yoktu, o zaman da ehitlerimiz vardı. ama kararları biz yaayanlar alıyorduk. biz cezaevinde bile sizin görülerinizi almadan kararlar alıyorduk, sizde görülerimize ba vurmadan kararlar alıyordunuz. imdi biz buradayız, siz oradasınız, bilmediğimiz konular hakkında görüler ileri sürüp ortak kararlar almamız pek doğru olmaz. sağ olan arkadaların görülerine ba vurarak onlarla birlikte ortak kararlar alsanız, daha iyi olmaz mı?" demitir. bu sözler karısında ulu önderimizin ne kadar öfkelendiğini biliyorum.  onlara u uzun söylevi çektiğini düünüyorum. (aynı söylev, ulu önderimizin konumu hakkında bilgisi olmayan biz cezaevlerinden çıkıp akademiye gelenlere de çekilmiti. ben çekilen uzun söylevlerden neler anladığımı veya neler anlatılmak istendiğini ulu önderimizin ağzından yazıyor, sizleri onunla babaa bırakıyorum:</Page><Page Number="9">belli ki, siz geri kalmısınız. zaten hayrı eskiden "biz temposuna ayak uyduramadık" demiti. doğru bir sözdü. đlk bata uslubunuzu değitirmelisiniz. bana abdullah arkada diyorsunuz, bu pkknin uslubu değildir. "abdullah arkada" demekle beni kendi seviyenize düürüyorsunuz, önderlik deyin beni öne çıkarın. önderlik demeyi öğreneceksiniz. siz ehit dütükten sonra çok ey değiti; ben yoktan var ettim, ben ölüye can verdim, ben konumayanı konuturdum, ben görmeyene göz, duymayana kulak verdim. ben iğne ucu kadar yerden dağ kadar olanak yarattım. ben yüceldim, ben tek baıma bütün emperyalist devletlere karı savaıyorum. kimse beni anlamı değildir. ben göklere çıktım. đte bakın her birinizi dünyanın bir yerinden topladım, burada sizinle konuuyorum.  siz sağ iken benim böyle özelliklerim yoktu ki! göğe çıkmayı bırakın, siz 12 eylül darbesi öncesi hilvan ve siverekte silahları patlatınca, ethem arkadala zorbela sınırı geçip kaçmıtım. ama imdi siz ehitlerle konuup kararlar alıyorum. bunları göreceksiniz! bizim önderliğimiz öyle bakalarının önderliğine benzemez. size biraz saygı duyduğum için bu kuruma aldım!  sağ olan unsurlar, önderlik kurumunda yer alamazlar. bu kurum, yüce bir kurumdur. sağ olanların hepsini cüceletirdim. yüce kuruma alınacak niteliklere sahip kimse yoktur zaten. hepsi dükün, bir kısmı kaçtı, emperyalizmin, bilmem kimin ajanı oldu. onlardan bir kısmı bulgar ajanı çıktı, bir kısmı intihar etti, bir kısmı bizim tarafımızdan ey edildi. açıkca benim göğe çıkmamı, siz değerli yoldalarla iliki kurmamı istemiyorlardı. oysa ben, göğe çıkarak đsa olmak istiyordum. baktım normal yollardan olmuyor; göğe çıkmamı istemeyenleri, beni tanrı kabul etmeyenleri, bana tapmayanları öldürdüm, kaçırttım, kendi yöntemlerimi dayatarak intihara sürükledim, kalanlara da boyun eğdirdim! zaten kalanlar pek bir ise yaramıyorlar, çok çok zavallıdırlar, bir çorbayı bile kurtaramıyorlar. ha bre beni yüceltiyorlar. aslında bundan müthi zevk alıyorum, ama onlara: bırakın beni övmeyi kendiniz bireyler yapın, kendinizi biraz yüceltin. benim görevim sizi yüceltmektir diyorum inanıyorlar. halbuki tam tersi; onların görevi beni yüceltmek, benim görevim onları alçaltmaktır. ben yüceldikçe onlar alçalıyor, onlar alçaldıkça ben yüceliyorum. onları müthi aağılıyorum: serseriler, erefsizler, kure kere, yani eeğin sıpaları diyorum, bunları teori olarak onlara sunuyorum, müthi seviniyorlar. kendilerine söylediğim bu küfür ve hakaretleri topluca okuduktan sonra biz önderliğin ayetlerinden müthi güç aldık diyorlar. ne yapayım kuldur bağılayıcı davranıyorum. yoksa diyeceğim ki; behey alçakoğlu alçaklar sizlere eekoğlu eek dedim. bunları okuyup neyinden güç aldınız? büyük bağılayıcı olduğum için kullarımı bağılıyorum.  siz öldükten, dirilerin bir bölümünü ey ettikten, bir bölümünü intihara sürükledikten, bir bölümünü kaçırttıktan, kalanları kullatırdıktan sonra bana ayetler inmeye baladı. her hafta bir kitap ayet söylüyorum. vahiy katiplerim söylediğim sözleri harfi harfine yazıyorlar. bu ayetlerden yüzlerce kitap çıktı. her kitap bir devrim yarattı. kullarım okuyorlar ama, anlamıyorlar. anlıyorlar ama söylediklerimi yapamıyorlar.  imdiye dek peygamberlerin sadece birer kitapları vardı. gerçi kitapsız olanlar peygamberler de oldu. ama, ben hepsini atım. imdi bana tapan, benim peimden koan milyonlar var. müthi edebiyat yapıyorum. evet. kiilik çözümlemesi, her kitabım bir roman gibidir. yaar kemalin yazdıkları, benim ayetlerimin yanında hiçtir.   yaar kemal basit bir eskiyayı anlatmı sadece, ben kiilikleri söverek, yıkarak yeniden yapıyorum. evet, insanları yeniden yapıyorum; kelimenin tam anlamıyla yapıyorum. đnsanı yaratıyorum, bana hiç zor gelmiyor. bu ii yapmak eskiden tanrılara aitti, imdi ben yapıyorum. eskiden tanrılar insanları nasıl yaratıyorlar diye çok merak ederdim. meğer çok basit bir imi; yollarını yöntemlerini bileceksiniz. benim alanıma gelenlere, bütün gücüm ve otoritemle yükleniyorum: sen objektif olarak ajansın, sen kemalizmin kulusun, sen düzenin yarattığı bir tipsin, sen dükünsün, sen gafilsin, sen aymazsın, senin yaadığın gerçek senin gerçeğin değil, sen bu halinle bir hiçsin! diyorum. yeni gelenler kuzu kuzu beni dinlerler.</Page><Page Number="10">kulum, aymazım, gafilim, dükünüm, ajanım haline getirdiğim bir hiçlemi, benden söz hakkı alarak öyle konuur: önderliğin dediği gibi; gerçekten biz dükünletirilmi, hiçletirilmi, objektif olarak ajanlatırılmıız. niye bizden iyi militan, iyi önder çıkmıyor? niye önderlik hepimizden fazla i yapıyor? hem stratejik önderliği hem taktik önderliği tek baına yürütüyor. her gün hepimizle ilgileniyor, biz günde kaç kii ile ilgileniyoruz, kaç kii kazanıyoruz? bir kere kendimizle önderlik arasındaki mesafeye bakalım; önderlik ağrı dağının zirvesinde, biz henüz dağın eteğinde bile değiliz.  kullarıma çok çok söz hakkı veriyorum ama, konuamıyorlar. bir kaç kelimeyi bir araya getiremiyorlar. çok zavallı, çok dükünler. hep ben konuurum, onlar dinlerler. bir alman bayan gazeteci buraya geldi bu dünyada senden çok monolog yapan kii yoktur dedi. ne yapayım karımda konuacak adam yok, bizim toplum böyle dilsizletirilmitir dedim. oysa bayan bilmiyordu ki; ben konuan, düünen herkesi susturmutum, susturmam gerekiyordu. çünkü tanrı buyurur, kul dinler ve amin der. benim kulum olan ancak benim söylediklerimi tekrarlar. birde beni, benim kullandığım kelimelerle över. bunun dıında düünce üretmek, düünüleni dile getirmek münafıklıktır. zaten ben, kullarımın beyinlerini düünce üretecek biçimde değil, benim ürettiğim düünceleri tekrarlayacak biçimde ayarlamıım. bunun için düündüler mi, aynı eyleri düünürler, yazdılar mı aynı eyleri yazarlar, konutular mı aynı eyleri konuurlar. bu çok iyi bir yöntemdir, tek tip insan böyle yaratılır ite. yaratmaya çalıtığım toplumun prototipi, farklı düünceler üretilmeyince; sorunlar, çeliskiler, çatımalar çıkmaz. bana karı muhalefet gelimez. ben söylerim onlar tekrarlarlar. đte bu kolektif düünce oluyor. daha açıkcasını söylersem; düünceyi ben tek baıma üretiyorum. ama kullarım hep birlikte düüncelerimi tekrarlayınca kollektif oluyor. böyle daha iyi! đler yürüyor mu, yürümüyor mu? ben ona bakarım. zaten kulun düünce üretmesine gerek yoktur. tanrının sözleri karısında kulun düüncesi mi olur?  ben kurallarımı koymuum, söylediklerimi benim kullandığım kelimelerle tekrarlamayan kii; pkk uslubuna aykırıdır, münafıktır ve parti çizgisinde değildir demiim. akademideki derslerde bazı kullarım söz hakkı alıp konuabilir, nitekim konuuyorlar da, benim kendilerine anlattıklarımı tekrar bana anlatıyorlar. ben, onlara bu tekrarlama özgürlüğünü, gelitirsinler, konusunlar diye tanıdım. ama ben derste iken fazla konumalarına gerek yoktur. çünkü benim onlara anlattıklarımı tekrar bana anlatacaklar.  tereciye tere satmaya gerek var mı? yoktur herhalde. tanrılamanın ilk basamağı udur: kulların düünce üretmelerini engellemek, kendilerine buyrulanı tekrarlatıp yürütmek. böyle kullar yarattınız mı tanrılığın ilk basamağına adımınızı atmısınız demektir. bunun için ben monolog yapıyorum, aağlıyorum, düürüyorum, bastırıyorum, düünce üretmelerini engelledikten sonra beni tekrarlayan bir duruma düürüp kullatırıyorum. tabi kendilerini sağa sola atanları uygulamaya alıyorum.   bizim dilimizde uygulama, cezaevi demektir. orada diyorum ki; kiiliğini çöz, sen partiye, önderliğe karısın, bu halınle objektif, sübjektif pek fark etmez ajansın. kii uygulamada uzun süre kalıp düünüyor; sonra rapor yazdırtıyorum. yazdıkları raporları okuyorum, müthi! adam kendisini bir aağılamı, okusanız inanmazsınız; dedesinin osmanlılarla ibirliği yaptığını, ibirlikçiliğin ailede bir gelenek haline geldiğini, kendisininde böyle bir aile ortamında büyüdüğünü, kemalist okullarda okuyup dükünletiğini, airetinden ve ailesinden feodal kültür aldığını, bu kültür komplocu kemalist kültürle birleince çok ucube bir kiiliğin ortaya çıktığını, bu kiiliğin objektif olarak ajan bir kiilik olduğunu, akademi ortamına gelince bunu anladığını, bilhassa parti önderliğinin ayetlerini dinleyince gerçekleri gördüğünü, önderliğin yüceliğini kavradığını, bundan sonra bata parti önderliğine, dağ ve zindan direniçilerine düzeleceğine dair söz veriyor. ben bunları yeterli bulmuyorum tabi. adam düünce üretmeye kalkıyor. bu korkunç bir ey, kendisi bile ne yaptığının bilincinde değil. böyle bir tavır içine girmekle kendisini benim seviyeme çıkarıyor. veya beni kendi seviyesine düürüyor. pek fark etmez, ikisi aynı ey. ama bu büyük bir suç! bunun için mahkeme kurun, yargılayın diye ayet indiriyorum kullarıma. savcı hemen bir iddianame hazırlıyor. tabi bizim iddianamelerimiz pkk uslubu ile, yani benim uslubumla hazırlanır.</Page><Page Number="11">đddianamenin yazım ii bitince; akademenin bütün öğrencileri akademi salonunda toplanır, mahkeme heyeti kendisi için hazırlanan bölümde yerini alır. alçak, huzura çağrılır ve savcı iddianamesini okumaya balar. đddianamelerimizin çoğu birbirilerinin benzeridir; uslupları aynıdır, kiilerin ilediği suçlar da; benim düüncelerimin dıında düünce üretmek, ayetlerimi olduğu gibi tekrarlamamak, ayetlerimi tartıma konusu yapmak, beni bir insan gibi görmek, usluplarını konuturmaktır. tabi bunlar büyük suçlardır. ayetlerimi olduğu gibi tekrarlamayıp uygulamayan kii, kesinlikle dümanın dediklerini dinleyen ve parti içinde uygulayan kiidir. objektif veya sübjektif fazla önemli değildir. benim kullandığım terimleri kullanmayan, beni tekrarlamayan kii, kendini, uslubunu konuturan kiidir. kendini parti içinde konuturmak suçtur. çünkü parti içinde sadece ben kendimi konutururum. benim kendimi ve uslubumu konuturmam erdem, bakalarının konuturması suçtur. bu parti kuralıdır. bouna mı bu kuralı koydum? benim dıımda kendi uslubuyla konuan kii; ya önderliğe göz dikmi ya da iflah olmaz ikinci tip önderliktir. bununda sonu ya kemalizmin, ya da bilmem emperyalizmin ajanlığıdır. önderliğin uslubu varken; baka burjuva, düman usluplara yer yoktur. öyle değil mi? önderliğin uslubu nettir, açıktır sonuç alıcıdır.  đddianameyi hazırlayan savcı bütün bunları bilir. đddianamesine: bu unsur, partimizin uslubunu bozacak, parti önderliğinin yüce çizgisini boa çıkaracak özelliklere sahiptır. kemalizmin, faizmin bütün özelliklerini kendi bünyesinde muhafaza eden bu alçak, özel savaın bir piyonu olarak buraya gönderilmitir. yaptıklarının bilincinde bile olmayan bu zavallı, kendi yoz uslubunu parti ortamımıza dayatarak, bu yoz uslubla partiyi bozmak, gerilla savaını durdurmak, çizgiyi boa çıkartmak istemitir. tüm bu suçlarından dolayı soruturma komisyonu adına idamını istiyorum, sözleriyle balar ve bitirir. bizdeki mahkemeler burjuva mahkemeleri gibi değil, eğitim içindir. daha doğrusu kulluğu kiiye kabul ettirmek içindir.   kulluğu kabul etmeyen kii zaten ajandır, gereği yapılır. kimse mahkemelerimizde dayattıklarıma kolay kolay karı çıkamaz. savcı iddianamesini okuyup bitirdikten sonra, mahkeme salonunda izleyici ve aynı zamanda jüri görevi gören kullarıma söz hakkı veririm. benim çizgim, uslubum ve görülerim dıında hiç bir düünce ve görüe özgürlük tanımam.  çünkü benim çizgim, benim uslubum, benim görülerim dıında herey yanlıtır. ben niye yanlılıklara, sapıklıklara, ajanlara özgürlük tanıyayım ki? benim kullatırdıklarım bütün bunları bilir. dolayesiyla mahkeme heyetinin söz hakkı verdiği kul, söyle konuur: önderliğin bütün çabalarına, bütün ayetlerine rağmen bu unsur, kendi bildiklerini okumaya devam etmi, kaldığı takımda bo tartımalar yapmı, hatta roman okumu ama önderliğin ayetlerine önem vermemitir. bundan da belli oluyorki bu unsur, kemalizmin piyonudur. savcının istemine değil, görülerine katılıyorum. bu unsurun altı ay çalıma kampına gönderilmesini istiyorum, der. söz hakkı alan baka bir kul: bu unsur çok tehlikelidir! bizim takımda kalıyor, konumaları bizim usluba benzemiyor, parti önderliğinin kullandığı kelimeleri değil, edebi, felsefi kelimeleri kullanıyor, burjuva uslubunu konuturuyor bunun için soruturmasının derinletirilmesini istiyorum, der.  beni temsil eden yüce bağımsızlık mahkemesi bu üç öneriyi oylamaya sunar. düüne biliyor musunuz! 400 veya 500 kii; bunlar jüriyi oluturanlar. asıl kararı bunlar verecek. yeryüzünde hangi önderlik benim uyguladığım demokrasiyi uygulamıtır? bana diktatör diyorlar. ben mi diktatörüm? bana bu iftirayi atanlar amerikanın, bilmem đsveçin ajanlarıdır. demokrasiyi kim yaratıyor? konumayan bir halkı ben konuturdum. halk meydanlara, sokaklara dökülüyor, halk benim adımı, benim resimlerimi taıyor. bu demakrasi değil mi? amerika’lı, đsveç’li mi demokrat? kenan evrene, özel savaın özel uygulamalarına destek olan, onlar değil mi? hani nerede kaldı demokratlık?  bakın, ben demokrasiyi pratikte uyguluyorum; yargıladığım alçağa 500 kiilik heyeti veriyorum. evet bir nevi jüri heyeti bunlar, kararı bunlar verir, mahkeme heyeti onaylar. hukuk, kanun, yasa benim çizgimdir. onaylanan ceza bana gelir. artık onaylanır mı,</Page><Page Number="12">onaylanmaz mı, orası önderliğin bileceği i. eskiden buna allahın bileceği i derlerdi.  ben allahı yer yüzüne indirdim. kötü mü yaptım yani? anam allahın verdiği canı ancak allah alır. derdi. ben anamı mı dinleyeceğim? canı kim verirse versin, ben alırım. benim de kendime göre kurallarım kaidelerim vardır. ben de insan yaratıyorum. bakın en değme komutanlarımız cemil bayık bile bir gazeteci ile yaptığı röportajda; beni bakan apo yarattı demiti. öyleyse onun canını niye almayayım? bu yetki benimle tanrının ortak özelliğidir.  yani ben kendimi tanrılatırıyorum. ben gerçeği yapıyorum ve gerçeği söylüyorum. neyse bu konuyu sonra konuuruz. bizim jüriyi anlatıyordum. juri bu alçağı oy çokluğuyla idam cezasına çarptırır. zaten ileri sürülen üç seçenek vardır; soruturmanın derinletirilmesi, çalıma kampına gönderme ve idam. yargılanan alçak, çizgim karısında yargılama süreci balamadan zaten suçlu durumundadır. bu kesin karardır; yani yargılayanın haklı, yargılananın suçlu olduğu gerçeği jürinin kararından önce ortadadır. ve bizde kii kendini mahkeme karısında savunamaz. savunma hakkı, burjuva mahkemelerinde vardır. bizim mahkemelerimiz halk mahkemeleridir; bunlar beni temsil eden yüce, bağımsız mahkemelerdir. koskoca halkı temsil eden, yani parti önderliğini temsil eden halk mahkemelerinde birinin kendini savunmasına izin verilir mi? hayır! ben o kadar alçalmadım. siz değerli ehitlerin anılarına leke sürmem. tabi göstermelik olarak suçlu veya alçak duruma düenlere söz hakkı veriyoruz. ama, bu güne kadar yargıladığım her unsur, istisnasız u sözleri söylemitir: baka bir diyeceğim yoktur, bata parti önderliğine, dağ ve zindan direnicilerine, düzeleceğime dair söz veriyorum. imdi bu unsurlara ben mi böyle söyleyin dedim? hayır. ama, binlerce kiinin yargı dosyalarına bakıyorum aynı sözler.  ve hepsi beni övüyor. demek ki, bu önderliğin bir uslubudur. aslında her zaman söylüyorum; bırakın beni övmeyi, bir eyler becerin, biraz halk sizi övsün, ama yapamıyorlar, beceremiyorlar, çok zavallılar.   mahkemelerimizin amacı; kiileri benim doğru yoluma getirmektir. öldürmenin amacı da budur, sonra hapise koymanın amacıda budur; ikencenin, bilmem neyin amacı da budur. nitekim yola geliyorlar, söylediklerimi kayıtsız artsız onaylıyorlar. düündüğüm gibi düünüyor, kullandığım kelimeleri tekrarlıyorlar. kendileri düünmekten düünce üretmekten vaz geçip, benim onlara hazır olarak sunduğum düünceleri savunuyorlar. hepsi birbirinin benzeridir. enselerine vur, ekmeklerini ellerinden al. çok zavallılar, türk ordusu karısında kurbanlık koyundurlar. koyun oldukları için düünce üretemiyorlar ya. her zaman söylüyorum: siz kurbanlık koyunsunuzdiyorum. evet bakanım.diyorlar.  çok güçsüzler, çünkü güçlerini ben aldım. hiç konuamıyorlar, çünkü hep ben konuurum. çok alçaktırlar, çünkü ben çok yüceyim. hiç düünemiyorlar, çünkü sadece ben düünürüm. hiç yaratıcı değiller, çünkü yaratıcı benim. hiç birisi teori yapamıyor, çünkü teoriyi ben yaparım. đki kelimeyi bile bir araya getiremiyorlar, en değme komutanlarımız bile benim karımda önderlik doğru söylüyor, doğrudur. evet bakanım, öyledir bakanım, tamam bakanımın ötesinde söz söylemiyor. imdi ben mi konumayın diyorum? hayır! ben susturan değil, konuturan adamım. milyonları konuturan kimdir? böyle deyince eekoğlu eekler hemen demokratlığıma inanıyorlar. oysa iin gerçeği böyle değil; önderlik çizgisine çektiklerim, yani tahakküm altına alarak kullatırdıklarım düünemiyor, sadece benim ayetlerimi tekrarlıyorlar. bunun dıında düünce üretmiyor, söz söyleyemiyorlar. adamlarımı bu duruma getirmiim. tabi düüncelerimin partinin düünceleri olduğunu kabul ettirmiim. ayetlerim, partinin görüleri demektir. kullar, partinin görülerini bir kenara bırakıp kendi düüncelerini söyleyemezler. partinin görüleri, benim görülerimdir.  ama ben bunların kollektif oldukların onlara kabul ettirmiim. nasıl kabul ettirmiim? herkese; doğru düünceler benim düüncelerimdir, sizinkiler kemalizmin bilmem düzenin, faizmin düünceleridir demiim. herkes kendi düüncelerini terk etmi, düüncesizletikten sonra, benim düüncelerimi tekrarlamaya balamıtır. böyle olunca,</Page><Page Number="13">ben stratejik önderliğe yücelmiim, kullarım taktik önderliğe dümüler. yani bu demektir ki ; ben düünür söylerim, kullarım hiç düünmeden söylediklerimi yaparlar. asıl kolektivizm budur. baka partilerde olsa, çok sayıda insan bir araya gelir, değiik düünceler, görüler, öneriler sunulur, tartıılıp, konuulur neticede ortak düünceler veya ortak kararlar çıkarılır. ama bizde bu olmaz. bizde herkes benim gibi düünür veya benim düündüğümü düünür. beyin öyle ekillenmise ben ne yapayım? yine en iyi kolektivizm bizde var; ben söylerim onlar yaparlar. bundan iyi kolektivizm mi olur?  kullarımın ii tamamdır, istediğim hale getirmiim. ama halk ve aydınlar henüz bu çizgiye çekilememitir. bunun için halk konuuyor, görülerini çok değiik usluplarla dile getiriyor. ama ben onu susturmasını bilirim. benim uslubum dıında konumanın ne demek olduğunu gösteririm, siz az sabır edin. ben halkı yaratayım da, halk benim uslubumla konumasın! böyle olur mu? feodallerin, bilmem küçük burjuvaların, emperyalistlerin uslubuyla konusun. bu olmaz. benim adamlarım yapamıyorlar. halbuki ben olsam; karıma çıkan adam ya benim gibi düünür, konuur ya da yerin altına girer. bizim temsil ettiğimiz önderlik budur. ben tek tip insan yaratmayı hedeflemiim. yaratacağım toplumda herkes aynı eyleri düünecek, aynı eyleri konuacak. yarının toplumunu bu günden yaratıyorum. bu gün kendi çizgime çektiklerim, benim söylediklerimi tekrarlıyorlar. kendileri düünce üretemiyor, sadece benim söylediklerimi yapıyorlar. adamlarıma söylemiim; herkes uslubunu düzeltecek, kendi uslubunu konuturmaycak, benim uslubuma uyacaktır. bu önderliğin emir ve talimatıdır. talimat tartıılmaz, uygulanır.  böylece çizgiye çektiklerimi tek tip, tek ses haline getiriyorum. sonra bunlar aracılığıyla halka ve aydınlara yöneliyorum. tek bir ses olmalıdır, önderliğin sesi, tek doğru düünce vardır, önderliğin uslubu. bu söylediklerim bütün ayetlerimde mevcuttur ve kullarım, halka kabul ettirmek için çabalıyorlar. ama, beceremiyorlar. đnanmıyorlar mı, inanır gibi görünüp beni kandırıyorlar mı, henüz tam olarak anlamı değilim. đnanmı gibi görünüyorlar ama, uygulamaya gelince münafıklık yapıyorlar. yüzde doksandokuzu münafıktır. sözde kabul etmi görünüyor, pratikte red ediyorlar. zayıf, korkak kiiliklerinden kaynaklanıyor. halbuki karıma dikilip:ulu önderimiz herkesin sizin düündüğünüzü düünmesi demek, kimsenin birey düünmemesi demektir, herkesin sizin gibi konuması demek, kimsenin bir ey konumaması demektir. stalin böyle yaptı. rusyanın haline bak. çavçesko böyle yaptı, git romanyayı gör,demeliydi. kendilerine güvenen varsa söylesinler. ben onlara diyorum ki; benimle savaan açıkça silahlanarak savasın. yok ben kendi uslubumu konutururum, kendimi yere atarım, ileri aksatırım, çizgiyi boa çıkarırım diyecek olan çıkarsa, önderlik bunları yutmaz. denilenlere harfiyen uyulacaktır!  tek sesli toplum, kullatırılmı, köleden aağıya düürülmü insanlardan oluur. ben bunları biliyorum. böyle bir toplumu yönetmek kolaydır. sürü, sürü ite! önce koyun tipler yaratıyorum, bu tipleri bir araya getiriyorum, bir sürü oluyorlar. ve ben bastonumu elime alarak öne geçiyorum. eskiden çobanlar değnek taırdı, ben baston taıyorum, ben önde sürüm peimdedir. sağa diyorum sağa, sola diyorum sola gidiyorlar. kötü mü yapıyorum yani? koletivizm ite! kullatırdıklarım ayetlerimi okuduklarında kendilerinden geçiyorlar. kendi kendime yahu insan koyunlaır, öküzleir, eekleir de bu kadar olmaz diyorum. çünkü adamlarıma resmen küfür ediyorum, çok seviniyorlar.  eskiden m. celal bucak siverekte birisine köpek dediğinde, adam sevinir, gördüğü herkese ağa bu gün bana köpek dedi, derdi. bizimkilerde aynen bu adam gibiler. demek ki, bu bir kültür sorunudur. bizim akademide 32 yalarında đsmail adlı güneyli bir kürt vardı. bizim kamera ilerine bakardı. hergün ona eekoğlu eek derdim, o sevinirdi. bizim kullara siz kure kere siniz diyorum, bunun teorisini yapıyorum, nasıl kure kere olduklarını isbatlıyorum, anlattıklarımı ders olarak iliyorlar. bu önderlik uslubudur.  sadece önderlik kullarına küfür edebilir. ağanın köylülerine ettiği gibi. onlara erefsiz, haysiyetsiz, eekoğlu eek diyebilir. benim ayetlerimin yüzde sekseni böyledir. kullarımı aağılamakla ilgilidir. ama benim bir kulum, baka bir kula karı bu tür küfürleri</Page><Page Number="14">söyleyemez, söylerse yargılanır. bir köylü, baka bir köylüye eekoğlu eek derse, kavga çıkar. ağa bir köylüye eekoğlu eek derse köylü sevinir. birincisi; arkadaına hakaret etmi olur. bir devrimci baka bir devrimciye eekoğlu eek der mi? demez. bu partimizin uslubuna aykırıdır. đkincisi; benim bir kulum, kendisi gibi kul olan baka birisine küfür ederse, küfür edeni kendini kul olarak görmüyor olarak değerlendiririm. ve aynı zamanda önderliğe göz dikmi biri olarak görürüm. küfür etmek, aağalamak sadece bana ait bir haktır.  kullarımın uslubunda böyle küfürlü kelimeler bulamazsınız. bazı kendini bilmezlerin, ayetlerimdeki küfürleri okuduklarında, yüzlerini ekittiklerini duydum, yakalayıp yargıladım, kullatırdıklarım bunların üzerine hücum ettiler, bir akam birini öldüreceklerdi, engelledim. imdi ben anlattığım gibi olmazsam, bizim yürüttüğümüz sava baarıya ulaır mı? ben olmazsaydım, kullarım bir gün bile düman karısında savaamazlar. onlara eğitimi ben veriyorum, silahlarını, mermilerini ben temin ediyorum, dağa ben ulatırıyorum. gidip orada benim yarattığım olanaklar üzerinde oturuyorlar. behey alçaklar! size gidin de, böyle mi yapın diyorum? beni anlamıyorlar. bir yandan da beni anlamamaları çok iyi. anlaılmamak houma gidiyor. bunu sizin dıınızda kimseye söylemiyorum.  siz ölüsünüz, kimseye anlatmazsınız diye söylüyorum. kullarımın beni anladıkları gün ii bitmitir. beni anlamadıkları müddetçe saltanatımı sürdürürüm. zaten tanrılar, insanlar tarafından anlaılmadıkları için tanrılatılar, anlaıldıkları an tanrılıkları son bulur. benim durumumda böyledir. bu yüzden, beni anlamamaları için her türlü entrikayı çeviriyorum. ama buna rağmen beni anlayanlar çıkıyor. ben beni anladıklarını anladığımda, daha onlar birey yapmadan harekete geçiyorum. hiç bir insanın kabul etmeyeceği yöntemlerimi onlara dayatıyorum. bu durum karısında ya kaçıyorlar ya intihar ediyorlar ya da bizim tarafımızdan öldürülüyorlar. benim sırrım anlaılmamalıdır, sırrımı çok iyi korumalıyım. sırrımın açığa çıkmaması için herey yaparım. beni anlayanlar, kesinlikle ölmelidir. beni anladıktan sonra kaçıp kurtulanlar vardır; ama bu sorunu öylesine ilemiim ki, kendimi daha anlaılmaz kılmıım. örneğin birisinin beni anladığını anladım veya beni anlayacak özelliklere sahip birisi olarak gördüm ki, bunları benim tesbit etmek zor bir i değildir. özellikleri unlardır: beni bir tanrı gibi görmezler, bir yoldaları görürler. benim sözlerimi ayet olarak kabul etmezler, bir arkadaın görüleri, sözleri olarak kabul ederler. kürtlerin benim tarafımdan yaratıldığını kabul etmezler, kürtlerin yeniden yaratılmasında mücadele veren herkesin payının olduğunu söylerler. her eyin benimle baladığını, benimle biteceğine inanmazlar, objektif koullar ve halkın tükenmez gücünden söz ederler. düünce üretme yetenekleri vardır, beyinleri benim söylediklerimi tekrarlanmaya göre ekillenmemitir. her birisinin kendisine göre bir anlatım tarzı vardır. yani bu tipler kul değil, kulluğu zor kabul ederler. kendilerini tanrı yerine koymazlar, üstelik koyanlara karı çıkarlar. açıkça karı çıkmazlarsa bile bundan rahatsız olduklarını belli ederler. eski örgüt anlayıını dayatırlar, partide ısrar ederler, merkez komitesi, bölge komiteleri, yerel komiteler, hücrelerden söz ederler. kararların demokratik alınması, benimde dahil herkesin ortak kararlara uyması gerekir derler.  tabi söyledikleri çok saçma, biz o anlayıları çoktan atık. bürokratik partilere gerek yoktur. onların sonunun nerelere vardığını gördük. merkez komitesine ne gerek var? aslında bizim öyle bir eyimiz vardı; biz ona taktik önderlik diyorduk. fakat yapamıyorlar onu da ben yürütüyorum. daha iyi oluyor, kararları aniden alıyorum. daha çabuk, daha hızlı oluyor. merkez komitesini topla, herkes düüncelerini söylesin, tartımalar olsun, alt komitelere danıılsın böyle çok zaman gider, bir sürü bo tartıma olur. üstelik kullar düünce üretmeğe balar ve kul olmaktan çıkarlar. bu durum tanrılığımı ortadan kaldırır, hemde bouna zaman harcanır. oysa bizim kaybedecek zamanımız yoktur. bunun ötesinde ben stratejik önderliğim, siz ehitleri de bu kuruma aldım. tek baıma kararlar vermiyorum değil mi? bu stratejik önderlikte benim buluum, marksizme katkımdır dedim, herkese yutturdum. sizi içine aldım ki, bana karı gelenler, size de karı gelsinler ki, kullarım daha fazla bana sarılsın. imdi her yerde stratejik önderlik üzerine dersler veriliyor. đlenen bütün günahlar taktik önderliğin, bütün sevaplar stratejik önderliğin oluyor. stratejik önderlik hata yapmaz. baarısızlık kelimesi onun için</Page><Page Number="15">geçerli değildir. gerçekten benim dediklerim yapabilseydi devrimi çoktan yapmıtım.  büyük ehirleri ele geçirin dedim, baaramadılar. botan ve behdinanda sava hükümeti kurun dedim, kuramadılar. đstanbula, ankara’ya girin altını üstüne getirin dedim, giremediler. ben ne yapayım? kabahat bende mi? hayır. kendileri söylüyorlar: biz stratejik önderliğin dediğini yapsaydık, bu durumda olmazdık özeletirilerinde bunu vurguluyorlar. ben kendimi böyle anlaılmaz kılıyorum. büyük ve baarılmaz hedefleri önlerine koyuyorum, nasıl olsa söylemek kolay, onlar baarmayınca suçlayarak bindiriyorum. onlar aağılandıkça, ben yüceliyorum. ama bazıları bunu anlıyor. anlasın, sorun değil!  konuya tekrar dönüyorum; beni anlayanları veya beni anlayacak özelliklere sahip olanları hedefleyerek: bunlar tasfiyecidir, partiyi tasfiye etmek istiyorlar, silahlı mücadeleye karıdırlar, partiyi reformist bir çizgiye çekmek istiyorlar, yaam tarzları ve uslupları partiye aykırıdır, bu halleriyle objektif olarak ajandırlar,diyorum. hereyden habersiz kullarımı yanıma alarak, onlar hakkında yaptığım tesbitler doğrultusunda beni öven, kendilerini yeren özeletiri istiyorum. tabi özeletiriyle kiinin kendisine yönelmesi, kendi kiiliğini yıkması, kendini alçaltması devrimci bir yöntemdir. bunu zaten herkes kabul etmitir. böylece özeletiri vermesini istediğim kiiler, öyle olmamalarına rağmen benim tesbitlerim doğrultusunda: biz objektif olarak tasfiyeciyiz, silahlı mücadeleye karıyız, partiyi reformist bir çizgiye çekmek istiyoruz, yaam tarzımız, uslubumuz burjuva yaam tarzı ve uslubuduriçerikli özeletirilerini yazıyorlar. yazmazlarsa ajan ilan ederim, yazarlarsa kullarıma okuturum. benim önceden yaptığım tesbitler, özeletiri verenler tarafından da kabul edilince; kullarım hem uzak görülülüğüme inanır, hem de bu özeletirilerle beni anlayanları hal etmenin zeminini olutururum. benim dıımda bütün kullarım, kendilerini yeren bir uslupla özeletiri vermek zorundadır. bu önderliğin bir kanunudur. ben göğe çıktığımda eletiriyi kendime aldım, özeletiriyi kullarıma bıraktım. onlar özeletiri ile kendilerini alçaltıp beni yüceltiyorlar, bende eletiriyle kendimi yüceltip onları alçaltıyorum. böylece onlarla aramda, tanrı ile kul arasındaki kadar yücelik ve alçaklık ortaya çıkıyor. bunun için eletiri ile özeletiri tanrılığımı perçinleyen araçlardır.  beni anlayanların özeletirilerini alınca zemin olmumu, kullarım bana inanmı demektir. bu noktadan sonra yöntemlerimi yava yava devreye sokuyorum; provake ediyor, ardlarına ajan takıyor, baarılarını baarısızlık olarak değerlendiriyor, çok küçük bir hata ilediklerinde, bunu büyük bir suç olarak kullarıma empoze ettiriyorum, anlayabilecekleri bir yöntemle göz altında tutturuyorum; düürmek için suriye muhabaratından aldığım bilgilerle, bizim kürt feodallerinin kullandığı bütün yöntemleri devreye sokuyorum.  bu durum karısında ya kaçıyorlar veya intihar ediyorlar. ölenlerden zaten kurtuluyorum. kaçanlar ya beni anlatma firsatı bulamadan tarafımızdan öldürülüyorlar ya da ajan olduklarını söyleyip inandırıcıklarını sıfirlıyorum. ben ne söylersem, kullarım bana inanırlar. kaçanların ajan olduklarını söyledikten sonra, benim hakkımda yazılan ve söylenenlere kullarım inanmazlar. aslında söyledikleri her ey doğrudur. ama kul, baka bir kulun doğrusuna inanmaktansa tanrının yalanına inanmayı yeğler. ben tedbirlerimi önceden almıım.  eskiden çetin güngör vardı. biz kendisine semir derdik. baki karer vardı; bizim hakinin kardei. bizim eski ilikimiz vardı, kesire. biz fatmaderdik. đbrahim aydın vardı, saime akın, ayten yıldırım, cemile merkit, haydar kaytan, m. karasungur, duran kalkan, salahattın çelik, gençli baka bir salahattın vardı.(5) imdi yanımızda kalan cuma ile ebubekir, ben göğe çıkmadan önce bunların çoğu partinin merkez komite üyesiydi. siz diyarbakır cezaevinde direnii balatınca; bizim adamlar çok etkilendi, yeniden dirildik adeta. halkta direnilerinizden etkilenmiti. kürdistanda baka örgütte kalmamıtı. suriye muhabaratıyla iliki kurunca kendi kendime dedimki göğe çıkmanın tam zamanı; engel olanı veya razı olmayanı vur, tepele, ez, üstüne çık ve tanrılığını ilan et. ölen öldü, kaçan gitti, bir kısmı intihar etti, kalanları kullatırdım ve tanrılığım burada doğdu. çetin güngörden tut, bircan yıldıza kadar 50ye yakın adam öldürülünce</Page><Page Number="16">kalanlar korkudan kul olmayı kabul ettiler. korkuyla bina ettim her eyi. korkutarak itiat ettirme yöntemim oldu, yanı amentüm.  ben tasfiye etmek istediklerimi, önce tasfiyeci ilan ettim. kullarıma:bunlar partiyi tasfiye etmek istiyorlardedim, adamları tasfiye ettim, sonra kendim partiyi tasfiye ettim ve kendimi partinin yerine koydum. partiye ne gerek var? ben kendim partiyim, o günden bu güne bütün kararları ben verdim. partinin üyeleri bile yoktur, olmayan partinin üyeleri olur mu?  eskiden bizim bir tüzük vardı, yırttım attım. önderlik, muazzam ilkeler artaya koymutur, tüzük kıyafet etmezki! benim dediklerimi yapan, kabul eden bizim üyemiz, yani basit bir çalımamız oluyor, hepsi bu kadar. bunları kullarıma açıkça söylüyorum, beni haklı görüyorlar.  partiyi ben tasfiye ettim. öldürdüklerim, kaçmasına neden olduklarım, intihara sürüklediklerim partide diretiyorlardı. kısacası tasfiyeci bendim, onları tasfiyeci olarak gösterdim. đte maharet ve ustalık burada! gerçeği tersyüz edip yalanımı gerçek diye kullarıma kabul ettirerek kendimi anlaılmaz kıldım. öldürdüklerim, kaçırttıklarım, intihara sürüklediklerim için:bunlar savaa gitmek istemiyorlar, ortadoğuda, avrupada kalmak istiyorlar dedim. halbuki; savaa gitmek istemeyen, amda kalmak isteyen bendim. zaten hilvan ve siverekte bir kaç silah patlayınca zorbela kaçmıtım ve kürdistanda rahat yaayabileceğim bir ortam yaratılmadan can güvenliğimi sağlama almadan savaın yakınına bile gitmem. kendim için değil tabi, kullarım için yapıyorum bunu. bana bir ey olursa, kullarım helak olur. bırakın kullarımı, kürt ulusu tarihten silinir. kürt ulusunun yaayıp yaamaması bana bağlıdır. bunu herkes söylüyor. bundan dolayı biraz kendimi muhafaza etmeliyim.  kullarım diyorlar ki;hiç birimiz pravakatörleri pravakasyonu önceden fark etmedik, önderlik hepsini önceden gördü.tabiiii, ben tasfiye edilmeleri gerekenleri önceden tesbit ederim. bundan tasfiye edilecekler dahil, kimsenin haberi olmaz. tesbitten sonra önce pratiklerini eletirir, özeletirilerini alır, bunlar için ya kaçarlar ya parti kurallarına karı çıkarlar ya da intihar ederler belirlemesini yapar ve yöntemlerimi parti kuralları adı altında bu kiilere dayatırım. gerçekten bir süre sonra bu unsurlar, bu yollardan birine ba vurmak zorunda kalırlar. çünkü benim dayattığım yöntemlere, bir gram namusu olan kii boyun eğmez.   bunlar kaçınca veya intihar edince ya da kural adı altında dayattıklarıma karı çıkınca ben, bunlar tasfiyeci, özel savaın parti içindeki uygulayıcılarıdır demedim mi? diyorum, kullarım uzak görülülüğüm karısında hayrete kapılarak harekete geçiyorlar. beni yüceltiyor, onları yeriyorlar.   böyle durumlarda kullarım pravakatörleri alçaltmak, beni yüceltmek için gazete ve dergilere yazılı açıklamalar yaparlar. beni göklere kadar çıkartarak, onları yerin yedi kat altına kadar alçaltırlar. bu yöntemi önderliğin bir uslubu haline getirmiim. hüseyin yıldırım ve sapık eimi kaçırttığım zaman, diyarbakır cezaevinin en itibarlı tutukluları mustafa karasu, sakine cansız, mehmet ener ve fuat kav beni yücelten, hüseyin ve kesire unsurunu alçaltan uzun bir değerlendirme yazısı kaleme aldılar; serxwebun gazetesinde yayınlattım; defterlerini dürdüm. üç yıl sonra sıra m. enere geldi. önce yöntemlerimi devreye sokarak kaçırttım. ardından cezaevinin itibarlılarını bekaa vadisine topladım. beni yücelten, ener unsurunu alçaltan yazılar yazdırtıp, kendi imzalarıyla gazetelerde yayınlattıktan sonra onun iini de bitirdim. imdi sıra bakalarında. bunlar önderliğin yöntemleridir. kesireye çetin güngörü mahkum ettirir, cetinin iini bitiririm. m.enere kesireyi mahkum ettirir, kesirenin iini bitiririm. selim çürükkaya ile sakine cansıza m. ener’i mahkum ettirir, enerin iini bitiririm. selim çürükkayaya rıza altun ve mustafa karasuya mahkum ettirir, selimin iini bitiririm. bu aynı zamanda iti ite kırdırtma politikasıdır. önderlik uludur ve ebedidir, dalkavuklar çoktur. birini ipe çekerim diğeri alkı çalar, sonra alkı çalanı ipe çekerim, bu kez baka biri alkı çalar. niye böyle yapıyorum? önderlik yaasın diye! önderlik bir ulusun</Page><Page Number="17">beynidir. o gitti mi, herey gider. herey gideceğine, önderliğin, dolayısiyla ulusun selameti için, üç be kiinin hatta ilerde üç-be milyon kiinin gitmesi önemli değildir. önemli olan önderliktir. yani önemli olan benim.  osmanlı padiahları önderliği güvence altına almak için neler yaptılar, bilmiyor musunuz? nereden bileceksiniz! önderliğin esasları vardır, padiahlar o kadar ahmak mıydı? sanmıyorum. adamlar iktidarı güvenceye almak için, erkek evlatlarının hepsini boğdurdular. hatta fatih sultan mehmet bunun için kanun çıkardı. padiahlar bu tedbirlere ba vurmasalardı, imparatorluk 722 yıl yaar mıydı? yaamazdı. padiahlar oğullarını, kendilerine muhalif olabileceklerini göz önünde bulundurarak boğdurdular. muhalefet gerekli değil, padiah diktatördür, bunun için padiaha karı potansiyel bir muhalefet daima vardır. fakat bu potansiyel muhalefete önderlik yapacak kii yoktur. kitleler sıradan kiilerin peine takılmazlar. ama bir padiahın oğlu kolaylıkla hazır, kendini bekleyen potansiyel muhalefeti peine takabilir. đte osmanlı padiahları, oğullarını bu melun muhalefetin aleti olmasınlar diye boğduruyorlardı. önderliğin selameti için bu gerekliydi. eğer önderliğin, bir ulusun baı ve kalbi olduğuna inanıyorsak bu böyledir. ba ve kalp gittikten sonra ortada gövde kalır. gövde ne ise yarar? hiç! bir çukura atılır, üstü toprakla örtülür. türk rejiminin dediği gibi kürt ulusunu toprağa gömdük, üstünü betonladık. tekrar böyle olmasını istiyor musunuz? hayır! o halde önderliğin ebediyen korunması için, benim iyi yaamam için herey mubahtır.  bırakın makyaveliyi, felsefeyi, bilmem hümanizmi! ben ne yapıyorum? kitlelerin tanıdığı, halk ve kamuoyunun adını duyduğu, u veya bu oranda yetenekleri olan, savaan, düünce üretebilen, dört dörtlük kuzu olmayan kiilerin, imdi olmazsa ilerde bana karı olabileceğini, zaten var olan, mevcut potansiyel muhalefetin baına geçebileceğini veya bu muhalefetin aleti olabileceğini düünüyorum. korkum bundandır. bu yüzden onları sırasıyla, birer birer ortadan kaldırıyorum. kimseye de güvenmiyorum, çünkü lafta bana bağlı olduklarını söylerler ama pratikte muhaliftirler. görünümde bana bağlılar, gerçekte öyle değiller. ben bunu biliyorum. bir ayağım kaysa veya allah esirgesin ölsem, en bağlı olanlardan biri önce fotoğraflarımı yırtar, heykellerimi yıkar, ardından baa geçip halay çeker.  ben bunları dünden görüyorum. 30 yıllık ömrümü bouna mı harcadım? yanılıyorsunuz. adamlarımin hepsi gafil, ama ben gerçekçiyim. benim dıımda kitlelerin kimseyi tanımaması için kurallar koydum. ama uymadılar, isimleri ünlendi, tanındılar. bunu çekemem ite! üne kavumaya yönlenen cezasını çekecek, kabahat bende mi? hayır!  batan beri kimin kim olduğu, ölümü, sağ mı, var mı yok mu, belli olmamalı. benim dıımda kimsenin kimliği, ismi cismi, kiiliği olmayacak demedim mi? baki karer, haki yoldaın durumundan ötürü kürt halkı tarafından tanındı; sayıldı sevildi. baktım olmuyor:adını değitir dedim, değitirmesi gerekiyordu. süleyman adını koyduk ama, süleyman bir türlü bakiyi kitlelerin kafasından silemiyordu. ne yapayım? önderliğin gereklerini yapmayacak mıyım yani? bunu benden istemeye hakkınız yok. bizim ilikimiz vardır, bizden dolayı tanındı; onda önderlik yetenekleri de mevcuttu.  daha 12 eylül öncesi bizim cuma ile kemal pir onu boğalım dediler, engel oldum. bana karı muhalefet etmeye yatkındı. osmanlılar, oğullarına güvenmiyorlardı, ben karıma mı güvenecektim? semir vardı, çetin miydi adı? müthi bir demagogtu. en güvendiğim adamları kafaya almıtı, sözde kongreyi boa çıkarıp beni alt edecek, ondan sonra herey elimden gidecekti. mehur lafazan, troçki gibi bir adamdı. yani ulusun selameti için bunun ey edilmesi o kadar önemli değildi. hüseyin yıldırım, üç gün cezaevinde kalmı, burada bizim karımızda titriyordu. belki bir ey arar diye avrupaya gönderdik. orada basit bir sözcülük, evet basit bir sözcülük görevi verdik; bir baktım ki, o benden daha çok tanınmaya balandı. koskocaman bir önderlik, ne idüyü belirsiz birisinin gölgesinde kalır mı? üstelik arkadalar diyorlar ki; cezaevinde dayak yemeden teslim oldu. bu önemli değil mi, size önderliğin esaslarını anlatıyorum.  dilaver yıldırım vardı, tam bir elazığ kiiliği. ona kasko diyorlardı. küstahlık tabii</Page><Page Number="18">evet. mamak cezaevinde tek baına direnmiti. burnundan kıl aldırtmıyordu; u küçük tepeleri ben yarattım havasındaydı. yani koskoca önderliğin yanında küçük tepeleri yaratmanın lafı mı olur? önderlik koskoca bir ulusu yarattı, bunu görmüyorsun da, o pis ukala kiiliğini konuturuyorsun ha! kasko, aha u bizim akademinin meydanında kafasına bir kurun sıktı gitti; büyük bir ihtimalle bulgar ajanıydı. o zaman sovyetler bulgarlarla birlikte benim önderliğimi tasfiye etmeğe çalııyorlardı. tabi tkpnin de parmağı vardı. daha bir sürü aymaz kiiler çıktı, bundan sonra da çıkar. ya kullarım ne yapıyorlar? bana karı çıkmaya hazırlanıyorlar. tasfiyeciler hep beni hedef alıyor, kullarıma tek söz söylemiyorlar. neden? çünkü ben yalnız doğruyum da ondan. ben hatımı tutturmu, kurallarımı koymuum.  kullarımın hepsi zavallıdır, benim gibi zalim olsalardı onlarda karı çıkarlardı. kullarım, hep provakasyonların piyonu olurlar. onlar bin kii, pravakatör bir kiidir, bin kii bir kiiyi boğamıyor, bir kii bin kiiyi kandırıyor, bana karı kullanıyor. tıpkı benim gibi, bende bir kiiyim, hepsini kandırıyor, koyunlatırıyor kullanıyorum. böyle söyleyin diyorum söylüyorlar, söyle söyleyin diyorum yine söylüyorlar. en güvendikleri arkadalarına ajandırdiyorum, adamın ajan olduğuna ben inanmıyorum, onlar hemen inanıyorlar. bunun için çok zavallılar, benim gibi zalim değiller diyorum. zaten nerede bir zalim varsa orada bir sürü zavallı vardır. zavallılar daima kendileri için bir zalim yaratırlar veya tersi. zalim, kendisi için zavallıları yaratır, tencere ile kapak gibi. ben zalim olduğum için herkes bana karı çıkıyor. aslında kullarımın zavallılığından cesaret alıyorlar. kullarım objektif olarak onların yanındadır. bunu görüyorlar. ama ben fırsat vermem, iplerini tutmuum, sıkı sıkı bağlamıım, zaten biraz gevetsem; ya davulcuya ya zurnacıya kaçarlar. tekrar tekrar tanınma üzerine duruyorum. tanınmak tehlikelidir. önderlik dıında kimse tanınmayacak. niye herkese kod isim artı koyduk? düman kimseyi tanımasın diye değil, bizim her eyimiz açıktır. kulların kod isim taıması, önderliğin bir kanunudur.  önderlik hattını kabul eden herkes, devirilmeyi kabul etmek zorundadır. kullarım devirilmenin ne olduğunu bilmiyorlar. devirilen kii; geçmiinden, ailesinden, soyundan sopundan, köyünden-kasabasından, dilinden, kültüründen, tarihinden, annesi-babasından koparılmı, yabancılatırılmı, kendisine baka bir kiilik ve ad verilmi kiidir.  eskiden osmanlılar böyle yaparlardı. mekedonyadan, bulgaristandan, yunanistandan gençleri ve çocukları toplar, đstambula getirirlerdi. onlara đslam kültürü aılar, isimlerini değitirir osmanlıca öğretirlerdi. dillerini kültürlerini unuttururlardı. sonra acemi ocağı ve yeniçeri kurumlarından geçirirlerdi. daha sonra saraya alınırlardı. padiahlar vezirlerini bunların arasından seçerlerdi. ve gerektiğinde padiahlar, bu vesirleri bir odaya çağırtır, özel yetitirilmi daha önce kulak zarları delinmi, dilleri kesilmi zebelah türünden celatlara özel bir iaret vererek boğdurturlardı.  osmanlı padihahları 44 adet veziri böyle boğdurttular, kimseden çıt çıktı mı? hayır.vezirler boğdurulduğu zaman, devirilenler:ulu padiahımız çok yaa diye bağırırlardı. neden? çünkü boğdurulan vezir; ailesinden, çevresinden, köyünden, kasabasından, kültüründen, tarihinden, dilinden koparılmı, kiiliği, ismi değitirilmi, hiç kimsesi olmayan, sarayda yetien bir hıyardır. hıyar kesilince muhalefet olur mu? olmaz.  ben niye aile çözümlemesini yaptım? bouna aile için o kadar ayet indirmedim! neden aile ajan bir kurumdur, bununla ilikisini koparmayan ajandır dedim? đ olsun diye kullarımı köylerinden, kasabalarından, yörelerinden koparmadım. zevk aldığım için kullarımın kiiliklerini yıkmadım. düman tanımasın diye isimlarini değitirmedim. kullarımın arasındaki yoldalık ilikilerini bouna kaldırmadım. biliyorsunuz siz ehit dümeden, kaçanlar kaçmadan, intahar edenler intihar etmeden, kul olanlar kul olmadan, ben partinin yerine geçmeden bütün arkadalar arasında yoldalık ilikisi vardı. bu iliki kardelik ilikisinden de öteydi. ben tanrılaınca; öldürülmesi gerekenler öldürülünce, uzaklaması gerekenler intihara sürüklenince, kullatırılması gerekenler kullatırılınca bu ilikiyi ortadan kaldırdım. yoldalık ilikilerini yok ettim. bir kere benimle onlar arasında</Page><Page Number="19">yoldalık ilikileri olamazdı; bunun için abdullah yoldademelerini yasakladım.  onlar kul, ben tanrıyım. onlar köle, ben efendiyim. onlar tebaa, ben padiahım. onlar dalkavuk, ben sultanım. dünyanın hiçbir yerinde allah ile kul, köle ile efendi, tebaa ile padiah, dalkavuk ile sultan arasında yoldalık ilikisi görülmü mü? hayır! tanrı ile kul ilikisi biliniyor; tanrı buyurur kulaminder. köle ile efendi ilikisi de aynısıdır. dalkavuk sultan ilikisinin yoldalıkla ne ilikisi olabilir? benim ilikilerimde böyledir. benim kullarımla yoldalık ilikilerim olmayınca; kullarımın kendi aralarında yoldalık ilikileri olması müthi zararlıdır. binlerce insan yoldalık ilikileriyle birbirlerine bağlı olsa, beni bir gün bile yaatmazlar.ve hiçbirinin kılına dokunamam. buna müsaade eder miyim? o kadar ahmak değilim yani. benim yaamam için yoldalık ilikilerinin yok edilmesi gerekiyordu. ayetlerimde:benim çizgimde olan bana bağlanır, önderliğe bağlanmak asatır, önderlik dıında bütün bağlılıklar suçtur.vay bu benim eimdir, vay bu benim anam babamdır, vay bu benim yoldaımdır, bunun için bağlandım demek suçtur.ve yargıyı gerektirir. einin seni ne zaman satacağı belli olmaz. yoldaının, arkadaının sana ne yapacağı belli değildir. ananın bilmem babanın ne zaman seni özel savaa teslim edecekleri meçhuldur. bunu için önderlik hattına gireceksiniz, bana bağlı olacaksınız dedim. yoldalık ilikileri yerine, ihbar ve ispiyonculuk ilikilerini koydum. siz ölü olduğunuz için açık konuuyorum. gerçi önemli değil, kullarıma ayetlerimle size anlattıklarıma yakın eyler söylüyorum. fakat bazı kelimeleri üstü kapalı anlatıyorum. örneğinispiyon ve ihbar ilikisi yerinedenetim ve istihbarat kelimelerini kullanıyorum ayetlerimde.  ama mekanizma nasıl çalııyor bir görseniz, aklınız durur! birbirlerini nasıl ispiyonluyorlar biliyor musunuz? avrupada, dağlarda, ehirlerde olmu en ufak bir eyi, bir gün sonra amda duyuyorum. birbirlerini öylesine suçluyorlar ki, pireyi deve yapıyorlar, bir kiinin kullandığı bir kelimenin sekiz anlamını çıkarıyorlar. yani ben bana gelen istihbarat raporlarına göre hareket etsem, bir günde çoğunu öldürmem lazım. biliyorsunuz ben merhametli bir insanım. öyle onun bunun eyi ile hareket etmem. zavallılar, bu tür iler zavallıların ileridir. diyarbakır cezaevi ile ilgili bir kitap okudumda, pardon ben hiç kitap okumam, bana anlatılarda yüzbaı esat oktay(6) döneminde teslim olan tutuklular arasında böyle adi ilikiler varmı. o, karı devrim için yapıyordu. bizimkisi ise devrim için yapılıyor! daha doğrusu benim için yapılıyor. zaten bizim her kulumuz aynı zamanda bizim ajanımız oluyor. yani kendi yanındakini denetleyip bana bilgi veriyor. ama bu bilgiler sağlıklı olmasa da yararlanmasını biliyorum. önemli olan kimsenin kimseye güvenmemesini sağlamaktır. kimse kimseye güvenmeyince, herkes bana güvenir. benim için önemli olan budur. yoksa adam raporunda:bakanım, falan kii otururken ayak ayak üstüne attı, bu bizim davranı kurallarımıza aykırıdır, adam kendini önderlik yerine koyuyordiye yazıyor. ve bunun yorumunu yapıyor. haklı taraflarıda yok değil. imdi doğrusunu söylersek; insanların davranılarından ne düündüklerini çıkarmak mümkündür. bizim parti, parti demiyeyim de, benim kullarımın arasında; tabi kullamıssa, orada kimse terbiyesizlik edip ayak ayak üstüne atarak oturmaz. bu uslup, yaam tarzı ve oturu biçimi bana aittir. biliyorsunuz ki, özgür insan, efendi, ağa, bey, patron gibi insanlar ayak ayak üstüne atarak otururlar. bir köle asla böyle bir davranıta bulunamaz. eğer böyle bir davranıa yeltenmise, kendisi için konulmu kalıpları zorlamıtır demektir. tabiki bizimki bu sonuça vardığından bu adam önderliğe karıdırdiye rapor yazıyor.  benim için bunlar fazla önemli değil, böyle basit meseleler üzerinde durmam ama, o kiinin yaam tarzını düzeltmesi için denetim altına alırım. imdi ben ne yapmıım? geçmiimden, tarihten ders almıım. kullar edinmiim, yöntemlerimi devreye sokmuum. bir veziri öldürtmem mi, kaçırmam mi, intihara sürüklemem mi veya dümana sığınmasını sağlamam mı gerekiyor? hiç kimseye danımadan yapıyorum, hiç kimseden ses çıkmıyor. đstediğimi kaçırtıyorum yine biji serok apodiyorlar. ben birisini öldürmeleri için kullarıma iaret verdiğim zaman, iareti alır almaz hemen vuruyorlar. vurulacak kii; ben suçsuzum, ben yapmadım, ben devrimciyim, yaasın bağımsızlıkdese ne yazar; benim kullarımın kulakları iitmez, dilleri konumaz. gerçi ben osmanlı padiahları gibi barbar değilim. o ilerde görevlendirdiğim kullarımın kulak</Page><Page Number="20">zarlarını deldirtmemi, dillerini kestirtmemiim. ama ayetlerimle onları duymaz ve iitmez hale getirmiim. bu padiah yöntemlerinin insaniletirilmesidir. zaten benim bütün çabam, insanlıktan uzaklamıları tekrar insanlığa kavuturmaktır.  evet, u anda içinde yaadığım, kendi dünyamdaki cezaevinden tahliye oldum. yeniden gerçekliğime dönüyorum. mahsun korkmaz akademisinde, ulu önderimizin uzun ve bitmeyen anlatılarından bunları anlamı, hareketlerinden, tavrından, ukalalığından bunları çıkarmıtım.(7) mağramda hayal ile gerçeği, doğru ile yanlıı birbirinden ayırmaya çalıırken uyuyakalmıım.  uyandığımda dilerim nalınca keseri gibi birbirini vuruyordu; titreyerek ayağa kalktıktan sonra oturuyorum. müthi bir soğuk var. gündüz sıcağının tersine gece soğuğu keskindi. mağaramdan dıarı çıkıyorum, yıldızların altında saatime bakıyorum, saat tam üç. soğuk rüzgar, karadan denize doğru esiyordu. gündüz kara çok sıcak olduğundan, denizden karaya serin rüzgar esiyordu. gece kara soğuyunca bu kez sıcak denize doğru karadan buz gibi sıcak esmeye balamıtı. orta okulda coğrafya kitabından okuduklarımı imdi yaıyordum. üstüme atabileceğim bir bez, çul veya battaniye olsaydı, soğuğun etkisi kırılırdı diyorum içimden.  ama deniz ile karanın bulutuğu bu noktada örtüsüz yatmanın zorluğu ayağa kaldırıyor beni. deniz kıyısında cimnastik hareketleri yaptıktan sonra, yatağıma uzanıyorum. kendi kendime dayan selim, burası ne kadar soğuk olursa olsun 1981-82 yıllarında kaldığın diyarbakır cezaevinin tecrit bölümü kadar soğuk değildirdiyerek güç veriyorum. 1981-82 diyarbakır cezaevi tecritlerinin kıını düünüyorum: hücrelere odun istifleri gibi doldurulmuuz. bölümün bütün camları kırılmı, yataklarımız, battaniyelerimiz altımızdan alınmı, ıslık çalarak içeri giren rüzgar iliklerimize iliyor. gardiyanlar, su bidonlarını üstümüze boca ederek rüzgara yardımcı oluyorlar. soğuktan kıpkırmızı kesilmi ve donmak üzere olan ellerimize inen sopa ve cop darbeleri canımızı bir baka ağrıtıyor. ağrıyı görmek mümkün olmadığı gibi, insan anlatmakta da zorlanıyor. diyarbakır tecritlerinin soğuğu; ıslak çalarak içeriye dalan rüzgar, vahilerin üzerimize boca ettikleri su ve ellerimize inen sopaların acısını, copların ağrılarını bedenimde duyumsayınca, deniz kıyısındaki soğuğu unutuyor, uyumaya çalııyorum. 12 agustos 1993 beyrut                                               bölüm: 2 diktatör, tanrının bile tanrılığından kukulanan benden, kendisinin tanrı olduğuna inanmamı istiyor.  akama kadar deniz kıyısında kalamam, dikkat çeker gören olur diyorum. çarıya gidip dolasam belki bir olanak bulurum diye düünüyorum. belki hüseyin erdem fax göndermitir, belki bana yardımcı olabilecek birine rastlarım. biraz para bulabilsem, para yollaması için bir tanıdığıma telefon açarım. burada oturmak, denize bakmak, düünmekle bir yere varamam sonucuna varıyorum. ve mağaramdan çıkarak ose yola çıkıyorum. ehire doğru yürürken yalnız arabalar değil, herey hızla değimi. ehire vardığımda üzerimdeki kılık pantolon ve botum beyrut sıcağında iyi bir görünüm sağlamıyor. ama ne yapabilirim?   otele gidiyorum " fax yok " diyor vestiyerdeki kız. salonda oturuyorum. kümeler halinde oturmu bir kaç grup genç kız sohbet ederek cola içiyorlardı.  tenleri günete bronzlaan kızların göz renkleri ve dilerinin beyazlığı daha da belirgenlemiti. gözleri parlıyor, dileri ııldıyordu. tenlerindeki günein rengi yüzlerini daha da güzelletirmiti. đngilizce ve rusça konuuyorlardı. oturularından, giyinilerinden, erkeklere karı davranılarından, konumalarından bu kızların barlarda, pavyonlarda veya gece kulüplerinde çalıtıkları anlaılıyordu. 16 ile 20 yalarındaki genç kızlar rusyadan beyruta amerikan dolarına karılık kendilerini erkelere sunmak, pazarlamak için gelmilerdi. reel sosyalizmin sonuçları veya stalin diktatörlüğünün</Page><Page Number="21">kurbanlarıydılar. beyrut hereyin açık pazarı durumunda olduğundan; beyrutun zengin erkeklerinin amerikan doları harcadığı, rus kızlarıyla yattığı, alman mercedeslerini kullandığı, afrika’dan gelen cevizlerle, hongkongdan gelen havyarlarla beslendiği bilinir.  rus kızlarına bakıyorum fahielere veya köylü kızlarına benzemiyorlar. estetikleri düzgün, elleri zarif, parmakları ince, herbiri bir balerin güzelliğinde. belki bunların babaları, dedeleri o muazzam devrime katılmı, savata hitlere karı savamı, zaferler kazanmı, belki göğüslerine madalyalar takılmıtı. kendilerine ve çocuklarına güzel bir gelecek sağlamak için savamılardı. bir gün gelecek, güzel ve ince kızlarını beyruta fahie olarak ihraç edip karılığında amerikan doları kazanacaklarını akıllarından geçirmezlerdi. đte bu durum gerçekletiği zaman, stalinin kurduğu rejimi anladılar. stalin diktatörlüğünün, stalin demagojisinin etkisinden kurtuldular. stalin’in resimlerini yırtıp heykellerinin yıktılar. ama i iten geçmiti. güzel, etkileyici üzerinde sosyalizm yazılı, sovyetleri saran ambalaj kağıdı yırtılınca, içinden, pislik ve bok kokan bir rejim çıktı. hitlere karı zafer kazanan rusların madalyaları, imdi almanyada bir mark karılığında süs eyası olarak satılıyor ve o madalyalardan kat kat güzel kızları, beyrutun seks kulüplerinde amerikann dolarıyla pazarlanıyorlar. otel salonunda daha fazla oturmak istemiyorum. dıarı çıkıyor, deniz kıyısından parelel uzanan caddeye giriyorum.  açıkmıım, bir lokanta buluyorum. paralarımı harcamak istemiyorum, ama aç olarakta dolamak istemiyorum. bir çorba içmeye karar vererek lokantaya giriyorçorbadiyorum, garson anlıyor. çorbamı bol ekmekle içiyorum. 2500 lübnan lirasını veriyorum ama içime oturuyor. çünkü param azaldıkça umudumda azalıyordu. lübnanda parasız dolamak, kürdistan’da çırılçıplak dolamak kadar kötü. lokantadan dıarı çıkınca çorba içtiğime piman oluyorum; 2500 lira ile bir torba ekmek, bir paket peynir alır dört-be gün onunla beslenebilirdim diyorum. peki ondan sonra? ha bu gün, ha be gün sonra aç kalmıım, bunun fazla bir önemi yoktur diye düünüyorum. bir çare bulmalıyım, ama nasıl bir çare? türkçe bilen ermenilerin yanına gidersem bana yardımcı olmazlar mı? tarihte onların baına gelen, bu gün benim baımda. bu benzer kaderimizden dolayı belki yardımcı olabilirler diye umutlanıyorum.ermeniler hangi semtte oturuyorlar?bunu bindiğim bir taksi öförüne soruyorum.tamam.diyor, bin liramı alarak beni ermeni semtine bırakıyor. ermeni çarında gezerek konfeksiyon eyası satılan bir dükanın önündeki tahta sandalyede oturmu, elindeki gazeteyi okuyan kır saçlı adamın yanına yaklaarak ‘marhaba’diyor, türkçe bilip bilmediğini soruyorum.biliyorum buyrun ‘diyor, konfeksiyon dükkanına geçip oturuyoruz. kürt olduğumu, türkyede arandığımı, pasaportumu ve paramı kaybettiğimi, yunanistan veya avrupanın baka bir ülkesine gitmek istediğimi söylüyor, bana yardımcı olup olmayacağını soruyorum. adam beyruta çok sayıda kürt var onların yanına git, sana yardımcı olurlardiyor. baktım adamda i yok, dolar insanlığı öldürmü; bir eliyle dolar alan diğer eliyle eya satan, bunun dıında hiçbir eyi duymayan birer robotlar. babasının nereden, niçin, ne zaman buraya geldiğini soruyorum.1920lerde saman dağından geldiklerini, geç miin artık geçmi olduğunu, dünyanın değitiğini, bir zamanlar çok acı çektiklerini ama imdi durumlarının iyi olduğunu anlatıyor.  sonra: " yunanistana gideceksen komum berber yunandır, güzel türkçe konuur, belki o sana yardımcı olabilir," diyor. beni yunanlı berberin yanına gönderiyor.  konfeksiyon dükkanının bitiiğindeki berber dükkanına giriyorum. koltukta zebellah gibi biri oturuyor. 40 yalarındaki yunan berber, koltukta oturan insan azmanın saçlarını kesiyor, makas vurularının çıkardığı ritmik sesler, berberin iinde usta biri olduğunu gösteriyor, selam verip oturuyorum. beni müteri sanan berber nezaketle " merhaba " diyor ve iine devam ediyor. đnsan azmanını karımdaki aynadan izliyorum; yaklaık olarak 250 kilo ağırlığında, bir doksan veya iki metre boyunda, 30 yalarında biri. berberle türkçe konuuyordu. konutuğu türkçe’den ermeni olduğu anlaılıyordu. kabadayı, içkici birisi olduğunu anlatımlarından çıkardım. konumaları houma gitmediğinden, kendi kendime bu nasıl bir yaratıktır diye düünmeye baladım. neyle, nasıl doyar? arabaya binince araba çöker mi? tahta merdivenden çıkabilir mi? ranzada</Page><Page Number="22">yatınca ranza kırılır mı? arabalara binince, diğer insanlar gibi aynı parayı mı ödüyor, yoksa dört katını mı? kahveye gidince ince belli bardakla çay isteyebiliyor mu? dondurma satın alınca, diğer insanlar gibi küçük dondurma külahını mı eline alıyor? birisiyle kavga ederse karıdakinin durumu ne olur? adamı aynada gözleyip bu tip soruları kendime sorarken, berber onun saçını kesiyor, o da berberin ücretini verip çıkıyor. arkadan bakıyorum. tuhaf! montofon ineğine benziyor, her kalçasından kolaylıkla bir insan yapılır diyorum. dıarda bekleyen arabasının kapısını açıyor, iyice izliyorum, bindiğinde araba bir karı çöküyor.  yunan berbere, manifaturacıya anlattıklarımı anlatıyorum. berber yunanistanda değil, beyruta doğduğunu, anne ve babasınin 1920lerde egeden kaçtıklarını, aslen anadolulu olduğunu söylüyor. " benden selam söyle anadoluya" romanını okuyup okumadığını soruyorum, okumadığını söylüyor, okursan anne ve babanın orada nasıl yaadıklarını ve neden kaçtıklarını öğrenirsin diyorum.  konfeksiyoncunun anne ve babası saman dağından, berberin anne ve babası egeden. ben onlardan 70 yıl sonra aynı rejimin zulmünden dolayı beyruta geldim. ve bu gün beyrutta onların çocuklarıyla bizi yurdumuzdan kaçırtanların dili aracılığıyla anlaıyoruz. adamlarda tarih bilinci olsa bana yardımcı olurlar. konfeksiyoncu ve berberin öyküsünü en az kendi öyküm kadar biliyorum. ve onlara kendi öykümü değil, kendilerinin öyküsünü anlatırım. berber beni bir kürt ile tanıtıracağını söylüyor, itirazımı beklemeden dıarı çıkıyor. bir süre sonra 50 yalarında zayıf, uzun ince boylu bir adamla içeri giriyor. " marhaba tu bi xer hati" diyor yalı adam. hal hatır soruyorum, adam, aslının süryani olduğunu, babasının diyarbakırdan buraya 1920lerde göçtüğünü, kürtçe’yi iyi konutuğunu fakat türkçe konuamadığını anlattıktan sonra: " sen serok apoyu duymu musun?" diye soruyor, duymuum diye yanıtlayınca: " o zaman kalk bir çay içmeye gidelim" diyor, kalkıyoruz.  berber dükkanının biraz aağısındaki sokağa sapıyor, yüksek bir apartmanın alt katına giriyoruz. kahveye gideceğimizi sanıyorum ama adam beni eve götürüyor. asansör kapısını açıyor içeriye girip, düğmeye basıyor altıncı kata çıkıyoruz. ev bombo ve kocaman. đlk oda kullanılmaz bir halde. eski tahta ve hurda eyalarla dolu. đkinci odanın kapısı da açık, oraya da göz atıyorum. somyanın üzerinde bir yatak ve battaniyeler var; her ey darmadağınık. koridordan bir oturma salonuna geçiyoruz, üstü örtüsüz antika bir masa, masayı tamamlayan iki sandalye. salonun bir köesine üzerinde dağınık çaraf ve battaniyelerin bulunduğu iki kiilik bir karyola daha atılmı. salonun diğer köesinde kapağı açık kocaman bir valiz. đçinde çok sayıda tiört, gömlek ve iç çamaırları görülüyor.  adam kürtçe olarak: " buyrun oturalım" deyince, karılıklı konulmu antika sandalyelere oturduk. masanın üzerinde oldukça büyük antika bir çakmak ve yedi-sekiz adet değiik marka sigara paketi duruyordu. kaçtığımdan bu yana sigara alma imkanına sahip olmadığımdan, bir marlboro sigarası yakıyorum. adam çay demlemek için izin isteyip mutfağa geçiyor, bir süre sonra geri dönünce kısaca öykümü anlatıyorum. adam: " benim derdimde seninkinin aynısı, hatta benim derdim seninkinden daha büyük" diyor. yapma etme dayı, senin kalabileceğin evin, yatabileceğin yatağın, içebileceğin çayın sigaran var. benim ise hiç bireyim yok diyorum. adam kendi öyküsünü anlatmaya balıyor; bir zamanlar çok zenginmi. hanları, hamamları, dükkanları, apartmanları varmı. sonra iflas etmi, hanları, hamamları, dükkanları, apartmanları elden gitmi. eroin satma suçlamasından cezaevine dümü, tüm mal varlığını ortaya koyarak tahliye olabilmi. kızları beyrutta evliymi, iki oğluyla karısı amerikada yaıyormu, elinde sadece bu ev kalmı, karısının yanına gitmek istiyor ama pasaport ve vize alamıyormu. öyküsünü anlatırken kapı çalındı. adam hızlı adımlarla dı salona gitti. bir kadın sesi geliyordu, ne konutuklarını anlamıyordum, geri dönünce: "kucağında bebeği ile 20 yalarında bir kadın, para istedi. bitiik odadaki yatağı gösterdimgel yatalım vereyim dedim, kabul etmeyince gönderdim" dedi, gülerek: " ne yapayım? bekar yaıyorum, karısız olmuyor, para bulunca bazen güzel kızları getiriyorum, bir iki gece keyfime bakıp gönderiyorum" diye sürdürdü konumasını. ardından yerdeki büyük valizi göstererek: " o eyalar</Page><Page Number="23">oğlumun, amerikadan gezmeye geldi, ben de az sonra suriyeye gitmem gerek" dedi. đçmem için bir sigara daha uzattı, çayımızı getirdi, karnımın aç olduğunu adama söylemeyerek bol ekerli çay içiyorum. suriyeye gitmese belki ikna eder evinde kalırım, ama yardımcı olabilecek birine de benzemiyor. o da kendi derdine dümütü. đkide bir: " pasaport sorunumu hal edersem bu evimi satmam, kiraya da vermem, kızlarıma da bırakmam diyordu. bir adamım var, mardinli bir kürt, imdi kendisi đstanbulda. yakında buraya döner, anahtarı ona vereceğim" dediğinde, anahtarı bana ver, ben kalayım diyeceğim ama adam beni tanımaz, niye versin? sonunda: " sana yardımcı olacak durumda değilim, sen kalk kürtlerin mahallesine git, ben de suriyeye gideceğim" dedi ve vedalatık, sokağa çıktım.  deniz kıyısındaki mağarama yayan gitmem imkansız göründü bana; hem yerini tam olarak bilmiyorum, hem de çok uzak geldi. montemar otelinin adını söyleyerek servis arabasına biniyorum, bin liram daha gidiyor.yine fax sormaya gidiyorum yokcevabını alınca umutsuzluğum artıyor, kafam allakbulak oluyor, midem bulanıyor. beyruttan nefret ediyorum. otelden dönünce geni bir bahçenin içindeki villa dikatimi çekiyor; balkonun gölgeliğinde yalı bir karı koca ile kızları olduğunu tahmin ettiğim gençten bir kız oturuyorlardı. acaba çat-pat đngilizcemle öykümü anlatsam bana yardımcı olmazlar mı, diye düünüyorum. kitaplarda okuduğum öyküleri hatırlıyorum. ama ardından burası beyruttur selim, cebinde dolar olmayınca bütün kulaklar tıkalı, bütün kapılar kapalı, bütün kalpler bekaa vadisinin taları gibi serttir diyorum. ve mağarama doğru hızla yol alıyorum. bildiğim en iyi yerin yine de mağaram olduğunu düünüyorum.  yatağımı yerinde görünce seviniyorum. vucudum terlemi, ayaklarım botlarımın içinde yine vıcık vıcık. denizde yüzmeyi düünüyorum ama talık kıyıya dalgalar öylesine sert çarpıyorki; girmeye korkuyorum, biraz ilerdeki uçururum altından geçiyorum, parçalanmı arabaya tekrar göz atıyorum, ilerde yüzebilecek bir yer buluyorum. burası da kayalık ama, denizle düz kayalığın bititiği bir yer. dalgalar gelince dört be metre kadar düz kayalığın üzerinde bembeyaz köpüklü su serip geri çekiliyor, ardında yemyeil bir yosun tabakası kalıyordu. elbiselerimi çorap ve botlarımı çıkarıyorum, üzerimde sadece ortum kalıyor. yosunlu kayalarla dikkatlice basarak ilerliyorum. yosunlar yumuacık bir halı. cam kırıklarının ayaklarımı kesmesinden korkuyor, sakınarak ilerliyorum.  dalgalar ayaklarımı yalayıp geçiyorlar, büyük dalgalar dizlerime tırmanınca kendimi denizin serinliğine bırakıyorum. cezaevinden tahliye olduktan sonra bu üçüncü kez denize giriim. đlki 1991 mayıs ayında yunanistandaki lavrion mülteci kampının plajinda, ikincisi rio djenerioda, üçüncüsü beyrutta. evet üç kıtayı dolaan ben, imdi küçük beyrutta çaresizim, kendimle babaayım.  uzun süre yüzdükten sonra kıyıya çıktım. kızgın günein altında günelenerek düünüyorum: deniz kıyısında tek kiilik bir mağara, parasız olarak yüzebileceğim tertemiz deniz ve yakıcı bir güne, artık tanrıdan ne isteyebilirdim? denizlerin kirletildiği dünyamızda böyle bir olanağım var. bir süre sonra giyinerek barınağıma çekiliyorum. akamdan kalmı suyumdan bir kaç yudum içiyorum. barınağım gölgelik bir yerde, serin. denizden esen nemli rüzgar barınağımın serinliğini artırıyor. oturup düünüyorum; hüseyin neden yanıt vermedi? olmaz böyle hüseyin! sana güvendim, fax çektim, insan bir yanıt yollamaz mı? telefon defterimi cebimden çıkarıp sırayla isimleri inceliyorum: abdullah, ahmet türk, avni kısın, bahri, babam selim çürükkaya, ali aytemur, doğu perinçek, çetin kaygalak, ursula setzer, rosa, fadil, fadime, av. eren keskin, fetah yigit, fehmi kaya, fidan, esref, günay aslan, hatıp dicle, heike krause, hüseyin erdem, gurbet ersöz, đvon müller, đlhan ersöz, đsmail beikçi, đsmet elçi, mehdi zana, nurettin, kenan, memi dayı, memet artan, mahmut ekinci, mustafa dere, nezahat, nihat behram, k. dindarlar birliği, ömer özerturgut, ragıp duran, kasım fırat, rıza sarıkaya, nazlı, av. tulay ate, av. serhat bucak, dr. süleyman, selim fırat, gazeteci tea, ümit, zübeyir aydar, yayla bucak, yücel arın, emin, selim dindar, anja, ahmet baraçkılıç, rose anderson gibi değiik mesleklerden, dünyanın değiik ülkelerinde yaayan tanıdıklarım bunlar.</Page><Page Number="24">çağırsam gelenler olur. haber iletecek paramın olmadığını bildiğimden küçük defterimi cebime koymaktan baka ne yapabilirim? yatağıma uzanıyor ve düünüyorum; iki yıllık süreci kafamda netletirmem, avrupa’ya ulamam kadar önemlidir diyorum. đki yıl boyunca gece gündüz düünmü, izlemi, okumu, tartımı, yaamı, tanık olmutum hereye. ama buna rağmen düünmeye gereksinim duyuyorum. okuduklarımı gördüklerimi, yaadıklarımı, yaptıklarımı, taptıklarımı, lanetlediklerimi yazmam gerek. halkım doğal olarak bu çirkefliklerin yaandığına inanmakta zorluk çekecek. ama anlatmalıyım. đnandırıcı olmak çok önemli. 1981de d. bakır cezaevinde tutsakken, yüzbaı esat oktayın zulmü balamıtı. đzliyordum, yaıyordum, görüyordum, duyuyordum, direniyordum. tanık olduklarımı hafızama not düüyor, ileride yazarım diyordum. esat oktay: " ben size öyle uygulamalar yaparım ki, ilerde anlatsanızda kimse inanmayacak" diyordu. yedi yıl sonra yüzbaı esatın yaptığı zulmü " 12 eylül karanlığında diyarbakır afağı " adlı iki ciltlik kitabımda anlattım. cezaevinden yollayarak almanya ve türkiyede yayınlattım. " đnsanlar okuyunca inanmazlar" diye korkuyordum. ama 1991 yılında cezaevinden tahliye olup okuyucularımla tanıınca inandıklarını gördüm ve çok sevindim.   imdi yine böyle bir durumla karı karıyayım." pkk" nın içindeki uygulamalar, ulu önderimizin yarattığı durum, entrika, yalan, ikence, baskı, katlıam, korku, dalkavukluk, diktatörlük, kadın erkek ilikilerinin korkunçluğunu ve hametini yazmam gerekir. zaten benimle her karılatığında " benim yaamımı bir kitap olarak yaz" diyordu ulu önder. bende yazacağıma dair söz veriyordum. diğer kitaplarımı yüzeysel buluyordu. ona göre her eyin altında kendisi vardı. ben kendisini değil, görüntüyü yazmıtım. yani diyarbakır cezaevinin direnilerini yazarken, ulu önderimizden pek söz etmemisim. bize anlattığına göre, d.bakır cezaevinde direnen kendisiymi, ben bunu görememi yüzeysel kalmıım. ulu önderimizin eletirilerini dikkate almamam mümkün mü? " yazacağım" dedim mi, yazarım.  sekiz ay mahsum korkmaz akademisinde kaldım. orada, inanılmaz, insanı çıldırtan, sersemletiren, yaamdan nefret ettiren, güldüren, düündüren olaylara tanık oldum. bir yıl avrupada kaldım. serxwebun, berxwedan gazetelerinin koardinatörlüğünü ve avrupa örgütünün merkez üyeliğini yaptım. burada gördüğüm, tanık olduğum entrikalar, ispiyonculuk, ayak oyunları, ikiyüzlülük, akakçılık, dalkavukluk, despotizm, ablonculuk ve kokumu ilikiler gördüm. ulu önderimizin indirdiği bütün ayetleri okudum; tarihin çarpıtılması, gerçeklerin yerine yalanların konulması, yamyamlıkları, ve iki yıl boyunca yaadığım cehennemi hayatı yazmayı düünüyordum. bir yazar olarak yeterince gözlemlemitim.  ulu önderimizin yanında kalarak gerçekleri yazamazdım. gerçekleri yazmak, tabuya dokunmak demekti; sonucu ise pis ve damgalı bir ölümdü. aslında ulu önderimizin benden istediği; tüm iğrençliklerin özünü gizleyecek ve bu pisliklerin gizlendiği iyi bir ambalaj görevi görecek bir kitap yazmamdı. bütün resmi ideolojiler; beyinleri tutsak dalkavuk yazarlar aracılığıyla böyle kitaplar yazdırmılardı. bu durumu çok iyi bilen ve yaayan ben, bunu yapacak kadar alçalabilir miydim? yirmi yıldan beri türk edebiyatçılarını ve sanatçılarını eletiren, resmi ideolojinin köleleri veya dalkavukları olarak gören ben, olanlarla aynı konuma mı düeçektim? hayır! yazarlığı bırakırım, tek satır yazmam, gerekirse ölürüm ama resmi ideolojinin emriyle, yalanlarla gerçekleri maskeleyemem.  avrupaya gittiğimde, akademide ulu önderimize söz vermeme rağmen, kitap yazmaktan vaz geçtiğimi söyledim. çünkü gördüklerim, yaadıklarım baka, benden istenilen bambaka eyler yazmam idi; birbirine taban tabana zıt olan eyler. evet, ikide bir yazmam isteniyordu. sonunda: " yazmayacağım, yazarlığı bıraktım, salman rütü olmak istemiyorum" dedim. bu sözüm ulu önderimizin mübarek kulaklarına gitmiti. tabi ne demek istediğimi çok iyi anladığını biliyorum. daha önce de yazmayacağımı anlamıtı zaten. avrupaya giderken " beni anlatan yazılar yaz ha!" demiti. bunun bir talimat olduğunu biliyordum.</Page><Page Number="25">yeni ülke gazetesine makaleler yazdım. ama hiç birisinde kendisini övmedim, söz etmedim. niye bu kadar propogandasının yapılmasını istiyor? niye bu kadar övülmesini, yüceltilmesini istiyor? neden buna ihtiyaç duyuyor? nedenlerini ben çok iyi biliyorum. kitap yazın, kitapta beni anlatın, makale yazın, makalede beni anlatın, konuarak beni anlatın, video kasetleri ile beni tanıtın, gazetelerde büyük boy fotoğraflarımı yayınlatın bunlar ulu önderimizin biz kullarına verdiği sürekli talimatlarıdır. bunları baka bir pkkli kendisi için istese, sorgusuz kuruna dizilir. ama ulu önderimiz söyleyince talimat eksiksiz yerini getirilir.  yeni ülke gazetesindeki makalelerimde ulu önderimizi övmediğimden, önce asıl adımla gazeteye yazı yazmam yasaklandı. bende inat ederek kod isimle yazı yazmadım. gönderdiğim makaleler kod isimle yayınlanınca, yazmaktan vaz geçtim. ulu önderimizin anlayıına göre kendisi dıında gazetelerde kimse kendi ismiyle yazı yazamaz. biz kullar yazınca tanınıyoruz, kölelerin ve kulların kitleler tarafından tanınması tehlikeli bir olaydır. đlerde bizi kaçırtacak, intahara sürkleyecek veya öldürecek ya? tanınmı insanlara bunları yapmak, bazı kulların kafasını karıtırabilir veya kafalarda soru iaretleri yaratabilir. oysa kullar veya köleler tanınmadıklarında öldürüldükleri, kaçırtıldıkları veya intihara itildiklerinde osmanlı vezirleri gibi olurlar.  imdi gerçekleri yazabilirim. özgür düünebildiğime göre özgürüm, sarayda değil, mağarada yaıyorum. hiç bir yalan katmadan, kimseye kin duymadan, yaadıklarımı anlatacağım. anlatacaklarımı, yüzlerce kii benimle birlikte görmü ve yaamıtı. görmeyenler, yaamayanlar bundan sonra görüp yaayacaklardır. ulu önderimiz yaptıklarından vaz geçmiyeceğine göre, kürt halkı anlattıklarımla er geç karılaacaktır.  gözlerimi yumuyorum, düünmeye devam ediyorum: 1991 yılında mahsun korkmaz akademisinde 15 gün kaldıktan sonra, ulu önderimizin anlattıklarını dinlemi, tarihi çarpıttığını, demegoji yaptığını, suçlarını gizlemek için özel bir çaba harcadığını hemen anlamıtım.   cezaevi duvarları arasında iken gerçekleri böyle açık göremezdim.ulu önderimiz hereye katlanarak büyük bir sava yürütüyor, bazı korkaklar, hainler, alçaklar engeller çıkarabilir, sonradan kaçabilirler diyorduk. ve ulu önderimize güveniyorduk, onu bir yolda, bir direnici, bir mücadeleci olarak biliyorduk. ama birkaç konumasını dinledikten sonra: baktım ne yoldalıktan, ne arkadalıktan, ne direniçilikten bir eser var. ulu önderimiz " ben" diyor, baka bir ey demiyor. " ben yaptım, ben buldum, ben yarattım, ben direndim, ben örgütledim, ben savatım" diyor. utanmasa dağları tepeleri de kendisinin yarattığını söyleyecek. sanki biz yanına asker olmak için değilde, iktidarını elinden almaya gitmiiz. đkide bir " ben" demesi " her eyi ben yaptım" diye tekrarlayıp durmasından ne demek istediğini anladım. " ben hiç birey yapmadım, binlerce kahraman savatı, direndi, çabaladı, kürt halkı ikence gördü, acı çekti, mücadeleyi yükseltti. üstüne ben kondum, siz bunu biliyorsunuz; bilenler, boyun eğin yoksa sizi öldürürüm" demek istiyordu. ardından ben tanrıyım, siz kulsunuz. ben sahibim, siz itsiniz, yemeğinizi yiyin benim için havlayın, itin sahibine sadık olduğu gibi sadık olun anlamına gelecek sözler söylüyordu.  ben tanrının tanrılığından bile üpheleniyordum, o kendisinin tanrılığına inanmamı istiyordu. böyle birisinin söylediklerine inanır mıyım? sadece anlattıklarını dinliyordum, hem de can kulağıyla. acaba onu gerçekten anlıyan tek kii ben miydim? yoksa herkes anlattıklarının doğruluğuna inanıyor muydu? benim gibi münafıklar kesinlikle olmalı. bazen bu anlatılanlara nasıl inanıyorlar diyordum kendi kendime. sonra türk halkı kenan evrene nasıl inandı? mısır köleleri fravuna, roma köleleri nerona nasıl inandıysa bizim halkımız da böyle inandı sonucuna vardım. alman halkı hitlerin, sovyet halkı stalinin demogojisine nasıl aldandıysa, bizim halkımız da böyle aldandı dedim.  ama öyle saçmalıkları anlatıyordu ki, kafası hiç çalımayan insan bile anlatılanların gerçeğe uymayan, saçma sapan sözler olduğunu anlar diye düünüyorum. ulu önderimizin kendisini değerlendirmesi, kaçırtılan, intihara sürüklenen, katledilen eski arkadalarımızla</Page><Page Number="26">ilgili ayetleri, ehit düen arkadalarımızla ilgili ayetleri, bu konu üzerine konulan kurallar ve kalıplar, yazılanlar, çizilenenler, bir diktatörlüğün korkunç karikatörünü insanın gözleri önüne seriyordu.  ulu önderimiz ayetlerinde kendisini öyle izah eder: " ben yedi yaımda devrimci oldum. bir grup çocuğu bir araya getirerek balarına geçtim ve haksızlıklara karı mücadele etmeye baladım. daha ilk okulda iken general olmayı ve darbe yapmayı düünüyordum. sonra aileye karı çıktım, gerici bir kurumdu. babamı tala kovaladım ve köyü terk ettim. gidi o giditi, bir daha köye dönmedim. 12 mart darbesi döneminde, o kahraman direniçilerle beraberdik; gençtiler, acemiydiler hepsi katledildiler. önder olarak ben kaldım. tabi ben dersimi almıım, daha küçüklükten beri kendimi hazırlamıım, hem türk soluna, hem kürt soluna önderlik yapmak benim görevim olarak ortaya çıkmıtı. ben o kahramanların ahını unutmayacaktım ama, onları aacaktım. düündüklerimi yaptım tabi. ama bana engel olmaya çalıtılar.  đliki kurduğum kii ajandı, küçüklükten özel olarak benim için yetitirilmi bir ajan. babası da ajandı. dersim isyanını bastırmıtı, tabi kızını özel olarak benim için yetitirmi, getirip bana verdi. yutar mıyım! ben de yararlanıyorum. o beni denetim altında tutmaya çalııyor, ben onu devrimciletirmeye çalııyorum. sonra aramızda müthi bir çatıma baladı. bu benim ile türkiye cumhuriyetinin savaıydı. ben kazandım tabii. daha kimler kimler… o ahin dönmez de öyleydi. amcası bilmem mustafa kemalin milisiymi, o zamandan beri yetitirilmi. semir keza batan beri bilinçli sokulmutu. saime akın öyleydi. m. ener sülalece eskiden beri ajandı. siz bunları bilmezsiniz! size hergün anlatıyorum ama kavrama yeteneğiniz yok. düman sizi mahf etmi."  bunları dinlerken, ulu önderimizin pkkyi ajanlarla kurduğu sonucuna varıyorum. ve u ara aklıma geliyor; pkknin birinci kongresine katılıp daha sonra ehit düen arkadalar ehit dümeselerdi, onlarda imdi ajan olarak damgalanmıyacaklar mıydı? niye böyle düünüyorum? art niyetli miyim? hayır! çünkü ulu önderimiz, kendisi ve ehit düen arkadalar dıında eski arkadalarının büyük çoğunluğunu batan beri, hatta daha küçükken ajan olduklarını söylüyor. kendisi yedi yaındayken devrimciliğe balamı, eski arkadaları aynı yalarda ajanlamılar. bu mantığını bütün kullarına kabul ettirdi. konuyla ilgili yüzlerce ayet indirdi. bu mantığın komplocu bir mantık olduğunu, bu mantığın herkes tarafından anlaılır bir mantık olduğunu düünüyorum. đnsanlar sonradan ajanlaınca, bu onların önceden ajan olduklarını kanıtlamaz. bir insan uzun süre mücadele verdikten sonra ajanlaabilir. bu durum onun daha önce mücadeleci olmadığını göstermez. ahin dönmezin durumu böyleydi. yıldırım merkitin durumu böyleydi. ali gündüzün durumu böyleydi. üçü de pkknin birinci kongresine katıldılar. bata ulu önderimizin ve o dönemdeki bütün arkadalarin güvendiği kiilerdi. ahin dönmez 1979da elazığ ikencehanesinde çözüldü, diyarbakır cezaevinde itirafcı oldu, sonra ikenceciler tarafından kullanıldı. yıldırım merkit ve ali gündüz diyarbakır cezaevinde, bizim yanımızda ikenceye dayanamayarak itirafcı oldular. eski pkk-mk üyesi resul altınok hakkında birey diyemem, ulu önderimiz tarafından öldürülen, kaçırtılan, intihara sürüklenen eski pkklilerin hiçbirisinin ajan olmadığını, ulu önderimizin ayetlerini okuyunca, kendisini tanıyınca, entrikalarına tanık olunca; tasfiye etmenin ve ajan olarak yargılanmanın senaryosunu adım adım yaayıp görünce anladım. zaten öldürülenlerin, kaçırtılanların, intihara sürüklenenlerin ajan olduklarına dair ulu önderimizin demagojisi dıında elde kanıt yoktur.  ama bunların ajan olmadıklarını kanıtlayacak o kadar çok delil var ki; yazdıklarım bir bütün olarak okunduğunda bütün bunlar anlaılmı olacaktır. ulu önderimizin bu konuda bir sıkıntısı, bir yarası olmasaydı, kendisini yedi yaında devrimci, kaçırttıklarını, öldürttüklerini, intihara sürüklediklerini, küçüklüklerinden beri ajan olduklarını değerlendirmezdi.(9) zaten ulu önderimize göre kendisi hariç bütün kürtler yedi yaından itibaren pisliğe bulamılar. o durumu böyle değerlendirerek kendine göre suçunu veya ayıbını örtmeye çalııyordu. ama hayır! ben ulu önderimizi dinlediğimde, ayetlerini okuduğumda ayıpları veya suçları örtülmedi, tersine açığa çıktı. yalnız kaçırtılanlar, intihara sürüklenenler, öldürülenlerle ilgili ayetleri değil, imdi mücadelede savata olan</Page><Page Number="27">kullarla, ehit dümü arkadalarla ilgili ayetler, kurallar, kalıplar yazılanlarda saçma sapandır. đğrenc bir diktatörlüğü gözler önüne sermekten öte hiçbir eyi ispatlayamazlar. ulu önderimiz, u anda mücadelede ve savata olan kullarını ayetlerinde öyle değerlendirir:  " ben size çok ey verdim. ama siz almasını bilmiyorsunuz. kafanız talamı, adeta kemalizmin, bilmem faizmin, feodalizmin iğrenç ideolojisi sizi mahfetmi. disiplin nedir, emir nedir, talimat nedir, önderlik nedir? bilmiyorsunuz. bir küçük grubu bile yönetemiyorsunuz. bir köye bile girmesini bilmiyorsunuz. daha on tane koyun bile güdemiyor, benden tabur komutanlığı istiyor eekoğlu eekler. hepiniz kure kere siniz. evet bunun teorisini yapacağım; kure kere teorisi siz serserisiniz. evet bir serseriler topluluğu! ne yapayım ben? on yıldır kiilik çözümlemesini yapıyorum, bir tek özgür kii çıktı mı? önderlik hattını tutturan bir tek adam var mı? hayır! ya ne çıktı? köle çıktı, kaçkın çıktı, ağa çıktı bilmem jandarma çıktı. ( ulu önder kendi çizgisinin bunlar dıında bir ey yaratmayacağını düünmüyor, karısındakileri suçluyor.) ben sizi ne yapayım? ben nerde , siz nerde! beceri yok, otorite yok, disiplin yok, su kadarcık fedakarlık yok. kim sizi böyle yaptı ? ben mi?  ne bileyim, içinizde böyle düünecek munafıklar çıkabilir. siz onlara bakmayın, erkeklerse açık söylesinler. ben size güç vermeye, sizi kaldırmaya çalııyorum. ama sizde i yok, hepiniz yatalak karılara benziyorsunuz. benden olmazsa bir çorbayı bile kurtaramazsınız." ulu önderimizin u anda yaayan kulları hakkındaki ayetlerinin büyük bir bölümü böyle veya daha ağırdır. tek tek kiilere yönelttiği eletiriler veya kiiler hakkındaki ayetlerde: " kıçını yerden kaldıramaz, uslubu bozuktur, disipline gelmez, yaam tarzı feodal ve burjuva yaam tarzıdır, iki keçiyi bile güdemez, pratiği özel sava ve kontr-gerilla pratiğidir. önderliğe bağlanmamı, küçük burjuva, feodal bilmem köle kiilikdir."   bu olumsuz tanımlamaların ardı arkası kesilmez, sürüp gider. mücadelede ve savata olan kulların birbirlerine yöneltiği eletiriler, ulu önderimizin kiilere veya genele yönelttiği eletiriler kelimesi kelimesine aynısıdır. zaten resmi ideoloji vardır. bu resmi ideolojinin özelliği udur: ulu birisi söyler, diğerleri tekrarlar. mücadelede ve savata olan kullar, kendi öz-eletirilerini verdiklerinde resmi ideolojiye uymak zorundadırlar. büyük bir çoğunluğun özeletirileri incelendiğinde u korkunç vehamet gözden kaçmaz: " benim pratiğim özel sava pratiğidir. benim kiiliğim dümanın ekillendirdiği bir kiiliktir. önderliğin yüce çizgisine ulaamadım. önderlik beni yarattı, her türlü olanak sundu ama ben layik olamadım " la balar. türkçe’de pek çok olumsuz deyimi kendisi için kullanır. çünkü ulu önderimiz, u uslubu bir kanun haline getirmitir. birisi özeletirisinde; ben alçağım, ben adiyim, ben erefsizim diye yazarsa; ulu önderimiz buna çok sevinır ve bu kiinin kendisine bağlanacağına inanır. hakim mantığına göre; kendisini alçak olarak kabul eden, önderliği yüce olarak görür. kendisini adi olarak gören, önderliği kaliteli olarak görür. kendisini erefsiz olarak gören, önderliği erefli olarak görür.  ama birisi özeletirisinde; ben iyi bir devrimci ve erefli bir insanım derse bu kii suç ilemi sayılır. çünkü özeletirinin uslubu, kiinin ulu önderimiz ( tanrı) karısında kendisini yermesi ve alçaltmasıdır. ulu önderimizin kulları hakkındaki ayetleri, kulların kullara karı eletirileri, kulların kendilerine yönelik özeletirileri yukarıda kısaca izah etmeğe çalıtığım gibidir. bana inanmayan, ulu önderimizin kullarına yönelik eletirilerini ve kulların özeletirilerini bulup okuyabilirler. ondan sonra ulu önderimizin ehit dümü arkadalar hakkında yerletirmi olduğu mantığa, koyduğu kurallara bakalım: kullar sağken yerilir, alçaltılır, aağılanır. ehit dütükten sonra övülür, yüceltilir, göklere çıkartılır. bu mantık söylemden resime, türküden yazıya kadar her alana yansıtılmıtır. hiçbir savaçının, hiçbir mücadelecinin ( ulu önderimiz hariç) sağken fotoğrafı duvarlara asılmaz, gazete ve dergilere basılmaz. ehit dütükten sonra resimleri duvarlara asılır, gazetelere basılır ve ardından methiyeler yazılır. bu konuda resmi ideolojinin sesi durumunda olan almanyada yayınlanan serxwebun gazetesinin ehit olan arkadalarla ilgili yazılari incelemekte yarar vardır. ehitlerle ilgili yazılarda tema ve uslup yaklaık olarak söyledir:</Page><Page Number="28">" kahramanlar kahramanı, aslanlar aslanı, gözünü budaktan sakınmayan, cesur, fedekar, alçakgönüllü, büyük insan, kararlı, azimli, yoldalarına ve önderliğe ölümüne bağlı, örgütçü, ajitatör, propagandadist, büyük halk adamı, büyük komutan, disipline uyan ve uygulayan, imkansızlıklardan imkan yaratan... " ve türkçe’de olumluluk ifade eden övgü ile ilgili ne kadar kelime bulunabilirse ehitlerle ilgili yazılarda sıralanır. ehitlerden biri, mezarından kalkıp ardından yazılanları okusa unları söylemeye hakkı yok mu?  "yahu yoldalarım, ardımdan yazdıklarınızı ben sağken söyleseydiniz ülkeyi fethederdim. sağken hakkımda söylediklerinize, ulu önderimizin eletirilerine bakıyorum dünyanın en adi insanıyım! nitekim sağken vermek zorunda kaldığım özeletirimde kemdim kendimi öyle değerlendirmek zorunda kalmıtım. ama ölünce kahraman, hem de kahramanlar kahramanı yapıldım. bu iki zıt görünüm kafamı kurcalıyor. ya ben sağken hakkımda söylenenler yalandı, ya da ben öldükten sonra hakkımda yazdıklarınız doğru değil. đkisinin birlikte doğru olduğuna inanmıyorum. ben sağken disiplinsiz, örgüt düüncesinden uzak, beceriksiz, iki keçiyi bile güdemeyen, kıçını yerden kaldırmayan, özel sava ve kontr gerilla pratiği sahibiydim de, ölünce disiplinli mi oldum? ölü adam nasıl disiplinli olur? gerçi mezarımda hazır ol vaziyette yatıyorum, ama bu disiplin sayılmaz. öldükten sonra örgütçü yeteneklerim de gelimedi, aksine köreldi. çünkü biz ölüleri ayrı ayrı yerlere koymusunuz, yerimiz mezar kadar dar, diğer ölülere ulaamıyorum ki! ulasam bile ölü adamı nasıl örgütlerim? öldükten sonra kahramanlar kahramanıdiyorsunuz da, sağken reformisttir, savaa gitmek istemiyordiye eletiriyordunuz. bu ite bir i var, ben sırrını çözemedim. ama sağ kalan arkadalardan birileri mutlaka çözer. sağken adi olan bizlerin, ölünce kalitesi artıyor ve ilk olarak fotografımız önderliğin fotografının yanında, estagfurullah altında asılıyor"  bu konular üzerinde çok düündüm. bir diktatörlüğün temel talarını gördüm. ulu önderimiz ve ehitler övülür, göklere çıkarılır, geri kalanlar yerilir ve alçaltılır. övülerek yüceltilenler önderlik kurumunu oluturur, aağılananlar bunlara boyun eğer. ulu önderimiz burada ehitleri paravan olarak kullanıyor, diktatörlüğün maskesi haline getiriyor. tek kiilik diktatörlüklerin bulunduğu ülkelerde veya örgütlerde sadece diktatör övülür, onun sözleri tekrarlanır, onun fotoğrafları asılır. ölülerin övülmesinde, kitleler tarafından tanınmasında, fotoğraflarının duvarlara asılmasında, hatta heykellerinin yapılmasında diktatör için bir sakınca yoktur. çünkü diktatör, ölülerin kendisine muhalefet edemiyeceğini bilecek kadar akıllıdır. ama sağlar için diktatörün yasaları farklıdır. köle, kul övülmez, aağılanır. tek tanrılı dinlerde de bu böyledir. kulun birinci görevi tanrıyı övmektir:  "allahım sen ulusun, sen yücesin, sen kadirsin, sen günee ıık, suya hayat verensin. beni ve ademi bir damla sudan yaratansın" kulun ikinci görevi kendisini tanrı karısında yermektir: "allahım, biz aciz, sefil, melul kullarınız, bize güç ver." gibi.  görüldügü gibi sınıflı toplumlarda hakim sınıfların mantık sistemi, ulu önderimiz tarafından veya resmi ideoloji tarafından devrimci veya insanı bir mantıkmı gibi, herkese dayatılmıtır. buna uyan devrimci, uymayan ajandır, ajanlar öldürülür deniliyor.  ulu önderimizin bu konuda açıkça söylemediği görüleri öyledir. kendi anlatsın: sağlar yerilir, aağılanır, be paralık hale getirilir. (ben hariç) benim diktatörlüğümün garantiliği için bunlar yapılacaktır. ehitler ise tam tersine övülerek göklere, ta benim yanıma çıkarılır. hiçbir zararları yok. nasıl olsa ölünün muhalefet edecek hali yok. hatta onları önderlik kurumuna alarak, benim diktatörlüğüme karı muhaleif olanlara kullanırım. herbiri iyi birer silah olurlar.  buradan u sonuça varıyorum; ulu önderimiz için en iyi pkk li ölü pkklıdır. o, yalnızca ölülere güvenir. ölülerin dıında herkesin muhalif olacağına inanır. sağ olan hiç kimseye güvenmez. nitekim bir gazetecenin "siz kime güveniyorsunuz?" sorusuna "ben hiç kimseye güvenmem" cevabını vermiti. bununla söylemek istediği uydu:</Page><Page Number="29">"ben parti içinde darbe yaptım, partiyi dağıtarak tasfiye ettim. diktatörlüğümü kurdum. kürt halkının bütün olanaklarını ele geçirdim. öldürdüm, intihara sürükledim, kaçırttım, geri kalanları köleletirdim. bunu bilen bazı münafıklar var, diğerleri bugün görmeseler yarın, yarın görmeseler öbür gün görürler. görüp anladıkları zaman bana ne yapacaklarını çok iyi bilirim. ozaman niye güveneyim?"  đktidarı zorla gaspedenlerin özelliğidir bu: birincisi hiç kimseye güvenmezler, ikincisi muhalefetten öcüden korkar gibi korkarlar, üçüncüsü hayali ve gerçek dümanlar yaratırlar, dördüncüsü kendilerini kurtarıcı ilan ederler. ulu önderimiz, kendi mantığı ile anamı, babamı, henüz dünyayı kavramamı gençleri -uzun süre dağlarda kalan gençlerin dı dünya ile ilikileri zayıf, kopuktur- korku çemberi içine alınmı arkadaları kısa bir süre içinde aldatabilir. ama gerçeğe, bilime inananlar bu masallarla aldatılamazlar. ninemin mantığını tekrarlıyor. ninemin tanrısının yerine kendisini koymu; gerisi ninemin kültürü, ninemin söylemidir."đte bu bana kazandırıyor, ben bununla dümana darbe vuruyorum" demesi, onun doğruluğunu, haklılığını ortaya koymuyor. bu mantıkla hiçbir ey kazanılmaz. hadi diyelim savaı kazandı, dümanı yendi. kendi kendime soruyorum: bu mantıkla halka ne verebilir? kendi diktatörlüğü dıında halka verebileceği bir eyi var mı? savamak insanı haklı yapsaydı, dünyanın en ünlü diktatörleri, dünyanın en haklı insanları olurlardı. çünkü en büyük savaları onlar yaptılar, en büyük zaferleri onlar kazandılar. ama kendi diktatörlükleri dıında topluma verebilecekleri bir eyleri olmadıkları için yıkılıp gittiler.  "ben bir ulusun kurtuluu için savaıyorum, benim savaım haklı bir savatır" diyecek. hayır! ulu önderimiz bir ulusun kurtuluu için değil, bir ulusu kendi diktatörlüğü altına alıp köleletirmek için savaıyor. bu gün "biz pkkliyiz" diyen insanları nasıl diktatörlüğü altına almısa, köleletirmise, bir ulusuda bu hale getirmek istiyor. diktatörlük ayrı, yurtsever olmak ayrıdır. kendi diktatörlüğü için devrimcileri, düünenleri, yurtseverleri, hatta yıllarını ömürlerini halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için tüketenleri ajanlıkla damgalayıp öldürüyor. ulu önderimiz yarın ulusun baına ne getireceği, bu gün yaptıklarından belli değil mi? yirmibirinci asırda kurtarıcılığa soyunmu? halkların artık kurtarıcılardan da kurtulduklarını görmek istemiyor mu?  kürtlerin bir kurtarıcıya ihtiyaçlarının olduğuna inanıyor. dolayısiyle söylediğim bütün gerçekleri kabul etmi oluyor. çünkü tarihte bütün halklar, kurtarıcıları önce ululuyarak göklere çıkarmı, sonra onlardan kurtulmak için, kurtarılmadan önce dökülen kandan daha çok kan dökerek "kurtarıcı " larından kurtulmayı baarmı, kurtarıcıyı lanetlemilerdir. eğer tarihten biraz ders almak istiyorsak, hangi çağda yaadığımızın bilincindeysek, dünyanın amdan ibaret olmadığını biliyorsak kurtarıcı olma çağının çoktan geçtiğini anlıyalım.  çağımızda "kurtarıcı" olmak marifet değil, bir halkı kendi kendisinin kurtarıcısı haline getirmek için çaba harcamak marifettir.  "halkın bir kurtarıcıya ihtiyacı var, ben kurtarıcı olacağım" demek, kölelerin bir efendiye ihtiyacı var, ben efendi olacağım demektir. 1960ların baından beri milyonlarca insan ulu önderimizi kürt ulusunun baına efendi yapmak için mi acı çekti, kan döktü ikence gördü? hayır! kölelik zincirlerini ve ayaklarımıza takılan prangaları kırmak için ve özgürleen insanlardan demokratik bir yönetim seçmek için mücadele verildi. biz yeni efendiler yaratmak için değil, her türlü efendinin canına okumak için zincirlerimizi kopardık. eğer bütün bunlara rağmen yine kürt halkının bir kurtarıcıya ihtiyacının olduğuna inanılıyorsa; "eyvah kürt halkının haline!" diyeceğim. çünkü bir kurtarıcıya iddetle ihtiyaç duyan bir halk dünyanın en zavallı ve en güçsüz halkıdır.  kürt halkı eğer bu duruma düürülmüsse, onun bu durumundan yararlanarak baına kurtarıcı olarak geçmek, onurlu bir davranı değildir. çünkü kürt halkı kurtarıcıların ellerinden çok çekmitir. halife ömer kurtarıcılığını, mustafa kemal kurtarıcılığını, kenan evren kurtarıcılığını artık anlamıtır. bundan sonra tarih tekkerür etmemelidir.</Page><Page Number="30">kürt halkı hem dümanlarından, hem de kurtarıcılardan kurtulmayı öğrenecektir; bunu öğrenmek zorundadır.  dümanın yüzyıllardır halkımızı aağlaması, horlaması, cahil ve ilkel olarak değerlendirmesi yetmiyormu gibi, ulu önderimizin önce mücadelecileri, savaçıları ardından halkı aağlaması tesadüfi değildir. düman neden kürt halkını yeriyor? "siz ilkelsiniz, cahilsiniz, yönetilmeye muhtaçsınız " diyorsa, ulu önderimiz de bunu aynı mantıkla yapıyor. çünkü aağılık militanlar ve aağılık bir halk, yüce bir kiiliğe ihtiyaç duyar. ulu önderimizin mantık ölçüsü budur ve bu ölçüyü amdan ödünç almıtır. kendini partinin yerine koyduktan sonra, yüce bir kiilik ve düürülmü bir halk ideolojisini üretmeye balamıtır. ardından bunun çalımasını yapmıtır. bu çalıma iki bölümdür.   birinci bölümü: "önderlik çok yüce, çok ulu, insan üstü bir varlıktır. bunu herkese kabul ettirmek, yazılar, resimler, sloganlar, yeminler, video kasetleri ve derslerle insanları buna inandırmak; buna inanmayanları ajanlıkla damgalayarak öldürmek, bunların ölüm korkusuyla diğerlerini daha fazla inandırmak ve sindirmek, önderliğin yüceliğini konuma uslubu haline getirmek, đslam dininde tanrı için, hiristiyanlıkta đsa için kullanılan sıfatları önderlikten söz ederken kullanmak, onun hiçbir zaman yanılmayacağına, yanıltılamayacağına, doğru yolda olduğuna kayıtsız artsız inanmak, sürekli ona bağlılığı ifade etmek, tereddütsüz itaat etmek, ayetlerine inanarak, onları emir olarak algılamak, söylediği hiç bireye itiraz etmemekle ilgili" çalımayı içeriyor.  çalımanın ikinci bölümü: " militandan balayarak herkes aağılanacak ve kendini asağılamaya alıacak. bu bir uslup, bir yaam tarzı haline getirilecek. ulu önderdeki özellikler kulda, kuldaki özellikler ulu önderde olmayacak. ulu önder yüce; kullar ve halk alçaktır. ulu önder becerikli, kullar ve halk beceriksizdir. ulu önder kararlı, kullar ve halk kararsızdır. ulu önder uzak görülü, kullar ve halk burunlarının ucunu bile göremez. ulu önder büyük örgütçü, kullar ve halk iki keçiyi bile güdemez. ulu önder büyük savacı, kullar ve halk türk ordusu karısında kurbanlık koyundurlar. ulu önder her gün bir kitap teorisi üretir, kullar ve halk iki kelimeyi bir araya getirmeyi beceremez. ulu önder dünyadaki bütün insanlığın temsilcisidir, kullar ve halk hiçbireyi temsil edemez. ulu önder hereydir. o olamzsa kürt halkı tarihten silinir, kullar ve halk hiçtir, yatalaktır dükündür " felsefesini içeriyor. ulu önderimizin bütün ayetleri okunduğunda ana mantığın bu olduğu görülecektir.  amda, avrupada, dağda ve ehirlerde yürütülen bütün çalımalar bunun içindir. ulu önderimizin çalımasının yüzde doksanbei bununla ilgilidir. bunu ayetlerinde itiraf ediyor: "benim çalımalarımın yüzdedoksanbei kendi adamlarımla uğramaktır " diyor. 1982den bu güne kadar bu iki temel çalımayı yürütmütür. onun için dümanla savamak önemli değildir.( düman kürdistandan kovulmu ama kendisi kürdistanda tanrı olamamısa, kürdistan neye yarar?) bu iki çalıma ne derecede ilerlemitir? kendisi ne kadar yüceltilmi, kendisini alçak ve ise yaramaz olarak gören militan ve kitlelerin sayısı ne kadar artmıtır? onun için önemli olan budur. çünkü mantık ölçüsüne göre; alçaltılanların, kendilerini güçsüz görenlerin yapacakları tek bir ey vardır: güçlü ve yüce birisine sığınmak..!  bu yazdıklarımı yalnız ben mi görüyor veya düünüyorum? hayır! benden önce görenlerin, anlayanların olduğuna inanıyorum. ben bunları görünce, anlayıp kavrayınca; kaçanların neden kaçtığını, öldürenlerin neden öldürüldüğünü, intihar edenlerin neden intihar ettiğini, devrimci olanların neden kul olduklarını, hatta kaçıp dümana teslim olanların neden kaçtıklarını anlıyorum.  dümana sığınmanın mazereti olmaz diyeceksiniz, bu konuda size hak veriyorum; ama yüzlerce kez ölümü göze alan, yıllarca dümanla savaan birinin aniden gidip dümana teslim olması çeliki üzerine düünmelisiniz! bu durumu kabullenmek kolay değil. ancak ulu önderimizin kullarına karı uyguladığı yöntemleri bilmiyorsunuz.</Page><Page Number="31">onu büyük bir devrimci olarak biliyorsunuz, müthi bir karı devrimci ve yamyam ( kendi siyasi muhaliflerini öldürenler, siyasi yamyamlardır ) olduğunu görünce; üç seçenekle karı karıya kalıyorsunuz; kaçmak, intihar etmek ve öldürülmek. bunun dıında bir seçeneğiniz yoktur. ulu önderimizin yöntemlerini anlattığımda düz düünmekten vaz geçeceğinize inanıyorum.  aç karınla yatağıma uzanmı kendi kendimle böyle tartııyorum. đki yıldan beri sadece vicdanımla tartııyordum. baka hiç kimseye gördüklerimi, bildiklerimi anlatmadım, anlatamadım. görülerimi yazdığım yazılarda, yaptığım konumalarda, değiik biçimlerde az da olsa eletirimi dile getirmeye çalımıtım. imdi olduğu, açık seçik, vicdanımla tartıtım, bunları yazıya dökmekten mutluluk duyuyorum... örgüt çalımalarımda, insanlarla konumalarımda resmi ideolojiyi tekrarladım. yani yalan söyledim. hayatımın en aağılık iki yılıydı yaadığım! diyarbakır cezaevinde zorla itirafcı haline getirilen birisi gibiydim. hiç rahat değil, sürekli gergin ve kararsızdım. bazen kendimi adi, yalanci, öldürülen arkadalarımın katli karısında sessiz kalan, hatta onaylamak zorunda kalan birisi olarak görüyordum. ama dayandım, yaadım, gördüm, imdi anlatarak vicdanen rahatlıyorum. güne batmı, yıldızlar görünüyor, mağaramdan çıkarak peynir, ekmek ve su almak için çarıya gidiyorum. 13 agustos 1993 beyrut                                               bölüm: 3 ömrüm boyunca tavuk olarak yaamaktansa; erken öten horoz olmayı yeğledim.. bugün saat dokuzda tekrar hüseyinin yanıt gönderip göndermediğini öğrenmek için otele gidiyorum. yine eli bo çıkıyorum otelden. çaresizim, rastgele yürüyorum, nereye kime gideceğimi bilemiyorum. siz benim yerimde olsaydıniz ne yapardınız? kimseyi tanımıyorsunuz, dil bilmiyorsunuz, paranız yok, türkiye devletinin vatandaısınız ama ona dümansınız. efendinizin çiftliğinden firar etmisiniz, efendinizin adamlari suriye muhabaratıyla birlikte peinizde. "her derdin bir çaresi, her dağın bir geçidi vardır" diyeceksiniz ama, ben beyrutta ne çare, ne de geçit bulabiliyorum.  sokakta yürürken geçen arabalara, insanlara yardım bekleyen gözlerle bakıyorum. ama kimse beni anlamıyor. gömleğim terden ıslanmı, deniz tuzu vucudumu yakıyor, gölge bir yer arıyorum, onu da bulamıyorum. đleride büyük bir otel görünüyor, oraya gitmeye karar veriyorum. bir müteri gibi gidip salonunda oturacağım, belki yardımcı olabilecek birisiyle tanıırım diyorum...  otelin salonunda bir koltukta oturduktan bir süre sonra yaklaık olarak otuz yalarında, kıvırcık saçlı, esmer, uzun boylu bir genç yanımdaki koltuğa oturup sigarasını yaktıktan sonra bir sigara da bana uzatıyor "tahnk you" diyerek sigarayı alıyorum. arapça olarak nereli olduğumu soruyor "türkiye" deyince "đstanbul gut" diyor. bende "gut" diye karılık veriyorum.  bir süre sonra bir grup genç kız oturduğumuz salona indi. diğer otelde gördüğüm kızlara benziyorlardı. sarıın, estetikleri düzgün, dudakları, tırnakları boyalı, giysilerinden ve davranılarından turist olmadıkları belli oluyordu. kendi aralarında gülüp konuuyorlar, dillerinden anlıyorum; bunlar çavuesko’nun kızları mı, baka bir diktatörlüğün kurbanları mı? yanımdaki gençle çat pat đngilizce konuuyorum. o, dili çok az bildiğinden benim iyi đngilizce bildigimi sanıyordu. pasaportla paramın kaybolduğunu anlatmaya çalııyorum. "polise git " diyor. polise gidemeyeceğimi, yakalanıp türkiyeye gönderileceğimi anlatamıyorum. genç "ey vallah " deyip yanımdan ayrılıyor. bende burada oturmanın bir yararının olmayacağını düünerek, bir ie soğuk su satın alarak yola çıkıyorum. mağarama doğru ilerliyorum.  mağarama geldiğimde hava çok sıcaktı. pantolonumu, gömleğimi, botlarımı çıkardım. çoraplarımı denizde yıkadım, üstümdeki ortla yatağıma uzandım. gözlerimi kapadım,</Page><Page Number="32">anamı hatırladım; onbir yıllık cezaevi hayatımda, kendisini bir kaç kez görebilmitim. 1991 yılının nisan ayında bartın cezaevinden tahliye olduktan sonra eve gitmi, yalnız be gün anamın yanında kalmıtım. konumaları, hareketleri, jestleri, mimikleri gözlerimin önünde canlanıyor, çektiği acıları yüreğimde duyumsuyorum.  eve vardığımda, tutuklanmadan önce eimle birlikte kullandığımız yatak odama götürdü beni. ve anlatmaya koyuldu: "đte oğlum, tam onbir yıldır bu oda benim dünyamdır. eyalarınızı, giysilerinizi bu odaya topladım, her gün gelip bakıyorum; giysilerinizi tek tek inceliyor, kokluyor, öpüyor tekrar katlayıp dolaba ve sandığa yerletiriyorum. gelinim 1985 yılında diyarbakır cezaevinden tahliye olup eve gelince, onu bu odaya getirdim. ona da anlattım, güldü. bana sarılıp yanaklarımdan öptü. bu odada bir ay kaldı, hastaydı. bingölde ameliyat olduktan sonra tekrar eve döndü. hep seni bana anlatırdı. o zaman kardein hasan, adanada akademide okuyordu. kardein ömer, elazığ fırat üniversitesinde mühendislik bölümünü kazanmıtı. kardein saitte çukurova tıp fakültesine gidecekti.   gelinim, diyarbakır cezaevinde size yapılan ikenceleri ve sizin direnilerinizi anlatırdı. ben dinledikçe ağlardım. oğullarım derin derin düünürlerdi. anlatılanlardan en çok baban etkilenirdi. artık gelinime "sus bunları anlatma sizi öldürürler " demezdim. çünkü inanmıtı gelinime. o, bir kadındı ama korkmamıtı. size yapılan ikencelere boyun eğmemi, ikencelerin son bulması için tam 51 gün hiç bir ey yememiti. ben bunu biliyordum. bir gün polisler arabayla evimizin önüne kadar geldiler "sizin gelininiz, ölüm orucunda ölmü cesedi diyarbakır askeri hastahanesinde, gelin götürün" dediler. baban ve kardein necmettin bingöle gidip bir otobüs kiraladılar, marangoz gelinim için bir tabut yaptır, tabutla birlikte 40 kii otobüsle diyarbakıra gittiler. köylülerimiz askeri hastahanesinin önünde toplanmılar, subaylar babanla kardeini içeri alıyorlar "gelininiz henüz ölmedi, ama can çekiiyor, gidin konuun ölüm orucunu bıraksın" diyorlar. babanla kardein gelinimin yanına gidiyorlar, bir deri bir kemik kalmı gelinim. öldü ölecek, ölümle yaamın kesitiği sınırda duruyor. baban önce gelinini dinliyor, sorunu tam olarak anlayınca tek bir kelime konumuyor. "ölüm orucunu bırak, yemek ye" demiyor ona. kendisi oruç tutarken yemek yememenin aç kalmanın ne kadar zor olduğunu biliyor, geliniyse 51 gündür hiç birey yemiyor ve yememekte kararlı. bunun için gelinine "yemek ye" demeyi saygısızlık olarak değerlendiriyor. ve kardeinle birlikte çekip geliyorlar. tabutunu bekletiyoruz, ha bugün ha yarın ölüm haberini bekliyoruz. gözlerimize uyku girmiyor. nihayet ikencelerin kaldırıldığını, ölüm orucunun sona erdirildiğini duyunca seviniyoruz.  gelinim, kardelerinle kitap okur, tartıırdı. ben dillerinden anlamazdım. evimizin bahçesinin yan tarafına domates, biber ve salatalık ekmitim. gelinimle kardein hasan evimizin ön tarafına renk renk çiçekler ekmilerdi. sabahları erkenden ben ektiklerimi, onlar da kendi ektiklerini sularlardı. çiçeklerle neden okadar uğratıklarına bir anlam vermez" bırakın o yararsız eyleri gelin domatesleri sulayın " dediğimde, hasan gülerdi. gelinim çiçeklerin güzelliğini anlatırdı. hasanda" bırak 50sinden sonra anneme çiçek sevgisini aılıyamazsın " derdi.  gelinimin evde kalacağını, sen tahliye olana kadar bekliyeceğini düünüyordum. đlk geldiğinde odanızdaki bütün eyaları dıarı çıkardı. evlendiğiniz zamanki gibi duvarlarına açık yeil plastik boya çekti. karyolanızı eski yerine yerletirdi. elbiselerini yıkadı, ütüledi gardroba astı. çok iyi hatırlıyorum evlendiğinizde yalnız yedi gün evde kalmı, ikinizde ortalıktan kaybolmutunuz. gelinim altı yıl sonra geldiğinde odanızı, ilk yerletirdiğiniz hale getirdi. đkinizin vesikalık fotoğraflarını büyüterek çerçeveletti, karıki duvara yanyana astı.  polisler rahat bırakmadı gelinimi, ameliyat olduktan bir hafta sonraydı, daha hastaydı,  yatıyordu, geldiler "senin ifadeni alacağız" deyip götürmek istediler. baban diretti "bende geleceğim" dedi. birlikte gittiler. namussuzlar bingölde gelinimi gözaltına alarak, babanı eve yolladılar. çaresizlik içinde babanla ağladık, kardelerin kızgın kızgın düünüyorlardı.</Page><Page Number="33">onaltı gün sonra serbest bıraktılar gelinimi "sen örgüt liderisin, örgütten kim yanına geliyor? " diye sormular. gelinim sorularına yanıt bile vermemi. bırakıldıktan sonra kardein hasanla sık sık konuurlardı. bende gizli konumalarını merak ediyordum ama bana birey anlatmazlardı. gelinim geceleri tek baına bu odada yatar, kapıyı kilitlerdi. bir sabah geç saate kadar kapı açılmadı.   oysa sabahları erken kalkardı."ne oldu buna, hala yatıyor mu? " dedim kardein ömere:"çağırayım " dedi. kapısını iki üç kez çaldı, ses çıkmayınca korktum. gelinim intihar etti diye düündüm. hasanı çağırdık, üçümüz birlikte bahçeye çıktık, pencereden odaya bakacaktık. tül perde çekili, pencere kapalıydı. camı kırdıktan sonra içeri baktı, gelinim yoktu. hasan kapıyı açınca odaya girdim; gardrobu açtım. terlileri, topuklu ayakkabıları duruyordu, spor ayakkabıları yoktu. sandığını açtım, giysileri sandıktaydı. daha ben birey söylemeden kardein hasan "gitmi" dedi. "nereye gitmi" dedim kızgınlıkla kardeine. "nereye gidecek? savaa, savaa ana" dedi, gülerek. anladımki bu eytanın haberi vardı. "seni gidi eytan seni, demekki benden gizli bunu konuuyordunuz ha?" dedim. ama hasan haberi yokmu gibi davrandı. sonra babanla diğer kardelerin haberi öğrendiler, hepimiz büyük salona geçtik, oturduk baımızı önümüze eğmi düünüyorduk. hiç kimse tek bir kelime konumuyor, salona tam bir sessizlik hakimdi. gelinim baka birisine kaçmadığına eminim. ama bunu köylülere nasıl anlatacağız? bir bunu düünüyorum, bir de devlet duyarsa, bizi soruturmaya alırlarsa nasıl ifade vereceğiz diyorum. nitekim hasan da bu konuyu düünmü olacak ki: "tamam gerillaların yanına gitmi, fazla düünmenin gereği yok, biraz sonra köylüler duyar, devlete haber sızdıran olursa, nereye gittiğini öğrenmeye çalıırlar. polise veya jandarmaya nasıl ifade vereceğimiz konuunda düünelim" dedi. hemen birgün önceki yer sallantısı aklıma geldi. birgün önce hafif bir deprem olmutu. hasana dedimki: "askerler gelip sorarlarsa; dün deprem oldu, gelinime sen namaz kılmıyorsun bunun için deprem oldu, diyerek kızdım, ikimiz kavga ettik sabahleyin baktık ki evde yok, diyelim," dedim. hasan ifademe güldü, beğendi. herkes "mantıklıdır" dedi. dağıldık. yengelerinin gitmesi oğullarımın umurunda bile değildi, bana bakıp gülüyorlardı. benle baban çok üzülüyor, baımıza gelmi en büyük felaket olarak değerlendiriyorduk.  hasan ve diğer kardelerin dıarıya çıktılar, baban bahçeye gitti oturup düünmeye baladı. bende gelinimin bu odasına girdim. eyalarını, giysilerini tek tek saydım. yıllarca bu ii yaptığımdan hepsini tanıyordum, düğme sayılarını bile biliyordum. spor ayakkabısı, pantolonu, iç çamaırları, bir gömleği, montusu yoktu. bir de senin ona yolladığın mektupları almıtı, bize her zaman okuduğu mektupları.  gelinimin gidii böyle oldu. gidi o gidi. nerededir, dağda mı, ehirde mi, yurt içinde mi, yurt dıında mı allah bilir! her akam televizyon izlemeye baladık. eskiden böyle bir alıkanlığım yoktu. nerde olay olmu, kaç kii ölmü? ölenlerin arasında bayan var mı, diye merak ediyor, ölü haberleri verildi mi, yüreğim ağzıma geliyordu. ben tvnin dilinden anlamam, baban bana tercüme ediyordu. bazen ölü kızların resimlerini, daha doğrusu cesetlerini gösterdiğinde, babanla ikimiz televizyona sokulur, ölünün saçlarına gözlerine bakardık, ama fotoğraf çabuk geçerdi, bir sonraki akamı beklerdik. haberler balar balamaz yüreğim güm güm atar, nefes alılarım hızlanır, gözlerim ekrana takılır, sanki kalbimin yanına saatli bir bomba konulmucasına saatin sesini ve tiktaklarını duyardım. haberlerde gelinimin ismi veya resmi geçecek olsa bu saatli bomba kesinlikle patlardı. her gece bu heyecanı yaardım. babanda aynısı.  sonra sıra kardein ömere geldi. elaziğda inaat mühendisliği okuyordu. sen evdeyken henüz ilk okula gidiyordu. đnce uzun boylu zayıftı. ama çok zekiydi ömer. cezaevindeyken bir kez görümene gelmiti. o zaman henüz üniversitede ilk yılıydı. kendisiyle olan konumalarından çok etkilenmiti. zaten eve geldiğinde bambaka bir ömer olmutu. buna rağmen, okuyacağını, mühendis olacağını umuyordum. ama aratırdım, arkadalarından sordum, ömer elazığda değildi, üniversiteyi bırakmıtı. bize bir kağıt geldi, o kağıtta devamsızlıktan sınıfta kalacağı yazdığı söylendi.  gitti ömerim."dersimde dağa çıkmı, devlete karı savaıyor, " diyorlar. halbuki</Page><Page Number="34">üniversiteye baladığı ilk yıl:"ana okuyacağım, inaat mühendisi olacağım, binalar yaptıracağım " demiti. bende sevinmi:"selimden zaten bir hayır görmedik, en azından sen oku, bize bak " demitim. ömerim de gitti. imdi hangi dağdadır? ekmeği var mı, yok mu? nerede yatar? kıın ayazında, yazın sıcağında nasıl yaar? zaten zayıf, iki metre boyundaydı, ufak bir ta değse ölür, nasıl savaır o? ömerin gittiğine emin olduktan sonra elbiselerini toplayıp odanıza getirdim, elbiselerinizin yanına astım elbiselerini.  hasan ömerin gittiğini duyduktan birkaç gün sonra:"ana ben adanaya çalımaya gidiyorum" dedi. daha iki üç ay önce askerliğini bitirmiti. ağırbalı, efendi zeki bir çocuktu hasan. sana çok benziyordu. davranıları, konumaları, gülüü tıpkı seninki gibiydi. gelinim de hasanın selime çok benzediğini söylerdi. adanaya gideceğini söyleyince;"git oğlum, üniversiteyi bitirmisin, askerliğini yapmısın, belki bir i bulursun, kendine bir ev kiralarsın, selimi de ceyhan cezaevine sürmüler, onunla da görüür, bize biraz para yardımında bulunursun " dedim. köyde bo dolaıyor, canı sıkıldığı zaman đngilizce öğreniyor, kitap okuyordu. polisler onu da rahat bırakmıyorlardı. gelinimin gittiğini duyduktan sonra, sık sık eve gelir sorarlardı. bir gün eve geldiklerinde hasan sana mektup yazıyordu. polisin biri mektubu okuduktan sonra hasana bir tokat vurdu. kıpkırmızı kesildi hasan, ağladım. bu olaydan sonra hasanın derin derin düündüğünü görürdüm hep. benim efendi melek oğlum. onun hiç kimseye kötü söz söylediğine, kimsenin kalbini kırdığına tanık olmamıtım. o da senin gibi hep kitap okurdu. askere zorla gönderdik, nefret ediyordu askerlikten: "ben bunlara nasıl askerlik yaparım ana?" diyordu. gitti asteymen oldu. đzine geldiği zaman üzerinde sivil elbiseleri vardı. valizini açtım subay elbiseleri valizindeydi, yepyeni tertemiz elbiselerdi. "niye bunları giymiyorsun? köyde bunları giy" dediğimde gülümsedi: "bırak ana öldürsen köyde giymem onları" dedi.  tekrar askere gidene dek giymedi. ben bu davranıına bir anlam veremiyordum o zaman. ama o, neden giyilmemesi gerektirdiğini biliyordu demek ki! çocuğu askerde de rahat bırakmamılar. senin kardein olduğunu bildiklerinden, sürekli takip altında tutuyorlarmı: "ana gece gazinoda haberleri izlediğimde, özel olarak görevlendirilmi bazı subaylar, dikkatle yüzüme bakarak olaylar karısındaki tepkilerimi öğrenmeye çalııyorlardı" diyordu.  oğlum hasan’ın adanaya gittikten bir süre sonra, bir pazarlama irketinde i bulduğunu ve çalıtığını öğrenince babanla sevindik. senin görümene geliyor, saite para yardımında bulunuyormu, ben öyle duydum. kardein saitte adanadan köye geldiğinde hasanın çalıtığını söyledi. senin yazdığın bir kitabı hasanla birlikte okuduğunu, hasanın teyzenin oğlu orhanla bir ev kiraladığını, durumunun iyi olduğunu öğrendik.  aradan yaklaık olarak altı ay geçti, hasanın kaldığı ev polisler tarafından basılıyor. orhanla hanımı baka bir odada, hasan ayrı bir odada kalıyor. hasanın odası kilitli olduğundan polisler, otomotik silahlarla kapıyı tarayıp kırdıktan sonra içeri girmiler. fakat hasan evde yok! el radyosuna, kitaplarına ve daktilosuna el koyuyorlar, teyzenin oğlu orhanı da yanlarına alarak evden çıkıyorlar.  hasan arandığını öğrenince ortalıktan kayboluyor. meğer hasan adanada arkadalarınla iliki kurmu örgüt çalımaları yapıyormu. aranır duruma düünce adana üniversitesinde öğretim görevlisi olan zozanı da yanına alarak gitmi. hasanım adanayı karı karı bilirdi. orada dört yıl üniversite okumutu. zozanla birlikte kayıplara karıınca; "hasan evlenmek için zozanı kaçırmı " söylentisi çıktı. duyduğumda sevindim doğrusu, güzel bir kız zozan. o da hasanım gibi tahsilli; gençler, evlensinler diyordum. fakat ikisinin evlenmek için kaçtığına inanmıyordum bir türlü.  senin eskiden anlattıkların, gelinimin baına gelenler, onun bize hiçbir ey söylemeden ortadan kaybolması, hasanın polisten yediği dayak, ömerin üniversiteyi bırakıp dağa çıkma düününcesi; bütün bunlar hasan ile zozanın evlenmek için ortadan kaybolmadığı düüncesi uyandırıyordu bende. nihayet ikisinin meriç nehrini geçerek yunanistana, oradan lübnana geçtiklerini duyduğumda "hasanım da gitti " dedim. diğer odalardaki</Page><Page Number="35">elbiselerini sizin odaya taıdım. đki takım subay elbisesi, bir de sivil elbiseleri vardı. valizinden çıkardım. senin, gelinimin ve ömerin elbiselerinin yanına astım. artık er geç saitin de üniversiteyi okumayacağına, bırakıp gideceğine inanmıtım.  kardelerinden necmettinle mahmut evlenmilerdi. küçük kardein sadıkta bize bakıyordu. mahmut adanada öğretmenlik yapıyordu. siverekli bir kızla evlendirdik onu, zorla geçimini sağlıyordu. polisler iki üç kez onu da gözaltına almı; dövmüler onu; korkuyordu zavallı. ama sait öyle değil, o cin gibiydi. okuyor görünüyordu ama, adanada rahat durmadığını biliyordum. hasanın gitmesinden yedi ay sonra, o da kayboldu. onun da akademiye gittiğini, gerilla olduğunu duyunca elbiselerini odanıza taıdım.  maddi durumumuz iyi değildi, yoksulluk içindeydik. evimiz eskimiti. yağmur yağınca çatıdan içeriye oluk gibi su akıyordu. okumu, yetimi oğullarım bizi terk etmiti. babanla ikimiz televizyon mahkumu olmutuk. gelinimiz gittiğinden televizyon haberlerini izlerken kalbimizin yanındaki bir tek saatli bombanın tiktaklarını duyardık, imdi ise kalbimizin yanında dört saatli bomba ve kulaklarımızda onların tiktakları.   ev ihtiyaçlarını kardein necmettin çalıarak karılıyordu. ei, dört çocuğu, ben, baban, küçük kardein sadık hepimiz onun eline bakıyorduk. baban artık yalanmı, sağ ayağına felç inmi, koltuk deynekleriyle dolaıyordu. necmettin burada i bulamadığından kaçak olarak almanyaya geçti, arasıra bize para yolluyor. ne yapayım oğlum? derdim çoktur, günler geçmiyor, her gün bu odaya geliyor, gardrobu açıyor, önce senin damatlık elbiselerini çıkarıyorum.  bir elimle ceketini tutuyor, diğer elimle beyaz gömleğini içine yerletiriyor, ütülü pantolonunu da ceketin altında tutuyorum, pantolon paçalarını tam kunduralarının üstüne götürüyor, seni elbiselerin içinde düünüyorum. bu elbiseleri yalnız bir hafta giydin oğlum, bir haftalık damatken hereyi bırakıp kayıplara karıtın. sene 1978di, sen o zaman bugün yaadıklarımı biliyordun. ben ise hereyden habersizdim, anlattıklarına bir anlam veremiyorum. diyorum. sonra kokluyor, öpüyorum elbiselerini ve gardroba asıyorum. bu kez gelinimin beyaz eteğini, beyaz ceketini, topuklu ayakkabılarını çıkarıyorum, ceketi eteğin üzerinde tutuyorum, ayakkabılarını eteğin bir diz boyu aağısına ayağımla itiyorum. ve gelinimin uzun siyah saçlarını, beyaz ceketinin bel kısmına kadar sarktığını düünüyorum. bu kez gelinimle konuuyorum:yedi gün yanımda kaldın, sadece yedi gün. benim saçları katran karası, gözleri üzüm habbesi, kanı tatlı gelinim, sen niye gittin, erkek iine niye karıtın? kadın nasıl devlete karı gelir? kadın evde oturur, sen hiçbir kadının yapmadığını yaptındiyor, gelinimin elbiselerini öpüyor, kokluyor dolaba asıyorum. ve ömerin elbiselerini elime alıyorum, ömerle konuur gibi elbiseleriyle konuuyorum. sonra hasanın elbiselerine sıra geliyor:benim akıllı, ağırbalı, olgun, karınca incitmez oğlum, imdi nerelerdesin?diyorum. asker elbiseleriyle konumuyorum, çünkü sevmez, onları giymezdi hasanım. kısa kollu gömleğini atletini öpüyorum yavrumun. gömleğinin düğmelerini açıyorum sonra ilikleyip dolaba asıyorum. bu kez saitin elbiselerine bakıyorum ve kendi kendime söyleniyorum:benim güler yüzlü, çelik iradeli oğlum diyebiliyorum sadece, göz yalarım yanaklarımdan yuvarlanıyor, hıçkırıklar boğazımda düğümleniyor, kendimi tutamıyor, hüngür hüngür ağlayarak dolaptaki elbiselerinizi kucaklıyorum. ne yapayım oğlum? hepiniz ananızı bırakıp gittiniz ve ben gece gündüz ölüm haberlerinizi bekleyerek yaıyorum. bunun acısınını, gerginliğini siz bilemezsiniz. evde resimleriniz vardı. gelinim gittikten sonra polisler evimizi bastı. çerçeveli resimlerinizi dipçiklerle kırıp yırttılar, diğer resimlerinizde alıp götürdüler. bana sadece elbiseleriniz ve ayakkabılarımız kaldı. hergün gelip elbiselerle konuuyor, kokluyor öpüyorum. sıkıntılarım azalıyor, sizinle konumu, görümü koklamı öpümü gibi oluyorum.  benim zavallı anam, imdi oğlunun apo tarafından tutuklandığını, bekaa vadisinde hapse atıldığını, hapisten firar ederek beyrutun bir mağarasında, pasaportsuz, parasız, aç ve susuz olarak kaldığını duysa ne yapar? kalbinin yanındaki saatli bombalardan biri patlar mı? daha bir buçuk yıl önce oğlu hasanın ölüm haberi geldiğinde, bonbanın biri patlamı</Page><Page Number="36">aylarca kendine gelmemiti. ağırbalı, olgun karınca incitmez oğlu bir köy korucusunun hain kurunuyla ehit dümütü.  mahsun korkmaz akademisinde eğitim gördükten sonra, annemin büyüdüğü bingölün ivan bölgesine gerilla komutanı olarak gitmiti. çevreyi iyi biliyor, yöre insanlarını iyi tanıyordu. ama uyanık davranamadı. silahlarını teslim edeceklerini söyleyen köy korucularının hain pususunda ehit dümütü. türk askerleri hasanın cesedini, bingöl genç kazasına yakın bir yerde su dolu bir çukura atıyorlar. köylülerimiz haber alınca binlerce kiinin katıldığı bir törenle köyümüzdeki mezarlığına gömüyorlar. hasan ehit dütüğünde mahsun korkmaz akademisindeydim. akademideki dosyasını inceledim, öz geçmiiyle ilgili uzun bir yazı vardı. o da örgüt içindeki mantıksızlıkları uzun uzun eletiriyordu. ama hereyin aponun yarattığı vehametten kaynaklandığını fark edememiti. özellikleri tıpkı benim özelliklerim gibiydi. ardından türkiye gazetelerinde yayınlanan yazılar, annemle yapılan ropörtaji okuyunca göz yalarımı tutamadım, ağladım.  zavallı anam benim, kaçıımın nedenlerini sana nasıl anlatayım? adını duyduğun apo: kürdistan benim çiftliğimdir. çifliğin horozu benim, benim dıımda herkes tavuk olacak, tavuk gibi davranıp hareket edecek, gıdıklayıp yumurtlacak, yumurtaların hepsini bana verecek. horoz gibi davrananları öldüreceğim veya tavuklatırmaya çalıacağımdiyor.  oğlun ömrü boyunca tavuk olarak yaamaktansa erken öten horoz olmayı yeğledi. dudaklarım kurumu, susamıım, karnım aç elbiselerimi, botlarımı giyip su aramaya çıkıyorum. çarıya doğru değil, kıra doğru gidiyorum. asfalt yolun üst tarafından bir vadiye iniyorum, su yerine asma ağacı buluyorum, bana yetecek kadar üzüm salkımlarını koparıp mağarama dönüyorum. 14 agustos 1993 beyrut                                              bölüm: 4 asyada çok namuslu görünmeye iddetle ihtiyaç duyanlar, çok namussuzdurlar… yine gece yarısından sonra uyanıyorum. gündüz sıcaktan kavruluyorum, gece soğuktan donuyorum. 15 bin yıl önceki insanın haline dönmüüm. gökdelenler devrinde mağara devrini yaıyorum. bende bir diktatörlüğün kurbanıyım, tıpkı rus ve romen kızları gibi. sabaha kadar deniz kıyısında kouyor, geziyor, hareket ediyorum. günein doğusu ile birlikte ehire doğru bir umut, bir kapı, bir olanak bulmak için yola çıkıyorum. fax için otele uğramıyorum artık, yanıttan umudum yok. uzun boylu, kıvırcık saçlı gençle konutuğum otele yakın bir sokaktan gecerken, kızılhaç iareti taıyan bir taksi beni geçince "kızılhaç bir umut olabilir, kızılhaç’a sığınabilirim." diyorum. otelin salonuna girdiğimde, genci dünkü yerinde buluyorum, merhabalatıktan sonra kızılhaç komitesinin nerede olduğunu soruyorum.  fakat genç anlattıklarımı anlamıyor "kızılhaç " kelimesinin đngilizce ve arapça karılığını ben bilmiyorum, o da türkçe kızılhaçin ne anlama geldiğini bilmiyordu. parmakla haç iareti yapıyorum anlamıyor, kiliseyi sorduğumu zannediyor. vestiyerden kırmızı bir kalem istiyorum, beyaz bir kağıda artı iareti çiziyor, içini kırmızıya boyuyorum, anlıyor "selibulahmer " diyor. anlıyorum ki; türkçe’deki kızılhaç kelimesinin arapça karılığını söylüyor. sevinerek đngilizce "okey " diyorum. ardından "plase help me" deyince ayağa kalkıp kapıdaki mercedesine biniyoruz.  askeri nizamiye kapısından geçerek geni bir alana giriyoruz. çok sayıda kızılhaç iaretli arabanın park ettiği bir garajda arabadan iniyoruz. kızılhaç iaretli gömlekler giymi bir grup genç kız ve erkek bizi karılıyor. beni götüren genç arapça bireyler anlattıktan sonra vedalaıp geri dönüyor.</Page><Page Number="37">gençler beni genice bir salona alıyorlar, çoğunluğunun đngilizce bildiğini öğrenince; gazeteci ve yazar olduğumu, paramı ve pasaportumu kaybettiğimi söylüyor, bana yardımcı olup olmayacaklarını soruyorum. anlattıklarımı anlıyorlar. bir genç; burasının lübnan kızılhaçı olduğunu, bir de uluslararası kızılhaç komitesinin hamra semtinde bulunduğunu, bu gece beni burada barındırabileceklerini, onların bana yardımcı olabileceklerini söylüyor. đtiraz edecek değildim ya; "okey" diyorum. baka bir genç hangi dili daha iyi konutuğumu sorunca türkçe diyorum. "kalk gidelim" diyor.  nereye gideceğiz demeden kızılhaç iaretli bir arabaya binerek, on dakikalık mesafede bulunan bir otelin ikinci katındaki mutfağına girdik. burada iki bayanla karılatık; birisi bulaık yıkıyor, diğeri oturmu sigara içiyordu. genç arapça konumaya balayınca, bulaık yıkayan kadın gülümseyerek bana baktı ardından türkçe "hogeldiniz" dedi. sevindim, bu kadının bana tercümanlık yapacağını anlayınca önce nereli olduğunu sordum, mardinli olduğunu ve arap kökenli olduğunu söyleyince; kürt olduğumu, türkiyede onbir yıl cezaevinde yattığımı, türk polisi tarafından arandığımı, bir örgütün üyesi olduğumu, örgütle olan çelikilerimden dolayı tutuklandığımı, almanyada ilticacı olduğumu ve almanyaya gitmek istediğimi söyledim.  kadın anlattıklarımı tercüme ettikten sonra, ikinci kadın bana ikisinin karde olduklarını, uzun süreden beri mardinden ayrıldıklarını söyledi. ayrılmadan önce kadınlara: bu gence söyleyin bana yardımcı olsunlar, param, pasaportum, tanıdığım yoktur, çok zor durumdayım, dedim. söylediklerimi gence anlattıktan sonra "bunlar çok iyi insanlardır sana yardımcı olurlar" dedi. kadınlarla vedalaarak otelden ayrıldık.  kızılhaç komitesine dönünce genç, hakkımda edindiği bilgileri telsiz baında oturan genç kıza verdi. bana dönerek "seni bu bayana teslim edeceğim" diyerek dıarı çıktı. genç kız oturmam için yanındaki sandalyeyi gösterince oturdum. bana bazı sorular sormaya baladı, resmi sorular değildi bunlar. daha çok merakını gidermek istiyordu, dilim döndüğünce yanıtlamaya çalıtım. aç olup olmadığını sorunca "acım" dedim. ona mağarada aç olarak yaadığımı anlatamadım. karılıklı sohbetimiz sürerken baka genç bir kız yemek getirdi. beyaz bir kağıtla ambalajlanmı, içinde pimi tavuk eti bulunan bir sandaviç. tam doymamıtım ama idare edebilecektim.  telsiz baındaki bayan beni geni salona aldı; salonun orta kısmındada piriketten yapılmı, sıvanmı, orta yerine kızılhaç iareti çizili daire eklinde bir yapı vardı. salonun duvarlarında kızılhaç elemanlarının sava anında yaralıları tedavi ederken, taırken, yardım ederken çektirdikleri çok sayıda fotoğraf asılıydı. baka bir duvardaki kırmızı bezli bir panonun üzerine çeitli uluslararası kuruluların komiteye gönderdiği mesajlar ilitirilmiti. bu panonun hemen yanında beyaz renkli tahta raflarda çok sayıda kitap diziliydi. salonun ortasında bulunan yuvarlak yapının arkası mutfaktı. salonun arka tarafında biri sağda, biri solda, biri de ortada üç kapı vardı. ortadaki yatak odasına, sağdaki ve soldaki kapılar banyo ve tuvalet bölümlerine açılıyorlardı.  salonda çok sayıda plastik oturak vardı. ben bu oturaklardan birinde oturuyordum. bir grup kız ve erkek kümeler halinde oturmu sohbet ediyorlardı. bu kadar kii burada maalı mı çalııyor, gönüllü mü, diye merak ettim doğrusu. merakımı gideremeden salona yeni gruplar girdi. arapça’dan ziyade fransızca konuuyorlar. buranın beyrutun hırıstıyan kesimi olduğunu biliyorum. ama bu kadar çok genç kız ve erkeğin burada maala çalıtırılamayacağını düünüyorum, gönüllü olabilirler sonucuna varıyorum. kızlar çok rahat, giyimli; davranıları, konumalarıyla fransız kızlarını andırıyorlar. kiminin adı veronika, kiminin maria, kiminin kristin. bir an kendimi pariste hissettim. fransızlar, araplar’ı müthi değitirmiler diyorum. bu bir değiiklik mi, bir sentez mi, bilemiyorum; iyice inceliyorum; fransız inceliğinin, kibarlığının, zarafetinin içinde arap çizgileri belli oluyordu. bu durum onları daha da güzelletiriyordu. fakat erkekler daha fazla arap, kızlar daha fazla fransız, bunu fark ediyorum. nedenleri üzerinde fazla kafa yormaya gerek görmüyorum.  tuvalete gitmek istediğimde iki tuvaletten hangisinin bayanlara, hangisinin erkeklere ait</Page><Page Number="38">olduğunu bilmediğimden bekledim. gözlerim kapılarda iaret arıyordu ama yok. bir süre sonra bayanlardan biri oturduğum yerin karısında bulunan tuvaletlerden birine girdi, böylece sol taraftaki tuvaletin bayanlara, sağ taraftaki tuvaletin erkeklere ait olduğunu anlayabildim. tuvalet ihtiyacımı giderdikten sonra burada erkeklerin kendilerine, bayanların kendilerine özgü tuvalet ayrımının olmadığını da çıkarmı oldum. tuvalete girdiğimde dikkatimi çeken ilk ey aynaydı. çünkü kaçtığımdan beri aynaya bakmamıtım. daha doğrusu kendi yüzümü görmemitim. sakalım uzamı, yüzüm kırımı, halsizlik, yorgunluk, merak giderme istemi, gerginlik, umutsuzluk ve sakalımdaki ak kıllarla tam bir ihtiyar görünümüne bürünmütüm.  bir gence tra olmak için permatik olup olmadığını sordum,"var " diyerek yatak odasına doğru gitti. az sonra permatik, havlu köpük ve kolanya ile geri döndüğünde sevindim. tra olduktan sonra salona döndüm. bir grup genç benimle sohbet etmek istedi. önce kırık bükük, eğri büğrü, yarım yamalak bir đngilizce ile kısaca hayat öykümü anlatmaya çalıtım, anlattıklarımı anlıyorlardı. konuurken çoğunlukla ellerimi dilimin yardımına koturuyordum, gençler gülüyorlardı. sonra hangi ülkeleri gezdiğimi sordular; türkiye, kürdistan, yunanistan, yogoslavya, suriye, almanya, hollanda, belçika, fransa, đspanya, brezilya ve lübnan dedim."çok gezmisin " dediler. bir genç, kaç tane kitap yazdığımı sordu; ikisi roman, biri tiyatro üç adet dediğimde, sohbetimiz giderek derinleti diyebilirim. konutukca dilim açılıyor, đngilizce konuurken ilk bata olduğu gibi zorlanmıyordum.   karanlık basınca gençlerden birine nerede yatacağımı sordum. gencin,"yatmak istiyor musun?" sorusuna biraz uzanmak istediğimi söyledim. aslında uykum yoktu daha çok nerede, nasıl bir yerde yatacağımı merak etmekteydim. genç beni, oturduğum yerin karısında bulunan kapıdan yatak odasına götürdü. đçeri girdiğimde tahminen altı metre eninde, yirmi veya yirmibe metre uzunluğu bulunan bir salonda, karılıklı ranzalar ve elbise dolabları görünüyordu. genç, giri kapısının sol tarafındaki ilk ranzayı parmağıyla iaret ederek:"burada yatabilirsin " dedi.   teekkür ederek yatağa oturdum, genç dıarı çıkınca yatakhaneyi incelemeye koyuldum, karılıklı konulmu yirmi ranza saydım. elbise dolaplarındaki kızılhaç iareti dikkat çekiyordu. yataklar, sünger, çarsafları beyazdı. daha önce oturduğum salondan dört basamak inilerek yatakhaneye giriliyordu. bodrum katı denilebilecek bir yerdi ama elektrikler sürekli olarak yandığından aydınlıktı.  hava çok sıcaktı, pijamam yoktu elbise ile uyumanın güçlüklerini düünüyordum. kadife pantolonumun içindeki bacaklarım terlemi, gömleğim eki ter kokuyor, pijama istemekten utanıyordum.  gömleğimi pantolonumu çıkarıp yalnız ortla yatmayı düünmeye baladım ama, ya iyi karılamazlarsa? yatakhaneye genç bir kız giriyor "hello " deyip yanımdan geçiyor, ilerdeki dolabın kapısını açarak bireyler aldıktan sonra dıarı çıkıyor. tuvalet ayrımı olmadığı gibi, burada yatakhane ayrımıda mı yok diye düünüyorum. pantolon ve gömlekle yatmaya karar verince, botlarımı, çoraplarımı çıkarıyor ranzanın altına itiyor ve sırt üstü uzanıp uyumaya çalııyorum. uykum yok. gözlerim tavanda kendimle sessizce konuuyorum:  selim bugün barınacak bir yer, yumuak bir yatak buldun. karnını doyurdun, soğuk su içtin, tra oldun, kızılhaçla iliki kurdun. ya yarın? yarının ne olacağı belli değil. ama hayır! her derdin bir çaresi, her dağın bir geçidi, her imkansızlığın bir imkanı, her açmazın bir açacağı vardır demiyorlar mı? sabretmek, uğramak, aratırmak, didinmek gerekiyor. "sora sora konyada hanya da bulunur, arayan mevlasını da bulur, belasını da" sözleri aklıma geliyor, umutlanıyorum. mağaraya göre burası bir ilerleme, bir imkan, bir iliki diye düünüyorum. hava sıcak terden sırılsıklam olmuum. böyle uyumam mümkün değil, soyunayım mı? ama olmaz! buraya bayanlar girip çıkıyor, gerçi ortlarım güzel, çarsafla örtünebilirim diye düünürken; uzun boylu siyah saçlı iri gözlü yirmi yalarında genç bir kız içeri</Page><Page Number="39">giriyor, bana "hello gud night" diyor, "gud night" diyorum, karımdaki ranzanın yanındaki elbise dolabın önünde duruyor, üzerinde kot pantolon, beyaz bir tiort, ayağında deriden spor ayakkabıları var. kızın arkası bana dönük, siyah saçları kalçalarının üzerine kadar uzamı, güzelliğinde bir kusur göremiyorum. kemerini çözmeye çalıtığını anlıyorum, kulaklarıma fermuar sesi geliyor, pantolonunu indiriyor, bir kilotla kalıyor sadece. gözlerim kızın güzelliğinde, dolaptan çıkardığı ortu giyiyor ve üstündeki tiörtü çıkarıyor, sadece sütyenle kalıyor, beli ince, omuzları kalçaları gibi geni fransız ve arap inceliklerinin sentezletiği bir heykele benziyordu lübnanlı kız.  üzerine ince bir gecelik geçirince yatağına uzanıyor, yalızca ayaklarını örtüyor beyaz çarafla. bana dönük yüzüyle gülümsüyor, siyah bir örtü gibi vücudunun yarısını örten saçlarına ve bu saçların altında yarım ay gibi görünen yüzüne bakıyorum. bir süre sonra pantolonumu ve gömleğimi çıkarıyorum, çarsafla örtünüp uyuyorum.  bu olayı burada anlatmayabilirdim veya çok kestirmeden anlatıp geçebilirdim. ama olayı açık anlatmanın önemli nedenleri var. çünkü ulu önderimiz, yıllardır cinsel konuları, kendi kulları arasında dokunulmaz bir tabu haline getirmiti. bu konularda öylesine korkunç tabular yaratmıtı ki, bunlar en koyu feodal toplumlarda bile rastlanmayan tabulardır. sudi arabistanda zina yapan kadın ile erkek nasıl talanarak öldürülüyorlarsa; ulu önderimizin kulları arasında birbirini sevenler, birbirine aık olanlar, birbirleriyle cinsel ilikide bulunanlar, meru veya gayri meru olsun yargılanıyorlar, sopa cezasına çarptırılıyorlar, kuruna diziliyorlar, intihara veya kaçıp dümana sığınmaya zorlanıyorlar. bu cezalar o kadar çok uygulanıyor ki; öldürülenlerin, kaçanların, intihar edenlerin sayısını tesbit etmek mümkün değil. ulu önderimizin kullarına göre; romanda, iirde, öyküde kadın erkek ilikisini, akı, sevimeyi, öpümeyi anlatmak yozluktur. onlara göre devrimci bir sanatçı asla böyle eylerle uğramaz. yozluğu övmez, kulların ve kitlelerin ahlakını bozmaz. bunlar, resmi ideolojinin buyruklarıdır. ulu önderimizin pratikte yarattığı durumun, kulların düüncelerine yansımasının sonucudur.  bazı örnekler vermek istiyorum: altı ay önce rio djenerioda yapılan pen kongresine katılmı, türkiyede yayınlanan "özgür gündem" almanyada yayınlanan "berxwedan" gazetelerine izlenimlerimi yazmıtım. "rio izlenimleri" balıklı dizi yazımda "saraydaki safahat ve sokaktaki rezalet" arabalığı altında rio valisinin bizi davet ettiği sarayını, kaldığımız otelin bulunduğu othon caddesini anlatmıtım.  u anda yazı yanımda olmadığından söz konusu bölümü kelimesi kelimesine aktaramıyorum. ama yazdıklarımı yaklaık olarak hatırlıyorum. ulu önderimizin kullarının veya dalkavuklarının iddetle karı çıktıkları bölümü öyle yazmıtım: "sarayın bu safahatının yanında, rioda sokaklar baka. onbir ile onsekiz yaları arasında çok sayıda genç kız; bunlar sarı, esmer, siyah, beyaz kırmızı derili. sokağın iki yanındaki kaldırımlar da dizilmi, kimi belden aağı, kimi belden yukarı çıplak, kendilerini alıp götürecek birer erkek bekliyorlardı. bu durumu görünce yanımdaki hüseyin erdem ve enar turguta "bizim ülkemizdeki ahlaksızlık, burada ahlaktır, tıpkı bir tahtarevallinin iki ucu gibi" dedim. hüseyin: "biz de tahtarevallinin altındaki payandaya benziyoruz" dedi.  ulu önderimizin kullarına göre bu satırları yazmak, halkın ve kulların hatta dağdaki gerillaların ahlakını bozmaktır. benim adım partiyle özdeletiğinden kitleler bu yazıları okuduklarında "nasıl olurda selim bunları yazar?" diye sorup eletiri getiriyorlarmı. bu sözde eletiriyi getiren bazı kullarla tartıtım ki, onlar avrupa merkezinde görevli kullardır. yazdıklarım için: "biz doğru bulmuyoruz, kitlelerden sana çok eletiri geliyor, biz seni savunmak zorunda kaldık; "her yazılan partinin görüü değil, bu yazıyı bir gazeteci olarak yazmı" dedik ama kitleler bunu kabul etmiyorlar" dediler. söylediklerinin hepsi yalan! kitleler, kulların illeri sürdükleri mantıkla yazıyı eletirmezler. bu kitlelerin eletirisi değil, kulların ve dalkavukların eletirisiydi. çünkü ben resmi ideolojinin bu konudaki anlayıını çok iyi biliyorum, burada kitleler paravan olarak kullanıyordu. kaldı ki, resmi ideolojinin etkisine giren kitleler, kendileri gibi veya gerçeği olduğu gibi algılayamazlar. resmi ideolojiyi tekrarlarlar, resmi ideoloji gibi düünürler.</Page><Page Number="40">avrupada yaayan kitleler, benim yazdıklarımı hergün gözleriyle görmüyorlar mı? belden aağı veya belden yukarı çıplak dolaan bayanların yanından geçmiyorlar mı? televizyonlarda gösterilen çıplak filimleri izlemiyorlar mı? eleriyle sevimiyorlar mı, öpümüyorlar mı? beni yazdıklarımdan dolayı eletiren dalkavuğun üçü de evli. bunlar elerini çıplak kucaklamıyorlar mı? dudaklarından öpmüyorlar mı? bütün bunlar yapılıyor, biliyorum. peki bütün bunlar yapılınca yozlaılmıyorda; yazdıklarım okununca neden yozlaılıyor?" ben yazınca kitleler görülerimi parti görüleriyle özdeletiriyor " da ondanmı. o zaman u gerçek ortaya çıkıyor; parti görüü, dolayesiyle resmi ideoloji, akı, sevimeyi, öpümeyi, çıplak kadına bakmayı ve bunların anlatımını yasaklıyor. bu bir gerçektir. nitekim ben rio ile ilgili yazdığım yazıdan dolayı yargılandım. soruturmada bana sorulan sorulardan biri "rio yazısında neden ahlaksızlığı tefik ettin, bu yazıyı neden berxwedan gazetesinde yayınladın? açıkla! " deniyordu. yazdığım yazıyla "halkın ahlakını bozmak " suçundan yargılanıyordum. resmi ideoloji beni yargılıyordu. partinin ahlak anlayıı bu aynı zamanda ulu önderimizin anlayııdır, böyle buyuruyordu. bu yaamın, edebiyatın ve sanatın katledilmesiydi. "belden aağı veya belden yukarı çıplak kızlar" deyimini "halkın ahlakını bozuyor" olarak değerlendiren resmi ideoloji, kapitalizim öncesi katı katolik görüün daha gerisindedir. soruturmada rio yazımla ilgili soruyu okuyup, yanıtını yazdığımda polonyalı mekik icatcısının neden öldürüldüğünü, galilenin neden yargılandığını, burunonun romada neden yakıldığını daha iyi anladım. sorgucu arkadaımla diyarbakır cezaevinde uzun süre birlikte yattığımdan, kendisi beni yakından tanıyan biri. yazdığım yazıyı okumamı, resmi ideoloji yazımdan dolayı yargılanmamı buyurmu. yazıyla kitlelerin yozlamayacağını o da biliyordu. ama resmi ideoloji, "parti ahlakı" ellerini kollarını bağlıyor, beynini mühürlüyor, kulaklarını tıkıyordu. sorgucu arkadaımla konuyu tartıırken; "bu kadar gericilik olmaz" diyorum, kızıyordu: "zaten sen halkı hep geri görürsün, aydın özelliğidir bu" demez mi!   halkı hor gören, halkı aağılayan, halkı bir koyun sürüsü gibi değerlendiren kimdir, ulu önderimiz değil midir diyecektim, sonucuna katlanamacağımı düünerek söylemekten vaz geçtim. söylesem vereceği yanıtı belli; bu yanıt kendi yanıtı olmayacak, resmi ideolojiyi tekrarlayacaktı:evet önderlik halkı horluyor, alçaltıyor ama aynı zamanda kaldırıp yüceltiyordiyecekti. resmi idelojinin yanıtı budur. ninemi hatırlıyorum; allah insanı hem düürür, hem kaldırır. onun hikmetine akıl ermez derdi.  soruturmada rio yazısıyla ilgili sorulan soruya verdiğim yanıtta düüncelerimi açıkça savundum:böyle düünülür ve bu düünce uygulamaya geçerse kürdistanda sanat ve edebiyat geliemezdedim. bu savunmamı kabul etmedikleri gibi; önderlik çizgisini esas alıp özeletirini verdediler. sanat ve edebiyat emperyalistlerin güdümünde olduğu için, bakanın değeri anlaılmıyor. ayetlerinde unları söylüyor:ben dünyanın en büyük sanatçısıyım, ayetlerimin toplandığı her kitap, bir edebiyat harikasıdır.bunları söyledikten sonra partinin edebiyatı, partini dili, partinin uslubu dayatılıyor. burada parti bir paravandır sadece. partinin dili, edebiyatı, uslubu demek; önderliğin dili, edebiyatı uslubu demektir. kürdistanda edebiyat ve sanat ancak parti önderliğinin dili, edebiyatı ve uslubu ile geliebilir diye buyrulur. ulu önderimiz kulları arasında bu, tartıılmaz bir gerçektir. bu gerçekten dolayı yirmi yıllık bir kurtulu savaına, edebiyat ve sanat için ortaya çıkan tonlarca malzemeye rağmen, sanat, edebiyat ve müzik adına hiç bir eser yaratılamamıtır. đin iç yüzü öyle: önderlik, sanat ve edebiyattan anlamıyor. ona göre kendisi dünyanın en büyük sanatçısı ve edebiyatcısıdır. o sapık çizgisini cezaevlerinde hakim hale getiremediğinden yaratılan bazı sanat ve edebiyat eserlerini imdi yok etmeye çalııyor. cezaevleri dıında resmi bir ideoloji; sanatın, edebiyatın ve müzüğin yerini alıp tekrarlanıp duruyor. bu konuda da ulu önderimiz söyler, kulları söylenenleri tekrarlayıp ‘amin’ derler. notalar aynı, kelimeler aynı, cümleler aynı, resimler aynı, makaleler aynı, öyküler aynı, türküler aynı, tiyatrolar aynı, filimler aynı, iirler aynı, marlar aynı.  ulu bir kii düürülmü milyonları kurtarıyor. türkünün konusu bu, arkının konusu bu, öykünün konusu bu, makaleler bunu anlatır, yazılacaksa, roman bunu anlatmalıdır. ulu önderimize göre bunun dıındaki edebiyat ve sanat anlayıları, burjuva anlayılarıdır. ve</Page><Page Number="41">bunlar kemalizme hizmet eder. daha doğrusu ulu önderimizi övmeyen edebiyat, sanat ve müzik eserleri kemalizme hizmet eder. bu görüler bir gerçeğe parmak basıyor. türkiyede yapılan sanat ve edebiyat günümüze kadar kemalizmi yıkarak aamamı, onun sınırları içinde yapılmıtır. fakat getirdiği alternatif, onu kemalizmin çok gerisine düürüyor. kemalizmin sınırlarını amayan sanat ve edebiyata gerek yoktur diyor, kendi resmi ideolojisinin sınırları dahilinde sanat ve edebiyatın yapılmasını istiyor. bunu kendisi için yararlı görüyor, bazı aydınları malzeme olarak kullanmaya çalııyor. kendi resmi idolojisinin güdümünde yapılan sanat ve edebiyatın kendisi için yararlı olduğu, bilinen bir gerçektir. fakat böyle bir durum, edebiyat ve sanat için intihardır. ulu önderimiz üretilen sanat ve edebiyata karıdır, haklıdır da. sanatın, sanatçının kendini amasından korkmaktadır.  resmi ideolojiler, dünyanın neresinde olursa olsun edebiyat ve sanat dümanıdır. resmi ideoloji kalıpları temel alır, kalıpçılığa karıyım demesine rağmen kalıpcıdır. özü kalıplardan oluur ve değimez. sanat ise kalıpları kabul etmez. resmi ideoloji; gerçek kiinin, gerçek olarak belirli tarih kesitinde kitlelere kabul ettirilmesidir. hipnotize edilen kitleler, doğru ile yanlıı ayırt edemez, gerçek ile gerçek olmayanın arasındaki farkı göremez, sadece buyrukları dinler, buyrulanlar doğrultusunda hareket eder.  sanat gerçeği yeniden yaratarak olduğu gibi ifade eder, resmi ideolojilerin kurduğu barikatları yıkar. đnsanlığa ilerlemenin yollarını açar ve aydınlatır. bu özelliklerinden dolayı resmi ideoloji ile sanat, tarihin her döneminde çatımılardır.  bu durum hitlerin almanyasında da, musoloninin đtalyasında da, stalinin rusyasında, mustafa kemalin türkiyesinde de böyledir. stalin diktatörlüğü döneminde sanat, edebiyat, müzik mi geliti? resmi ideoloji hereyin yerini almadı mı? tolstoyun, gogolun, puskinin, dostoyevskinin, gorkinin, solohovun attıkları güçlü temeller üzerinde hangi edebiyat ve sanat eserleri yükseldi? bazı sava muhabirlerinin yazdığı belgeseller dıında resmi ideoloji sanat ve edebiyatı katletmedi mi? bu gerçektir. stalinin tanrı olduğu rusyada sanat ve edebiyat geliemezdi, sanatçı ortaya çıkamazdı. çünkü en güzel ve en büyük sözleri tanrı söyler. tanrının edebiyatının ve sanatının yanında kulun sanatından söz edilir mi? gerçeği en iyi tanrı görür ve en iyi o izah eder, kul ise tanrıyı onaylar.  çarlık döneminde sanat ve edebiyatın gelime imkanı ve ortamı vardı. çünkü çarın sözüne karı, söz söylenebilirdi. tören müziğinden baka müzik notaya dökülürdü. baskı vardı, hapis vardı, bu sanatı geriletmez, mücadeleye çekerek gelitirdi. stalin döneminde edebiyata, sanata, edebiyatçıya, sanatçıya karı, çarlık dönemi kadar hapishane ve baskı olmamı olsa da, sanatçı ve edebiyatçı için stalin dönemi, çarın hapsinden daha kötüdür. çünkü çarlık, sanatçı ve edebiyatçıyı fiziki olarak tutukluyordu. stalin ise sanatçı ve edebiyatçıların beyinlerini tutsak etmiti. fiziki olarak tutuklanan ama beyni hür olan sanatçı, sanat eserleri yaratabilir, hatta en büyük sanat eserleri bu çeliik duruma dümü sanatçılar tarafından yaratılmıtır. beyni tutsak olan sanatçılar, saraylarda da yaasalar, sanat eserleri yaratamazlar. sanatçı geçinen bu tipler genellikle hapishane yerine saraylarda yaarlar. bu satırları stalini kötülemek için yazmıyorum. yazdıklarım yaanmı, bütün detaylarıyla ortaya çıkmı gerçeklerdir. bunları resmi ideolojinin gerçeğini izah etmek için yazıyorum.  atatürk türkiyesine bakalım; türklerin ulu önderi öldüğü tarihe kadar, sanatçı edebiyatçı denilebilecek kimse ortaya çıktı mı? sanat, edebiyat, müzik eserleri yaratıldı mı? "atam sen kalk ben yatam." edebiyatı dıında edebiyat geliti mi? hitler almanyası ile, musoloni’nin đtalyasını anlatmayacağım. ulu önderimizin örnek aldığı esatın suriyesi ile, saddamın ırakına değineceğim. çünkü bu iki ülkede de resmi ideolojiler hakim, buralarda da ilahlar iktidar da! ırak ve suriyede bırakın doğru dürüst romacıyı, gazeteci bile bulamazsınız. gazete yazılarının çoğunluğunu istihbarat elemanları yazarlar. bu ülkelerde sanatçı aramak, sahra çölünün ortasında su aramak kadar mantıksızlıktır. buralarda sanat yapmaya kalkmak, müslüman mahallesinde domuz eti satmak kadar tehlikelidir. resmi ideoloji kitleleri kör ettiğinde, bu ülkelerdeki sanatçı, körler</Page><Page Number="42">mahallesinde ayna satan adama benzer. ırak ve suriyede nedir sanatçı? bu sorunun yanıtını tanık olduğum bir olayı anlatarak vermeye çalıacağım:  suriyenin kamılı kentinde bağdat televizyonunu izlemitim. bağdat meclisindeki görünümlerde izlediklerim öyle: ırak diktatörü saddam meclis salonunun ön tarafındaki yüksek yerde askeri kıyafetle oturmu, sağındaki ve solundaki yetmezmi gibi, bir de arkasında üç general hazır ol vaziyette, aynı birer put gibi ayakta dikiliyorlardı. uzun süre ekranda bu görüntü durdu. ardından kamera salonu görüntüledi, dörtyüzden fazla kii koltuklarda oturmu, gözlerini saddama dikmiti. kimileri takım elbise giymi, kıravat takmıtı. kimileri fistan giymi, balarına ağal bağlamılardı. spikerin konumalarını bana kürtçe’ye çeviren kamılılı kürt: "bunlar, ırak milletvekilleri, ileri gelenleri, ırakın yazarları, airleri ve aydınlarıdır. saddam bütün bunları meclise davet etmi, biraz sonra onlarla sohbet edecek, bağdat televizyonu bu sohbeti naklen yayınlayacak, ırak halkı da gün boyu bunu izlemek zorunda kalacak dedi. konu öyle ilgimi çekiyordu ki, çevirmenimle birlikte dikkatlice izlemeye koyuldum. diktatör saddam ayak ayak üstüne atmı, karısındakini küçümser bir eda ile kısa bir konuma yapıyor, konuma balayınca oturanlar ayağa kalkıyor, saddamın her cümlesinin sonunda hep birlikte alkı çalarak yaasın saddam… diye bağırıyorlar, konuma bitince saddamın bir el iareti ile oturuyorlardı. derken takım elbiseli, kıravatlı biri ekranda görüntülendi. o adam ayağa kalktı, eliyle saddamı iaret ederek ajite çekmeye baladı. ne konuuyor? diye çevirmene sordum; saddam için yazdığı iiri okuyor dedi. air iirini kendinden geçmicesine okumayı sürdürünce, salondakiler ayağa kalktılar, ellerini havaya kaldırarak yerlerinde zıplamaya baladılar. zıplama giderek kızıldereliler dansına dönütü. air iirini uzattıkca zıplamalar hızlanıyordu. kameraman ilginç pazisyonları ard arda ekrana yansıtmaya baladı. bazen grup grup, bazen tek tek kiileri gösteriyordu. en ilginç hareket edenleri, kendinden geçenleri daha fazla ekranda tutuyordu. yalı balı adamlar; göbekleriyle, sakallarıyla, fistanlarıyla, cefiyeleriyle, hareketleriyle tam maskaraya dönmülerdi.  air iirini bitirince alkı tufanı arasında oturdu. bu kez fistan giymi, baına cefiye bağlamı baka bir air ayağa kalkıp iir okumaya baladı; iirde sık sık gecen saddam vurguları dıında diğer kelimeleri anlamıyordum. çevirmenim:  saddamın ırakın aslanı ve kaplanı olduğunu, ırakın üzerinde uçan amerika akbabalarına karı, ırakın güçlü kartalı olduğunu söylüyor, dedi. ve tekrar ayağa kalkmalar, zıplamalar yaasın bakan saddam! diye bağırmalar...  bu maskaralığı iki saat boyunca izledim. sahneler, hareketler, sloganlar aynıydı. yalnızca dalkavuklar değiiyordu. iirlerin kelimeleri belki farklıydı ama hepsinin konusu saddamı övmekti. benim izlediklerimi ırak halkı gün boyunca izlemiti.  yerinde zıplayıp yaasın bakan saddam! diye bağıranları izlediğimde; insan ahmak olur da bu kadar olmaz, insan dalkavuk olurda bu kadar olmaz, insan eek olurda bu kadar olmaz diyorum. sonra ulu önderimizin toplantıları gözlerimin önünde canlanıyor; merak etme selim, ahmaklamamıza, dalkavuklamamıza, eeklememize az bir zaman kaldı. bu bizde öylesine aırı olacak ki; ahmaklar, dalkavuklar, eekler bile bize güleceklerdir. diyorum.  akam üzeri tekrar televizyonu açıyorum aynı sahneler, aynı iirler, aynı alkı, aynı zıplamalar... nihayet diktatör saddam kısa bir kapanı konuması yapıyor, konuma bitince ayaktakiler hep bir ağızdan yüksek sesle yemin içiyorlar. çevirmenime yemini tercüme et diyorum;onların yeminide bizimki gibidir diyor. hayret ediyorum! nasıl bizimki gibidir, diye soruyorum.bizimki gibi canımızla kanımızla seninleyiz, ey bakan! diyor. ulu önderimizin kullarının her yemekten önce toplu olarak içtikleri yemin, ırakta diktatör saddam için içilen yeminin aynısı olduğunu burada öğreniyorum.</Page><Page Number="43">1991 hazıran ayında mahsum korkmaz akademisine gittiğim ilk günün akamı, gerillalar merasimde bu yemini içtiklerinde çok tuhafıma gitmiti. diyarbakır cezaevinde ikence zoruyla bize okutturulmak istenen yemek duasına benzetmitim. yıllarca yapılan ikenceye rağmen duada ordu millet varolsun kelimeleri olduğu için okumamıtım. daha sonra bize okutturmayı kabul ettirmelerine rağmen, toplu halde dua okunduğunda, ben sadece kelimelerin biçimine göre ağzımı açıp kapatmıtım.  kiiler üzerine içilen yeminlere inanmıyordum. gençliğimde gülizar teyzemin ettiği yeminlere inanmıyor, yeminleri ile alay ediyordum. gülizar teyzem anlattıklarına bizi inandırmak için, babası molla mustafa üzerine yeminler içerdi. ben bilime inanıyordum ve burada aynı durumla karılamıtım.  akademiye gittiğimin ilk akamı toplu halde yemin içerken, diyarbakır cezaevinde yaptığım gibi sadece ağzımı açıp kapatmıtım.  akademi öğrencilerine kii üzerine yemin içmek gereksizdir demek; ajan olmak, tasfiyeci olmak, ehitlere ve partiye karı gelmek, bütün kürt halkına düman olmakla edeğerli görüldüğünden sessiz kaldım. ulu öndere karı olduğum veya düman olduğum için okumamazlık yapmıyordum. sadece gülizar teyzem gibi olmak istemiyordum.  ulu önderimizin kendisine değil, tanrılığına muhaliftim. tanrılığına muhalif olmakla, kendisine muhalif olmak arasında çok büyük fark vardır. tanrılığına muhalif olma, onu bu çağda maskara olmaktan kurtarmaktır. đleriyi gören bir lider, kısa vadeli bir tanrılığı, uzun vadeli bir ölümsüzlüğe tercih etmez. ama bütün diktatörlerin özelliği, ileriyi görmemeleridir. diktatörlere göre herey onlarla balar, onlarla biter. bunun için sağ oldukları ve iktidarda kaldıkları müddetçe halk tarafından yüceliklerde tutulmalarını isterler, öldükleri veya pislikleri açığa çıktığı zaman, çıkarıldıkları yüceliklerden kafa üstü bok çukuruna atılırlar. bütün diktatörler bu akibeti bildikleri için, yaarken yüceltilmeye, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmayı, güçlerinin yetebileceği kadar hereyi, herkesi egemenlik altına almayı tercih ederler. öldükten sonra bok çukuruna heykelleriyle birlikte gömülmeleri, onlar açısından fazla önem arz etmez. bütün diktatörlerin yaamlarını ve sonlarını gözlerinizin önünden geçirin bu sonucu görürsünüz.  kanımla canımla seninleyim eyyy bakan! diyerek her yemekten önce yemin içmek; sen ister doğru ister yanlı yap, senin yüceliğine, doğruluğuna, kayıtsız, koulsuz inanmıım, sana teredütsüz güveniyorum, kanımla, canımla sana itiat ediyorum demektir. bu yeminde insanın aklı alınmı, bir can ve kan derekesine indirgenerek bakana sunulmutur. böyle yeminler, kulların tanrıları için içtikleri yeminlerdir. tanrım için böyle yemin içip kul olmaktansa, eytan olmayı tercih ederim; ettim de.  ulu önderimizin kendisi baka bir insan için böyle bir yemin içer mi? baka bir insan için:her zaman ve her koulda teredütsüz sana güvenir ve sana itiat ederim der mi? belki ulu önderimiz hafiz esatın yanında diyordur; baka yerde demez.ben hiç kimseye güvenmem sözünü sık sık tekrarlayan kendisidir. o, hiç kimseye güvenmez, herkesin kayıtsız artsız kendisine güvenmesi için yemin dayatır. bu gerçekte gösteriyor ki; diktatörler hiç kimseye güvenmezler, herkesin kayıtsız artsız kendilerine güvenmesini isterler...  yanımda soyunan lübnanlı kız konusu bizi nerelere götürdü? kul iken o bölümü öyle açık yazsaydım kellem giderdi. neden? đte beni düündüren bu! acaba benim yerimde ulu önderimiz olsaydı ne düünür, ne yapardı? gözlerini mi kapardı? baka tarafa mı bakardı? yoksa kalkıp kaçar miydi?  babam dinine bağlı sadık bir müslümandır. babam yerimde olsaydı, acaba o ne yapardı? babamın bende farkı birey yapmayacağına inanıyorum. ama ulu önderimizin ise sadece hayal ve düünce aamasında bırakacağına inanmıyorum. o, gördüğü yaptığı olayları doğru anlatmaz. yaptıklarının tersini anlatır. yapar, yapmadım der. kullarına yasakladığı hereyi, kendisi için serbest sayar...</Page><Page Number="44">tekrar rio yazısıyla ilgili soruturmaya dönüyorum. đfademde, bu yazı, ahlaksızlığı gelitiriyor olarak değerlendirmek, ahmede xaninin gerisine dümektir diye yazıyorum. air ahmede xani imamdı. onuncu yüzyılda mem u zin adlı destanı yazarken, sitye ile tajdinin gerdek gecesini öylesine açık anlatmıtı ki; bu gün evlenen iki gencin gerdek gecesini aynı anlatımla ben yazmaya kalksam, bu zihniyet tarafından talanırım. đfademdeiyiki durgun donu ben değilde, solohov yazdı diyorum. çünkü solohov dört ciltlik eserinin büyük bir bölümünde, aksinya ile georgeun akını ve buğday tarlalarındaki sevimelerini anlatır. bizde böyle kitap yazana:bu yozlamı biridir, önderliğin yaamını ve devrimin dağ gibi sorunları varken, onları yazmıyor, kalkıp aksinya ile georgenin pisliklerini yazıyor, böylece halk yozlatırılıp devrimin can alıcı sorunlarından uzaklatırılmak isteniyor denilerek yazarın baına bir kurun sıkılır. bu mantık tolstoyu bir gün bile yaatmazdı, rosa lüksemburg sevgiliye mektupu bu gün kürdistanlı bir bayan olarak yazsaydı bu zihniyet tarafından önce fahie olarak damgalanır, ardından buharlatırılırdı.  tüm bunların savunması;onların halk gerçeği ile bizim halk gerçekliğimiz ayrıdırder. bu savunma gerçeği ifade etmiyor, bizim halkımızdan olan kadınlar ve erkekler, buğday tarlaları içinde, ağaçların altında, ahırlarda sevimiyorlar mı ? birbirlerine aık olmuyorlar mı ? halkımızdan olan kadın ve erkekler gayrı meru cinsel ilikilerde bulunmuyorlar mı? hatta baka halklara göre bu ii daha fazla kaidesiz kuralsız yapmıyorlar mı? yapıyorlar ama bizde anlatılması ayıp! denilecek. hangi ahlaka göre bizde anlatılması ayıp? feodal ahlaka göre, değil mi? feodal, gizliden her türlü haltı karıtırır, sekiz veya dokuz yaındaki kızla yatar, evlilik maskesi altında on kadınla seviir, halkın yanında namus abidesi kesilir. bizim halk gerçeğimiz budur ite! buna mı uyacağım? uymazsam ceza çekeceğimi biliyorum. uyarak namussuz olmaktansa, uymayarak cezalandırılmayı tercih ediyorum.   dağdan kopan atei okudum. omar gabazas yazmı, kitabı kaleme aldığı zaman; nikaragua içileri bakanlığında sorumluymu. somoza diktatörlüğüne karı gelien mücadeleye nasıl katıldığını anlatıyor. kitabın bir bölümünde parası olmadığı için sevitiği kızla birlikte bir eczaneden gebeliği önleyici ilaçları, nasıl çaldıklarını anlatıyor. baka bir bölümde, uzun süre dağda kadınsız kaldığında nasıl masturbasyon yaptığını, hasta olarak hastahaneye götürüldüğünde ise; ameliyat öncesi etek traını yapan hemirenin narin parmaklarıyla nasıl ereksiyona getirildiğini anlatıyor. bu bölümleri okuyunca:gabazas, kürdistanda yaamadığına, ulu önderimizin kulu olmadığına dua et, içileri bakanlığında değil, babakan olsaydın; yozluk yaptığın, halkın ahlakını bozduğun gerekçesiyle gebertilirdin dedim. oysa bu kitap yirmi dile çevrilmi, latin amerika aheserleri arasında yer almıtır. her aırı namusluluğun arkasında, büyük namussuzluklar vardır. feodal ahlak iki yüzlüdür; görülen, gösterilen yüzünde namus, arka yüzünde namussuzluk yazılıdır. genelevinde çalıan kadınlar, çarıya çıktıklarında örtünür ve aırı namuslu görünürler. bazı feodaller, eyhler ve imamlar, halk içinde insan oğlunun en namusluları gibi kendilerini gösterirler, böyle olduklarını halka kabul ettirdikten sonra, insan soyunun en namussuzları olurlar.   yaamım boyunca bu örnekleri çok görmü, yaamı ve tanık olmuum; bizim köyün bir imamı, bir de eyhi vardı. eyh öldü, imam hala yaıyor. köyümüzün camisinde ikisini de zina hakkındakı verdikleri vaizleri dinlemitim:kim bir kadınla gayrı meru cinsel ilikide bulunursa, cehennemde büyük azaplar çeker diyor, onlarca örnekle onlarca azap çesitleri sayıyorlardı. ama ben eyhin de, imamın da köyümüzdeki bazı kadınlarla gayrı meru ilikide olduklarını biliyordum. anlattıklarına kendileri bile inanmıyorlardı; ben niye inanayım? kendileri inanmıyorlardı ama, vaizleri dinleyenlerin inanması kendileri için önemliydi. đmam çoğu kez zina üzerine vaiz verip, namaz kıldırdıktan sonra, gayrı meru ilikide olduğu kadının evine giderdi. o kadar azap çeitleri sayan imamın, vaizin hemen ardından gidip kadınla ilikiye gececeğini köylüler düünemezdi. ama ben imamın</Page><Page Number="45">vaizlerine inanmadığım gibi, kadınla olan ilikilerini çok iyi biliyordum.  đte caminin vaiz kürsüsündeki aırı namus nutuklarının ardındaki gerçek budur. feodal namusluluk, böyle namussuzluktur. namussuzluğu çok fazla yapmanın ön koulu, çok namuslu olarak görünmektir. halk bu görüntüye inandırıldıktan sonra, senin ile halk arasına perde çekilmitir. artık bu perdenin arkasında istediğin haltı karıtırabilirsin. hatta bu durumu sağladıktan sonra, halkın kızlarını kullanabilirsin.  halk, yaptıklarını gözleriyle görse, gördüklerine değil, gözlerine inanmaz.gözlerim yanlı gördü der. bunun örnekleri çoktur; d.bakır yöresinde yaayan ensarioğlu eyhi hakkında anlatılan, gerçekten yaanmı bir öykü; çarpıcı bir örnektir. ensarioğlu eyhi, köyünde güzelliği ile tanınan kadının evine, kocası olmadığı zaman gider, kadını ikna ederek yatak odasına götürür. bir süre sonra kadının kocası yatak odasının kapısını açarak kadınla eyhi uygunsuz vaziyette görür. gözlerine inanmaz, kapıyı kapatarak dıarıya çıkar. dıarıda aklı karıan adam, bir yandan tövbe eder, diğer yandan gördüklerinin gerçek olup olmadığını düünür, bir daha kapıyı açar; bu kez karısı yanlızdır, eyh pencereden kaçıp gitmitir. adam karısına;sen yalnız mısın, diye sorunca, kadın:rüyamı gördün, baka kim olacak, yanıtını verir. adam bir kaç kez daha tövbe çekerek, gözlerinin kendisini aldattığına inanır. kadının kocası bir kaç gün sonra camiye gider, aynı eyh vaiz kürsüsünde zina ile ilgili vaiz vermektedir. bir ara kadının kocası ile eyh göz göze gelirler, eyh:ey müminler, bazen eytan mümin insanların kılığınde elerinizin yatağında size görünebilir, sakın müminlerden kukulanmayasınız der, kadının kocası eyhten değil, eytandan kukulanır.  katolik kilisesi papaz ile rahibeler için genelde cinsel ilikiyi yasaklamıtır. bu yasak perdesinin arkasındaki ilikilerin iğrençliklerini anlatan romanlar okunduğunda, filimler izlendiğinde insanın midesi bulanır. konuyu anlatan filimlerden birini bir arkadaım anlatmıtı: bir kilisede kalan rahibeler, akam olunca, o gün ne yaptıklarını en açık bir dille, günah çıkarır bir uslupla, bir deftere yazarak ba rahibeye teslim ederler. genç bir rahibe, genç bir adama aık olur. fakat bunu defterine yazmaz. bir süre sonra erkekle buluup konuur, yine yazmaz. baka bir gün bulutuğu erkekle dokuz kez seviir. akam kiliseye dönünce, günlük günah defterine bu olayı yazmazsa büyük bir suç ilemi olacağını düündüğünden bir erkekle bulutum, sevitim sevitim, dokuz kez sevitim diye yazar. bu ifadeyi okuyan ba rahibe, genç rahibeyi yanına çağırarak ifadesini alır, sonra yere yatırır, kalçalarına ve sırtına yüz kamçı attırır. böylece rahibe günlüğüne böyle eyler yazmaktan vaz geçer. aradan epeyce zaman geçer genç rahibe, ba rahibe ile bir papazı seviirken görür. bir gün sonra ba rahibeyeneden sana yüz kamçı atılmadı, sorusunu sorunca u yanıtı alır: kızım, ben yirmibe yıldır bu ii yapıyorum, houma giden erkeklerle yatıyorum. bu güne kadar ne kimseye çaktırdım, ne kimse gördü, ne de günlük günah defterime yazdım ve hep en büyük yasakçı göründüm. sen bizi gördün kimseye söyleme, bundan sonra sen de benim gibi yap der. peki namusuz kim? genç rahibe mi, ba rahibe mi, yoksa bu katı kuralları koyan katolik görüün mimarları mı? ulu önderimizin ahlak, namus ve kadın konusundaki o yüce gürüleri de bundan farlı değil! eskiden yaanmı bu iğrenç ilikilerin sosyalizm söylemiyle maskelenmi bir biçimidir. yarattığı sonuçlar daha iğrençtir.  ulu önderimiz, meru veya gayrı meru cinsel ilikinin yoz iliki olduğunu söylüyor. sürekli ayet indiren kendisidir. neden bu konuda bu kadar fazla ayet indirdiği bazılarınca merak konusuyken, benim gibi münafıklar nedenini biliyordu. ulu önderimizin, ensarioğlu eyhi, köyümüzün imami, katolik görüün mimarları ve ba rahibeden farklı değillerdir.  ulu önderimizin ayetlerine göre meru cinsel iliki yüzünden, bir kaç kez gizli olarak bulutuğum için, bekada yargılandım. soruturmada bana önderliğin kadın erkek ilikileri hakkındaki görülerini bildiğin halde, neden ayselle aynı evlerde kaldın, sorusu soruldu. bazı dalkavuklar eiyle karı koca gibi yaamıdiye ifade verdiler.</Page><Page Number="46">dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir tarihte, hiçbir örgütte, tarikkatta, dinde, mezhepte böyle bir olayın yaandığına inanmıyorum. evliyim, onbir yıl cezaevinde kalmıım, eim de benim gibi almanyada, eimle bulumayacağım; papaz gibi yaayıp hiç bir kadınla ilikide bulunmayacağım! eim tam bir kuldu. ayetlere inanmıtı, benimle iliki kurmaktan korkuyordu. mantığından nefret ediyordum, benim içinde artık meru ile gayrı meru arasındaki ayrım kalkmıtı.  herkesten önce lübnan kızılhaçın yatakhane bölümüne gelmitim, ama benim dıımda herkes uyumu, bir ben uyuyamamıtım. george orwellin 1984 adlı kitabı aklıma geliyor ve tam yaadığım durumu anlatan kesik kesik cümleleri:devrim öncesi yıllarda kalan düünce ve davranı biçimlerini yıkmaya baladık bile... đnsanla insanın, kadınla erkeğin, ana-babayla çocuğun arasındaki bağları kopardık. artık kimse karısına, kocasına ya da arkadaına güvenmiyor...  cinsel içgüdü yok edilecek... orgazm diye birey olmayacak… partiye duyulan bağlılık dıında, hiç kimsede bağlılık duygusu olmayacak… ağbiye (bizde bakan) beslenen sevgiden baka sevgi görülmeyecek. 15 agustos 1993 beyrut                                                       bölüm: 5 aydın özelliklerini taıdığım gerekçesiyle eletiriliyordum. stalin, çavusesko ve apo gibi proleter olmaktansa; bırakın aydın olmayı, maymun olmayı yeğlerim. hiç olmazsa kafesimde oynarken bana bakıp gülerler!  sabah saat sekizde bir genç, uluslararası kızılhaç komitesine gitmek için hazırlanmamı söyledi. ‘hazırım’ dedim. dıarı çıkarak kızılhaçın münübüsüne bindik. genç adam, hamraya gideceğiz diyor. hamranın hangi tarafta olduğunu bilmediğimden onun yüzüne baktım ve bakılarımla olur dedim... arabamız hızla ilerliyor, ileride yıkık binalar görünmeye balamıtı. biraz yaklaınca binaların kurunlanarak delik deik ettiği görülüyordu. yüksek apartmanların duvarları elek gibi. pencere camları yok, bazılarının bir yanı çökmü. bazılarının duvarlarında kocaman delikler açılmı. binaların bu hali, buranın daha önce korkunç bir savaa sahne olduğunu anlatıyordu. harabeye dönmü mahallede yaam belirtileri pencerelere çekilen naylon muambalarla kendini gösteriyordu.  yıkık, çökük, delik-deik binalarda insanlar yaıyorlar. camsız pencerele naylon çekilmi. beyrut zenginlerinin evlerini, apartmanlarını bırakıp kaçtıklarını eskiden duyardım. demek ki doğruymu, zenginler apartmanlarını bırakıp kaçınca; cam parası bulamayacak kadar yoksul insanlar, zenginlerin apartmanlarına yerleerek pencerelere naylon çekmiler. harabe mahalleyi geçerek trafik iaretlerinin olmadığı, onların yerine trafik polislerinin görev yaptığı bir kavakta yol değitirerek kalabalık bir caddeye girdik. hayli ilerledikten sonra arabamız sola, küçük bir sokağa saptı. kızılhaç iaretli beyaz bayrağı görünce gitmek istediğimiz yere vardığımızı anlıyorum. sekiz katlı binanın arka cephesindeki garaja arabayla iniyoruz. gençle birlikte binanın ön cephesindeki kapıdan salona giriyoruz. asansör kapısında biraz bekledikten sonra, gelen asansöre biniyoruz. gencin bastığı düğmenin karısinda red croix kelimelerini okuyorum. bunun đngilizce kızılhaç demek olduğunu anlıyorum, asansör bizi yedinci kata çıkarıyor. küçük salonda fotokopi, bilgisayar ve telefon santralı bulunuyor, odadaki zayıf, esmer bayan oturmamız için yer gösteriyor, oturuyoruz. genç durumumu anlatıyor biz ilgilenemeyiz, birlemi milletler bürosuna götüründeniyor. gençle birlikte kızılhaçtan ayrılarak birlemi milletler bürosuna gidiyoruz. đngilizce ve arapça sorularla dolu iki sayfalık bir kağıt tututuruyor elime, bunu doldurun, iki gün sonra iki vesikalık fotoğrafınla geldiyor, gözlüklü adam. param, pasaportum, yatacak yerim yok diye anlatmaya çalııyorum. adam müthi ukala, dinlemek istemiyor. siz dediğimi yapın diyerek bize kapıyı gösteriyor ve faddal diyor. bunun arapça buyrun çıkın anlamını taıdığını biliyorum. çıkmaktan baka yapacak bir eyimiz olmadığını anlayınca çıkıyoruz. kızılhaç</Page><Page Number="47">komitesine geri dönüyoruz. genç durumu anlatıyor, paramın ve kalacak yerimin olmadığını söyleyerek beni kızılhaça teslim edip gidiyor.  komitenin santral bölümünde oturuyorum. đnce boylu, zayıf, orta yalı, esmer, kısa saçlı bir bayan santral ilerine bakıyor. salonda bilgisayar, fotokopi makinasi, telefon santralı ve bir telsiz bulunuyor. sonradan adının marie rose olduğunu öğrendiğim bu kadın tüm bu araçları idare ediyor. telsiz konumalarına balamadan öncetyr tyr tyr beyrutdemesi çok houma gidiyor. marie arapça ve fransızça’yı çok iyi biliyor, đngilizce’yi de anlıyor. bo kaldığında kendisiyle konuuyorum. gazeteci-yazar ve milletvekili olduğumu, amda tutuklandığımı pasaport ve paramın üstümden alındığını, türkiyede arandığım için gidemiyeceğimi, almanyaya gitmek istediğimi, orada politik sığınmacı olduğumu, bana yardım etmeleri gerektiğini söylüyorum. marie rose beni dikkatle dinliyor, anlattıklarımı anlıyor ve baka bir odaya geçiyor. bir süre sonra geri dönüyor tamam, biraz sonra türkçe bilen bir tercüman gelecek, seni dinyecekler diyor, sevinçle teekkür ediyorum.  yarım saat sonra 45-50 yalarında bir adam santral odasına girince, adamın tercüman olduğunu anlıyorum. önce tanııyoruzç aslen mardinli arap olduğunu, kırk yıldan bu yana beyrutta oturduğunu söylüyor. bende kısaca öykümü anlatıyorum. sohbetimiz sürerken orta boylu, ela gözlü sarıın genç ve güzel bir bayan bizi baka bir odaya çağırıyor. dar bir koridordan geçerek geni bir odaya giriyoruz. orta boylu, yakııklı, mavi gözlü bir adamla karılaıyoruz; önce oturmamız için yer gösteriyor, karımızdaki masanın baına geçerek oturuyor. gür sarı saçları, güleryüzü ve sağ elinin kökten kopmu ba parmağı dikkatimi çekiyor. genç adam, adının pascal guttat, kızılhaç beyrut komitesinde görevli olduğunu söylüyor, beni dinleyebileceğini belirtiyor. genç bayan pascalın konumasını fransızca’dan arapça’ya çevirerek tercümanıma aktarıyor, tercümanda türkçe’ye çeviriyor. pascala teekkür ederek öykümü kısaca anlatıyorum. aramızdaki diyalogtan pascalın aydın bir insan olduğunu anlıyorum. anlattıklarımı dikkatle dinleyip düündükten sonra:tamam, aldığın formu doldurup seni birlemi milletler bürosuna göndereceğiz diyor. paramın, pasaportumun, kimliğim olmadığını tekrar söylüyor, bir de almanyaya telefon etmek istediğimi iletiyorum. bizi tekrar santral odasına alıyorlar. bir süre sonra marie rose telefon numarası istiyor, veriyorum. yaklaık be dakika sonra masanın üzerindeki telefon çalıyor. heycanla kaldırıyorum; herzaman ki gibi hüseyin erdemin kaseti almanca bireyler okuyor.hüseyin, evde isen telefonu kaldırdiyorum. evet, telefon kalkıyor ve hüseyinin sesi! nerdesin yahu, faxını aldım, bende seni arıyordumdeyince, yazdıklarımı tekrarlamaya gerek görmüyorum. son durumu anlatmaya balıyorum. u anda beyrut kızılhaç komitesindeyim, bana yardımcı olmalarını istedim dedim. bizim iimiz değildiyorlar. param, kimliğim, kalacak yerim yok. mümkünse o yedi dillerinden biriyle buradaki sorumluyla konu, sığınmamı kabul etsinler veya para ve kalacak yer sorunumu hal etsinler diyorum.tamam, ben imdi görüür, ardından kızılhaç merkeziyle konuurumdiyor. marie roseye arkadaımın pascalla görümek istediğini söylüyorum. marie hemen pascalı bağlıyor. hüseyin ile vedalaıp telefonu kapatıyorum. hüseyin ile pascal’ın görümesi uzun sürüyor ne konutuklarını bilmiyorum.  santral odasında mardin’li tercümanla sohbet ederken uzun boylu esmer bir bayan elindeki makbuz defteriyle yanımıza gelerek imza karılığında bana yirmi bin lübnan lirası veriyor. bana parayı verirkenbunlar bu gecelik otel ve yiyecek içindiyor. bayan odadan ayrılıp gidince tercüman paraları elinde evirip çeviriyordu. bana verecek gibi bir hali vardı.benim maddi durumum iyi, senin paran yok, sana vereyimdiyerek parayı bana uzatıyor. đyi olur diyerek ellindeki binlikleri alarak cüzdanıma yerletiriyorum. birlemi milletlerden aldığım formu tercümanla birlikte doduruyorum. marie roseye iyi günler diyerek kızılhaç bürosundan ayrılıyorum.  tercümanla ana caddeye çıkınca bildiğin fotoğrafçı var mı, diyorum.evet. bizim dükkanın karısında türkçe bilen ermeni bir fotografçı var yanıtını alıyorum. oraya gidiyoruz. yalı ermeni bir dakika içinde dört adet vesikalık fotoğrafımı çekerek üç bin</Page><Page Number="48">liramı alıyor. yalı ermeni ve karısıyla biraz konuuyor, bana tercümanlık yapan adamla birlikte ermeni dükkanının hemen karısında bulunan markete giriyoruz. burada çalıan kürt yeğeniyle tanııyorum, sohbet sırasında bunların henüz serok apoyu duymadıklarını tahmin ediyorum. samimi olmaya çalııyor, bana yardımcı olmalarını sağlayayım diye düünüyorum. tercümanın kürt yeğeni đbrahim tatlıses hayranı. đbrahimle ilgili sorular soruyor, ben de đbrahimi çok yakından tanıyormuum gibi anlatıyorum.neden sesi güzeller hep urfa’dan çıkıyor?diye soruyor.acı biberden olsa gerek diyorum, birlikte gülüyoruz. samimeyeti ilerletiyorum, meyve yiyiyoruz, sigara ve soğuk su içiyorum. tercümanımın evinin marketin üst katında olduğunu öğreniyorum. beni evine davet edip etmiyeceğini düünüyorum. parasız kalmanın kötü olduğunu, almanyadan para isteyebileceğimi, ama banka aracılığıyla geç geleceğini söylüyorum. tercümanın:çok geç gelir, almanyada iki oğlum var, arasıra bana para gönderiyorlar, onbe veya yirmi günde ancak elime ulaıyordiyor. oğullarının almanyanın hangi kentinde oturduklarını soruyorum.biri essende diğeri berlinde yanıtını alıyorum. bana yardımcı olabilirsen, hemen para isteyebilirim diyorum.nasıl, diyor. oğullarının telefon numaralarını bana ver, ben essen veya berlindeki yakınlarıma telefon numaralarını veririm götürün buraya, u kadar para bırakınderim, akam oğluna telefon açarız parayı aldımdediyse, burada paraları bana ödersin, oğulların sana paraları yollarlar diyorum. tercüman biraz düünüyor "oğularım hayırsızdır, parayı yerler, göndermezler " diyor. đkna etmek için uzun süre uğraıyorum, ikna olmuyor. cimri biri olduğunu anlıyorum. kürt yeğeni üst kattan tepsiyle yemek getiriyor, taze fasülye ve pilav yiyiyoruz. adamın beni evine davet etmiyeceğini anlayınca, yatacak otel aramaya çıkıyorum. hamranın en ilek caddelerinin birinde "hotel sanlazaro" levhası gözüme takılıyor. oraya doğru gidiyorum, caddeden onbe yirmi merdiven yukarı çıkarak otelin küçük salonunda oturan orta yalı adama, bir bir gece otelde kalmak istediğimi söylüyor, muhabir kartımı gösteriyorum. adam gazeteci olduğumu anlayınca pasaport istemiyor. kimlikteki adımı soyadımı, ana baba adımı, doğum tarihimi bir kağıda geçirdikten sonra "12 dolar" diyor, kimliğimi geri veriyor. parayı ödedikten sonra anahtarı alarak üçüncü kattaki odama çıkıyorum. tek yataklı bir odada tuvalet ve banyo yok, su akmıyor, oda kokuyor, basık ve çok sıcak. ne yapabilirim? 12 dolarlık oda ancak böyle olur deyip oturuyorum. pantolonumu gömleğimi botumu çıkarıp yatağa uzanıyorum.  acıktığımda aağı iniyorum, otelin ııklı levhasında "hotel, restaurant, night kulup" yazılarını okuyorum. otelin giri salonunun hemen bitiiğinde bir kafeterya var, oraya giriyorum. burda cocacola-pepsi, arap gibi içeceklerin satıldığını görüyorum. biraz oturduktan sonra gece kulubünün alt katta, restaurantın üçüncü katta olduğunu, kafeteryada çalıan esmer ince boylu bayandan öğreniyorum. üçüncü kata çıkıyorum; burası restauranta değil tavernaya benziyor. zenci bir erkekle, beyaz iki kadın çalıtırıyor; müzik çalıyor ama pist bo, benden baka müteri yok. bir bayan oturmam için yer gösteriyor, pahalı bir yer olduğunu düündüğümden, arkadalarımla biraz sonra birlikte geliriz deyip çıkıyorum.  sandaviç dükkanından bir sandaviç alıp yiyiyorum, soğuk su içiyor ve otelime geri dönüyorum.  otel garip bir otele benziyor; odaları pislik kokuyor, alt katında gece kulübü, üçüncü katında taverna bulunuyor. karanlık basınca ortalık canlanmaya balıyor. odamdan çıkıp kafeteryaya iniyorum. đnce uzun boylu bayandan bir çay istiyorum. bayan çayı masama bırakıp tezgahın baına geçiyor, çayımı yudumlarken; yüzü eğri büğrü bir genç içeri giriyor, tezgahtaki bayanın karısında yüksek bir tabureye oturarak kürtçe konuuyor. uzun süre dinliyorum, sonra nereli olduklarını soruyorum. kürt olduğumu öğrenince seviniyorlar. bayan nusaybinli olduğunu, erkekte hasekili olduğunu söylüyor. onların sorularına türkiyeli ve gazeteci olduğumu söylüyerek yanıt veriyorum. sonra kendimi açığa vurmanın yanlı olduğunu anlıyorum.  erkekle biraz konuuyorum, karanlık ilerde çalıan biri olduğunu kullandığı dilden seziyorum. bir süre sonra erkek çıkıp gidiyor, bayanla yalnız kalıyoruz. bayanın burada sadece kafeterya ilerine bakmadığı anlaılıyor. đkide bir aynaya bakıp saçlarını tarıyor,</Page><Page Number="49">kalarını düzeltiyor, tuhaf tuhaf hareketleri var. bir ara oturduğum masaya gelerek "o erkekle fazla samimi olma, burada adamları kandırıp aağıdaki gece kulübüne götürüyor, orada iman kadınlarla adamların paralarını alıyorlar" diyor. asağıdaki kadınların "imanlığını " anlatırken; hareketleri kendi "inceliğini" anlatıyordu. yüz vermediğimi anlayınca tezgahın baına geçiyor, çay parasını ödeyip yukarı çıkıyorum. odamda, rastgele ortalıkta dolamamın doğru olmadığını düünüyorum, hapis hayatımı sürdürmeye karar veriyorum.   aağdaki müzik sesleri, "ya leyli ya leyli…" ile balayan türkü sesleri, kadın kahkahaları, erkek naralarının sesleri geliyor. yatağıma uzanıyorum ama yatağın ortası çökük, düzeltmeye çalııyorum olmuyor, öyle uzanıyorum. düünmeye balıyorum; mağaramdan basit bir otele kadar geldim. ama henüz hiçbir kapı yüzüme açılmı değil. birlemi milletler bürosu, almanyaya gitmem için bana yardımcı olur mu? orada çalıan ukala gözlüklü adamdan pek ümitli değilim. kızılhaçda "bizim ilgileneceğimiz bir i değil" diyor. peki bana pasaportu kim verecek? ya vize? almanyada sığınmacı olduğum halde ayrılmıtım, bu durumda bana vize verirler mi? hüseyin erdem bireyler yapabilir mi? bu sorular kafamı megul ediyor. sonra herbirinin yanıtı esrarengiz bir dağ gibi önüme dikiliyor. pen, uluslararası af örgütü ve uluslararası gazeteciler örgütü üyesiyim, bu üç uluslararası örgüt beni tanıyor. bu örgütlere ve kızılhaç merkezine bir mektupla durumumu bildirmeyi düünüyorum. uluslararası af örgütü sorumlularından türkçe bilen tanıdıklarım var. onlara mektup ulatırabilirsem, diğer örgütlere ulatırırlar diye düünüyorum.  dülerim geçmie, beni buraya getiren nedenlere uzanıyor. herey 1991 yılının nisan ayında, cezaevinden çıktıktan sonra baladı. tamı tamına onbir yıl cezaevinde kalmıtım. girdiğim günden, çıktığım güne kadar cezaevlerinde direnen arkadalarımın cephesinde yer almıtım. bütün ikencelere, tehditlere, baskılara, zülme rağmen ikencecilere boyun eğmemi, düüncelerime bağlı kalmı, sömürgeci mahkemelerinde susmamıtım. hertürlü aağılık muameleye rağmen iirimiz: "yaasın bağımsızlık, yaasın özgürlük!" olmutu. cezaevlerinde yürüttüğümüz uzun vadeli sava sonucu, koullar düzelmiti. diyarbakır direnme savaımızı insanlığa anlatmak için, iki ciltlik bir roman ve bir tiyatro kitabı kaleme almıtım. kitaplarım türkiye ve almanyada yayınlanınca geni bir yankı yaratmıtı. bunun sonucu kürt ve türk kamuoyunda tanındım. cezaevinde iken çok sayıda dergi ve gazeteye makaleler, inceleme yazıları yazdım. türkiye'deki resmi ideolojiyi ince ince eletiren bay muhalif imzalı yazılarım yeni ülke gazetesinde yayınlandı.  ceyhan cezaevinde tutuklu iken arkadaım mustafa karasu ve yılmaz uzun'la birlikte adana, mersin, ceyhan, tarsus ve đskenderun'a göç etmi kürt kitlelerini örgütlemeye çalıtım. đçerde olmamıza rağmen hep'in kuruluunda, örgütlenmesinde önemli etkilerimiz oldu. cezaevi açlık grevlerinde sözcülük, cezaevi temsilciliği görevlerini üstlendim. tüm bu çabalar kamuoyunda tanınmama neden olmutu. cezaevinden tahliye olunca bunu daha iyi anladım.  bu durumu ulu önderimiz de biliyor. oluturduğu mantığa göre, tanınmamız vahim bir durum. bunu sonradan anlıyorum. benimle aynı durumda olan sakine cansız, kadın olduğu için kamuoyunun ilgisini daha fazla çekmiti. 12 yıl cezaevlerinde kalmı, zülme boyun eğmemi, direnmiti. erkeklerin korkudan altlarına iediği mahkemelerde, sakine cansız, kürt halkının, onun haklı davasının gür sesi olmu, 51 gün ölüm orucu tutmu, bütün direnilerde cesaret ve kararlılık bayrağı olmu, efsanelemiti. kendisi dıında efsaneleen herkesi öldürmeyi ve tasfiye etmeyi politika haline getiren ulu önderimiz, tahliye olmamızla birlikte tuzaklarını hazırlıyor ve bizi yanına çağırıyordu.  önderimizin bu çağrısına "hayır" diyemezdim, onbir yıl cezaevinde yattıktan, o kadar ikence görüp acı çektikten, bütün çevremi mücadeleye kattıktan sonra evde oturacak değildim. çağrıyı sevinerek kabul ettim. yurt dıına çıkmadan önce diyarbakır'da önderimizle bir telefon konuması yaptım. bana m. ener 'in ajan olduğunu, partiye karı faaliyet yürüttüğünü söyledi. đstanbul'a gittiğimde olayın detayını politikacı ve gazeteci</Page><Page Number="50">doğu perinçek'ten öğrendim.  m. ener'i çok yakından tanıyordum. diyarbakır cezaevinde sekiz yıl birlikte yatmıtık. her konuda anlatığım biri değildi. bir çok konuda zıt anlayılarımız vardı. 1984 yılında cezaevindeki büyük barikat direniinin ortasında, ikenceye dayanmayarak bize elbise giydirtmede rol oynamıtı. bu yüzden içerdeki örgüt kararıyla ilikileri bir süre askıya alınmıtı. houma gitmeyen bazı özelikleri vardı. önderimize güvenim tam olduğundan ener hakkında söyledikleri kafamı kurcalıyordu. uzun süre kaldığım cezaevlerinde, türk devletini çok yakından tanımı, deney ve tecrübe sahibi olmutum. đçerde okuma firsatı bulabildiğimden; tarih, edebiyat, felsefe, pisikoloji, sosyoloji konularını incelemitim; ufkum genilemiti. mücadeleye önemli katkılar yapacağıma inanıyordum. önderimize de çok güveniyordum. ona muhalefet etmek aklımın ucundan geçmiyordu. kendisini bir önder olarak kabul etmitim. ama "ulu " kelimesini ona yakıtırmıyordum. ayrıca yurt dıına çıkarken ener'in 12 eylülden önce ajan olduğuna inanmıyordum, iyi olmayan bazı özeliklerinin olduğunu biliyor, cezaevinden tahliye olduktan sonra devletle ilikiye geçmesinden kukulanıyordum. bu düüncelerle 1991 mayısında yunanistan'a geçtim. atina'da kaldığım bir haftalık sürede, cezaevinden tahliye olanlara karı bir antipatinin olduğunu sezdim. bize, "siz partiye yabancısınız " diyorlardı. ben de "olabilir uzun süre(4) içerde kaldık, dıarda büyük gelimeler oldu, parti büyümü, biz geri kalmı olabiliriz" diyordum.  bir hafta sonra am'a gittim. önderimiz, kaldığımız eve, uzun boylu, iyi giyimli, kültürlü güzel bir bayanla bizi ziyaret etmeye geldi. o, kaldığımız eve girmeden, kapıyı açan biri heyecanlı, korkulu bir sesle, "bakan geliyor" dedi. odada dokuz kii oturuyorduk; henüz önderimiz içeri girmemi ama herkes hazırol vaziyetine geçerek soluğunu tutmutu. bu normal bir hazırol vaziyetinden ziyade, diyarbakır cezaevinde teslimiyetçilerin kaldığı koğulara, ikenceci yüzbaı esat oktay'ın koğua girdiğindeki hazırol vaziyetine benziyordu. duruma bakıp aırıyorum. çaresiz bende ortama uyuyorum. ama houma gitmiyor; cezaevinde kurallara uydurulmu teslimiyetçi bir tutuklu psikolojisine kapılıyorum.  nihayet önderimiz içeri giriyor, öpüüyoruz. bir koltuğa oturduktan sonra, ben de oturuyorum. gerçekten kendisine saygı duyuyorum. kendisini amircal cabral, kastro ve ho she min gibi bir lider olarak görüyorum. bu yüzden kendisi oturduktan sonra oturuyorum. ben oturunca diğer arkadaların oturmadıklarını, tuhaf tuhaf bana baktıklarını görüyorum. hemen orada benim dıımdakilerin önderimizi bir önder gibi değilde, bir tanrı gibi gördüklerini, tanrının huzurunda kulun oturamayacağını ve partiye yabancılamanın ne demek olduğunu anlıyorum! kalkıp hazırol vaziyete geçmeyi düünüyorum. kalkmaya yeltendiğimde "otur otur, birey olmaz" diyor önderimiz. ardından diğerlerine sert bir ses tonuyla "oturun!" diyor. ama hepsi heykel gibi, suratlarına baktığımda herbiri birer mumya. sadece oynayan gözleri ölü olmadıklarının belirtisi.  ulu önderimizin emrini almadan oturmam, resmen ona muhalefet etmekti. bunun anlamı "ben kul değilim, seni de tanrı olarak kabul etmiyorum"demekti. hareketimin anlamı buydu. ben bunun bilincinde değildim. ama o biliyordu, çok saygılı ve doğal davranmıtım. ama insanların tanrılatırılması düüncesine kesinlikle karıydım. sosyalizmin yıkılmasının bir nedeninin bu olduğunu düünüyordum; konuyla ilgili detaylı aratırmam olmutu. bartın cezaevindeyken özgür halk dergisinin benimle yaptığı bir ropörtajda düüncelerimi açıkça anlatmıtım: "sosyalizmi yıkıntıya götüren nedenlerden biri, kiilerin ilahlatırılmasıydı" demitim. imdi ilahın kendisiyle karılaınca, acaba ropörtajımı okuyunca ne kadar kızmı diye düünüyordum. ropörtajda "bir toplum ne kadar zayıf ve düürülmüse, toplum orada güçlü bir kiiye sığınır. mısır köleleri fravunların yüceliğini göstermek için, yüksek pramitler dikip kendilerini cüceletirdiler. halklar güç sahibi oldukça kiilerin yüceltilmesi gereksizleir" demitim. bu satırları yazdığımda ulu önderimizi eleirdiğimin bilincinde değildim. çünkü kendini tanrılatırdığını bilmiyordum. daha doğrusu bu satırları yazarken stalin'in konumunu kastetmitim. ulu önderimizin tanrılamada stalin'i geçtiğini yeni görüyordum. ulu</Page><Page Number="51">önderimiz bu görümemizde m.ener olayı ile ilgili kısaca bilgi verdikten sonra "akademide hazırlanmı bir büroür var, çok önemlidir, gittiğinde okursun dedi. "gittiğimde okurum, içerdeki hatalarını burada da sürdürmütür "dediğimde bana ters ters baktı ama, birey demedi. yemek yedikten sonra belgradtan birlikte geldiğim rojbin arkadala kurye eliğinde akademiye yolladık.  yaklaık bir saat sonra akademi yönetiminin binasına vardık. tarifsiz bir sevinç bu! on bir yıl sonra yoldalarıma kavumak! cezaevine girdiğimde küçük bir grup olan parti, imdi binlerce üyeye kavumutu. askeri akademi kurulmu, herkesin üzerine askeri üniforma, ellerinde otomotik silahlar. bütün bunlar mücadele demekti, özgürlük demekti! benim için bundan daha büyük bir mutluluk olamazdı. akademi yönetiminin binasına girince; yedi sekiz kiinin içeride oturduklarını gördüm. bazılarını cezaevinden tanıyordum, bazıları yabancıydı. ayağa kalktılar, el sıkıtık "ho geldiniz " dediler. oturduk. hiçkimse konumuyor, soğuk davranılıyordu. daha sonra akademi yönetiminde görevli olan eim geldi. onunda "ho geldin" i soğuktu. kendi kendime ne oldu, bir hata mı yapıldı? arkadalarımın soğuk davranmalarının nedeni üzerinde düünmeye koyuldum. ardından disiplin askerliğin gereğidir diye düünüp rahatlamaya çalıtım.  dr. baran diğer komutanlara "bölükleri itimaya çağırın arkadalara tören düzenliyeceğiz," diyor. komutanlar dıarı çıkınca, bölükler az sonra içtima alanında sıralar halinde diziliyorlar. dr. baran önde, biz kız arkadala ardından yürüyoruz. sırayla arkadaların elini sıkıyoruz, sonra taburun önüne geçiyoruz. dr. baran kısa bir konuma yapmamı istiyor. "arkadalar yokutan tepeye çıkarken çok zorlandım. u anda doğru dürüst soluk alamıyorum. mücadeleyi bu aamaya getirdiniz, halkımın sesini bütün dünyaya duyurduğunuz için sizlere saygı duyuyorum" dedim. sonradan öğreniyorum ki, bu konumam resmi söyleme ve ideolojiye tam zıt bir konumaymı. önderliğin yüceliğınden söz etmemiim, onun çizgisine bağlı kalacağımı belirtmemiim. her türlü tasfiyeciliğe karı, kanımın son damlasına kadar önderlik çizgisinde yürüyeceğimi vurgulamamıım. parti önderliğinin beni yarattığını, bana güç verdiğini söylemeyi unutmuum. đin en kötüsü parti önderliğine saygı duyuyorum demem gerekirken "kıçını yerden kaldıramayan "gerilla adaylarına saygı duyuyorum demiim. bu konumam pkk uslubuna aykırı olarak değerlendiriyor ve "cezaevi kiiliği ite böyledir "deniliyor.  tekrar akademi yönetimi binasına gidiyoruz. giyinmemiz için bize askeri elbise veriliyor. cezaevinde iken direnilere katılmayan, silahıyla gidip mardin’de polise teslim olan derikli mecit gümüün akademi yönetiminde komutan olduğunu görünce; içerdeki durumu bilinmiyor herhalde diye düünüyorum. oturduğumuz bölüme arasıra eim girip çıkıyor. bir yabancı gibi davranıyor; sanki beni hiç görmemi,tanımamı, konumamı, sanki benim okul arkadaım, hayat arkadaım, yoldaım, hapishane arkadaım değilmi gibi. bana hiçbirey sormuyor. askeri kural, resmiyet olur da, bu kadar olmaz diye düünüyorum. düünebiliyor musunuz? onbir yıl einizi görmüyorsunuz, sonra karılaıyorsunuz ve einiz sizle konumuyor! ne zaman cezaevinden çıktın? ailemizi gördün mü, demiyor.  yönetim binasında iki arkadala sohbet ediyorum. alıkanlık gereği, ayak ayak üstüne atmıtım. bu durumu gören eim "indir ayağını! niye ayak ayak üstüne atıyorsun? kendini önderlik mi sanıyorsun," diyerek bana bağırıyor. diğerleri duvar gibi. halbuki burası askeri bir akademinin yönetimi, ayak ayak üstüne atılıp oturulmaz dese, saygıyla karılar ayağımı indiririm."sen kendini önderlik mi sanıyorsun "sözünden, burada ancak ulu önderimizin ayak ayak üstüne atıp oturabileceğini, onun dıında böyle bir harekette bulunan kiinin, kendini önderlik yerine koymak istediğini, bunun sonucunun veya akibetinin ne olduğunu anlıyor ve hemen ayağımı indiriyorum. m.ener'le ilgili büroürü istiyorum. veriyorlar. hazırlayanların isimlerine göz atıyorum. herkes kod ismini değil, asıl ismini kulanmı. ulu önderimizi öven, bakalarını ajan olarak damgalayan yazılar dıında kimsenin kendi ismiyle yazı yazamıyacağını sonradan öğreniyorum. büroüre imza atanların çoğunluğunu tanıyorum, onüç isim sayıyorum. bunların dördü dıında cezaevinde kimi itirafcılık yapmı, kimi gönüllü polise teslim</Page><Page Number="52">olmu, kimi hiçbir direnie katılmamı, partiye sahip çıkmamı kiiler.  büroürün bazı paragraflarını okuyarak ana mantığı kavramaya çalııyorum. m.ener'in sülalece ajan olduğunu, bata annesi salihe, abisi, kızkardeleri, kardei daha 12 eylül 1980 öncesi batman'da temel cingöz adlı bir subay tarafından ajanlatırılıp partiye sokulduğu yazıyordu. okuyorum ve düünüyorum... m.ener 1978'de lice'nin fi köyünde yapılan pkk'nın birinci kurulu kongresine delege olarak katılıyor. daha sonra mk üyeliğine seçiliyor. 1980'e kadar kürdistan'ın çesitli bölgelerinde faaliyet yürütüyor, 1980'de gözaltına alınıyor. bir aylık gözaltı süresinde, bütün ikencelere rağmen tek bir kiiyi ele vermiyor. cezaevinde üst düzeyde sorumluluk alarak örgütsel faaliyetini sürdürüyor. 1981 ölüm orucunda tam 44 gün yemek yemiyor, 5 gün de su içmediğinden komaya giriyor. kemal pir veya m.hayri durmu "ölelim" dese ölecek bu kiiliğe "ajandır" deniliyor. 1980'de silahıyla gidip polise teslim olan mecit gümü, viranehir pkk gurubunda itiraf yapan faysal dünlayacı diğer adıyla kani yılmaz (içerde yılanlar, dıarda yılmaz oldular) ise burada devrimciydiler! sözde devrimciler m.ener hakkında "ajandır" diye büroür hazırlamılardı.  büroürün bir yerinde, ener'in güya söylediği sözlerden alıntıya yer verilmiti; hayri diyarbakır cezaevinde ölüm orucunda ölmeden birkaç gün önce "ener, artık cezaevi temsilcimiz sensin" demi. buraya itiraz ettim. hayri böyle bir söz söylemedi dedim. "kendisi bunu önderliğe söyledi" dediler. "o zaman yanıltmak için söylemi" deyince hep bir ağızdan "deme ki, sen önderliğin yanılacağını düünüyorsun ha!" dediler. dayanamadım "vallahi ben yalnızca allah'ın yanılmayacağını biliyordum da" dedim alaylı bir edayla. suratlar taa kesti! tek bir kelime daha konusam kavga çıkar gerekçesiyle sustum. bir bayan sesizliği bozdu: "selim arkada, bu büroürü önderlik onaylamı, sen büroürü eletiriyorsun, bu doğru bir tutum değildir" dedi. anlıyorum ki, önderliğin onayladığı bir büroür eletirilmez! büroürün mantığı ile imza atanların konumunu yanyana getiriyorum, gülesim geliyor, gülemiyorum.  m.ener 1984'te cezaevinde elbise giydirme konusunda rolü oldu. tahliye olduktan sonra, u u kanıtlarla ajandır denilse, inanacağım. ama yalanlardan baka ortada kanıt yoktu. büroürü yanıma aldım, içinde olduğum takımın yanına gitmeyi düünüyorum. ulu önderimiz gittiğinde sakine ile konumak aklıma geldi. dr. baran'a söyledim, sakine'yi çağırdı. yönetim odasının karısındaki binaya geçtik. yalnız konumamızın çok, ama çok tehlikeli olduğunu bilmiyordum. sakine cezaevi arkadaım, çok sevdiğim değer verdiğim ama bazı tutumlarını beğenmediğim, eletirdiğim bir arkadaım. cezaevinde hamili yıldırım'la nıanlanmıtı. đkisi nianlanmak istediklerini bana söylediklerinde çok sevinmi, nisan yüzüklerini almak istemitim. nian yüzüklerini henüz takmadan, ener'in ayak oyunlarıyla (bu ayak oyunları ener'in apo'cu mantığından kaynaklanıyordu) hamili yıldırım cezaevi örgütünün merkez üyeliğinden düürüldü. biz bir gurup arkada diyarbakır cezaevinden urfa cezaevine sürgün edildik. hamili merkezden düürülünce sakine'de hamili ile ilikisini kesiyor ve ona karı tavır alıyor. bu kez m.ener'le nıanlanıyor. hamili ile ilikilerini kestiğini duyduğumda çok kızmıtım. kendisine yazdığım bir mektupta "hamili merkezden düürüldüğü için ilikini kestin, sevginin ve akın ne olduğunu bilmiyorsun. eğer bu anlayıını bırakmazsan yakında yeni bir sorumlu bulursun" demitim. meğer sakine çoktan ener'i bulmutu.  sakine, mustafa karasu'ya yazdığı mektuplarda m.ener ile ulu önderimizi çok övüyor, göklere çıkarıyordu. bir kadının, ama mistik bir kadının tanrıları övmesi gibi. mektupları okuyunca yüzümü buruturuyor, bazen de kızıyordum. mustafa karasu ve ener ile apo'yu kusursuz gördüğünden "sen zaten dünyada hiçkimseyi beğenmiyorsun ki" diyorlardı. bu konularda sakine'yi eletirmek için çağırmıtım. sakine'nin yüzüne baktım; kurumu, ezilmi, büzülmü, kapalı bir odada oksijensiz kalmı sanılır; zayıflamı, bir deri bir kemik. o görkemli, cokulu, heyecanlı, direnici sakine'den eser yok. kupkuru bir kafa, çukura dümü iki göz, sülük gibi büzgün dudaklar, küçük bir bıçak gibi yüzünün ortasına batırılmı burundan ibaretti sakine. gözleri benden bir umut bekliyordu, öyle hissettim. buna rağmen eletirilerimi yüzüne karı söyledim. mektubumda ileri sürdüğüm düüncelerimi daha detaylı ortaya koydum.</Page><Page Number="53">"tamam, benim hatalarım var, ama iler senin bildiğin gibi değil" dedi. ve ağladı. đlk olarak onun ağladığını görüyorum. diyarbakır zindanının zulüm firtınasında bir abide gibi dik durmayı baaran, ikence altında asla ağlamayan bu kadının, burada ağlaması beni aırttı. "duygusal davranma! en büyük hatalarından biri, hamili merkezden dütü diye, onunla ilikini kesip ener'le nianlanman oldu" dedim. "sorun bu değil dedi, buraya yeni geldin sana hiçbirey anlatmam, hereyi kendin gör ve öğren" dedi. ayrıldık  konumalarımızın tümü bunlardı. daha sonra sakine ile ulu önderimize karı komplo düzenleme toplantısı yaptığımı öğrenecektim. ulu önderimiz iki kiinin yanyana gelip konumasından neden korkuyordu? bizim partimizde böyle bireyin olacağına inanmazdım. tabi, sonradan ulu önderimizin, çok büyük suçlar ileyen ve bu suçların açığa çıkmasından korkan kiilerin psikolojisine kapıldığını öğreneceğim.   takımda arkadalarımla tanıtıktan sonra büroürün tümünü okuyorum; yüzde sekseni yalan diyorum kendi kendime. yazılanlara inanmıyorum. çünkü cezaevini en iyi ben biliyorum, büroürü yazanlar değil. m.ener direnirken bu büroürü yazanların çoğu, canını kurtarmak için ikencecilere yalvarıyordu. önceden ajan olan birine, üç yıl diyarbakır sopaları, zincirleri, copları atılamaz. önceden ajan olan biri 44 gün ölüm orucuna dayanamaz, diyorum. çok sonraları anlıyorum ki, çarpıtılmak istenen bir tarih var. tarihi yazanlar, tarihin ırzına geçenler tarafından yargılanıyorlardı. benim yaadığım gerçekler, burada gerçek değildi.  burada 224 değil, 5 eder deniliyordu. cezaevi teslimiyetçileri ve itirafçıları, bir diktatöre dalkavuk olmak zorunda kalmı bir kaç kii, mahsun korkmaz akademisi gibi kutsal bir yerde, bir büroür yazmılar, ulu önderimiz bu büroürü onaylamı. bu mu doğru, yoksa yaadıklarım ve gördüklerim mi? elbette önderlik ne söylerse, o doğrudur! çünkü önderlik bir kurumdur ve bir ulusu temsil ediyor! bu ulus yanılmaz, bütün ulus yalan söylemez! resmi ideoloji böyle buyuruyor. kaldığım takımda arkadalarla konumaya balıyorum. mücadeleye yeni katılanlar var. birkaç yıllık olanlar var. avrupa'dan gelenler var. kürdistan ve türkiye'nin çesitli ilerinden gelenler var. hemen hemen hepsi önderlikten söz ederken, bir tanrıdan söz eder gibiler. ders programına bakıyorum, batan sona önderlik ile ilgili; önderliğin yaamı, stratejik ve taktik önderlik, önderliğin vuru tarzı ve çalıma tarzı, önderliğe karı gelien tasfiyecilik, parti tarihi (bu ders önderliğin yaam öyküsüdür.) önderliğin ocak çözümlemeleri, mart, nisan-mayıs, hazıran-temuz, ağustos-eylül, ekim-kasım, aralık çözümlemeleri. önderliğin 86, 87, 88, 89, 90 çözümlemeleri. (11)  biz cezeevinden çıkanlar buna yabancıyız. yani böyle bir önderliğe yabancıyız. dıardakiler de partiye yabancı. çünkü parti denilince, onlar önderliği (apo'yu) anlıyorlar. onlara böyle kavratılmı. biz ise "önderlik" denilince partiyi anlıyoruz. bir gerilla: "cezaevinden çıkan arkadaların yaam tarzı, partinin yaam tarzına benzemiyor" diyor "nasıl benzemiyor? biraz açıklar mısın?" diyorum. "örneğin önderliğe karı yaklaımları çok kötü" diyor. "nasıl yaklaıyorlar?" diye soruyorum; "sanki önderlik arkadalarıymı gibi karısında konuuyorlar. konuurken el kol hareketleri yapıyorlar, önderlik onları derste ayağa kaldırdığında, kendilerine 'otur' denilmeden oturuyorlar, önderliğin yanında çok konuuyorlar, bazıları önderlikle tartımaya kalkıyor. bu pkk'nin uslubu değil, dümanın uslubudur" diyor. evet söylediklerini çok iyi anlıyorum. ama size devrimciliği, particiliği yanlı kavratmılar. abdullah yolda, bizim arkadaımızdır. el kol hareketleri konumayı güçlendirir. abdullah arkadata konuurken, el kol hareketleri, hatta ka göz hareketleri yapmıyor mu? ona serbest olan, bize niye yasak olsun? bir insan derse kaldırıldı mı, gerekenleri söyledikten sonra oturmasında sakınca yoktur. hatta ayağa kalkmasına da gerek yoktur. abdullah arkadala tartımak ya da yanında konumak niye kötü olsun? abdullah arkada günlerce konuunca iyi de, cezaevinden çıkan arkadalar konuunca, neden dümanın uslubu olsun, demek geçiyor içimden. ama bunu söylemenin gereksizliğini hissettiğimden susuyorum.   resmi ideoloji ona öyle buyurmu ve buyruk tartıılmazdır. tanrı buyurur, kul "amin"</Page><Page Number="54">der. önderlik konuur dalkavuk dinler, önderlik karısında dalkavuğun yapacağı unlardır: put gibi durmak, söylediği her söze "evet bakanım, doğrudur bakanım, öyledir bakanım, ayetlerinden güç alıyorum bakanım..." ite önderlik uslubu budur. avrupa'dan akademiye gelen biri, cezaevinden tahliye olup akademiye gelenleri eletiriyor: "uslup bozuk" diyor, "arkadalar avrupa'da önderlikle konuurken bile, hazırol vaziyete geçiyorlar, diyor. sakine arkada yirmi yıllık pkk olmasına rağmen, bir arkadaıyla konuur gibi, el kol hareketleri yaparak önderlikle tartııyor" diyor.  diyarbakır askeri mahkemelerinde, sanık kürsüsünde siyasi savunmayı yapan sakine'yi gözlerimin önünde canlandırıyorum; oradada ikenceciler el kol hareketlerini yasaklamılardı. sakine dinlememiti yasakları, söyleyeceklerini parmağıyla yumruğuyla güçlendirmiti. bir gün sonra faysal dünlayıcı ile akademi yönetim binasının yanında görütüm. diyarbakır cezaevinde birlikte yatmıtık. 1980 yılında henüz cezaevinde ikenceler balamadan önce aynı koğutaydık. bize ikence yapılmaya balanınca, protesto etmek amacıyla topluca açlık grevine girdik. đki gün sonra ikenceciler koğuumuzu basmaya geldiler. bizi havalandırmaya çıkarıp dövecek ve zorla helva yedireceklerdi. faysal dumlayıcı, dayak yememek için "ben açlık grevinde değilim" dedi. dıarı çıkarmadılar, koğuta herkes dövüldü, yalnız ona karımadılar, sonra gönüllü teslim oldu. kısmi itiraf yaptı, siyasi savunma yapmadı, partiye sahip çıkmadı. hiçbir (toplu olanlar hariç.) direnie katılmadı. faysal dumlayıcı, kod adıyla kani yılmaz, imdi ulu önderimizin danımanı, lübnan temsilcisi ve akademi yönetiminden sorumlu. kani beni çok iyi tanıyor. cezaevinde teslim olmasına, itiraf yapmasına, savunma yapmamasına, direnmemesine rağmen ilikilerimiz iyiydi. đte bu kani yılmaz veya faysal dumlayıcı, bana "selim arkada en kısa zamanda uslubunu düzelt" diyordu. "abdullah arkada deme, bu bize yabancı bir usluptur. ya parti önderliği ya da bakan demek gerekiyor, parti önderliğini yakından tanımamısın. kürdistan'da gerçekten çok büyük, çok yüce bir önderlik doğmutur! o yalnız pkk önderliği değildir, bu terim yetersizdir, ulusal önderdir. aslında bununda ötesinde dünyadaki bütün insanlığı temsil ediyor! önderliği böyle değerlendirip, buna göre davranmamız gerekir. seni iyi tanıyorum gerçekten saygı duyuyorum, cezaevinde girdiğim tutumlardan dolayı kendimi lanetliyorum, diyordu. d.bakır cezaevinde mustafa kemal'i överek göklere çıkarmaya alıan faysal arkadaımdan ilk önderlik dersimi almı oldum.   nesim kılıç'la karılaıyorum. 12 eylül darbesi döneminde pkk merkez komite üyesiyken tutuklanmı, 11 yıl diyarbakır ve baka cezaevlerinde kaldıkten sonra tahliye olmu, akademiye gelmiti. cezaevinde nesim'le samimiydik. oda benim gibi mizahi seven, açık yürekli ve açık sözlü bir arkadatı. benden önce akademiye geldiği için karılatığımızda ona: "burada ne var ne yok? " diye soruyorum, "tek kelimeyle vahim! bizi düman olarak görüyorlar arkadaım, açık açık söylüyorlar, siz ener'cisiniz" diyorlar.  baka arkadalarla konumalardan sonra, bizi "ener'ci " olarak değerlendirdikleri sonucuna vardım. demek ki, biz buraya gelmeden çok önce, ulu önderimiz gerekli çalımayı yapmı, resmi ideolojinin deyimiyle; yapıyı bize karı hazırlamıtı. eimin neden benimle konumadığını, öğrencilerin neden bana karı soğuk davrandıklarını anlıyorum artık. demekki ben, ener'ciyim de, haberim yokmu diyorum. ama ener'ci olmayı, apo'cu olmak kadar tehlikeli olarak değerlendiriyordum. üstelik ener'le uyuan bir yapım da yoktu. ama kısa zamanda sorunun nerede yattığını görüyürum. ener'in kiilik sorunu olmadığını, tutumu bir yaam tarzı, olaylara bakı açısı sorunu olduğunu görebiliyorum. cezaevi ile ilgili değerlendirmelerden, ulu önderimizin kullarının bize verdiği nasihatlardan herey açık seçik ortadaydı. ve ben kesinlikle ener’in ajan olmadığını emindim.  cezaevinde dümana boyun eğmeyen, yıllarca direnen, içerde örgütü oluturup gelitiren, mahkemelerde siyasi savunma yapan, en zor koullarda; türk sömürgeciliğine karı, kürt halkının gür sesi olmayı baaranlar, bir kimlik kiilik sahibi olmulardı. bu kiilik, doğru bildiği yoldan asla sapmayan, hak-hukuk, bağımsızlık-özgürlük için kellesi koltukta, zora-despotizme, sömürgeciliğe (am sömürgeciliği buna dahildir.) asla boyun eğmeyen,</Page><Page Number="55">yoldalarına ölümüne bağlı bir kiilikti.  bu kiilik, ulu önderimizin yarattığı ortama, yani köle tipin yaratıldığı yere geldiğinde; kendini kul, köle, dalkavuk, ulu önderimizi tanrı, efendi ve sultan olarak görmüyordu. bu kiiliğin yaam, davranı ve konuma tarzı; kölenin, dalkavuğun ve kulun yaam tarzı gibi değil, kendine güvenen baı dik özgür insanın yaam, davranı ve konuma tarzıydı. đte ener'cilik denilen, cezaevi kiiliği denilen olay bu idi. demek ki, ener, köle gibi değilde; özgür insan gibi davrandığı, konutuğu; ulu önderimizi tanrı olarak kabul etmediği için ajan olarak damgalandı. evet, dalkavuk gibi olmazsam, ulu önderimizi tanrı olarak kabul etmezsem ajan olarak damgalanacağımı ve öldürüleceğimi adım gibi biliyorum artık. bu durum; suriye sömürgeciliğinin, bir kürt eliyle yeni ekillenen direnici, bağımsızlıkçı, özgürlükçü kürt kiiliğinin tasfiyesinden baka birey değildi.   cezaevlerinden tahliye olup akademiye gelenlerin sayısı kırkı amıtı. bunlardan yedi vaya sekizi direniçiydi. diğerleri cezaevlerinde kayıtsız artsız boyun eğmilerdi. türk askerlerinin ve subaylarının her buyruğuna "emredersin komutanım" deyip uymulardı. yıllarca kul, köle, dalkavuk eğitimi görmü, kiilikleri, onurları ahsiyetleri erozyona uğramı, insanlığa özgü erdemlerini, cezaevi erdemlerini cezaevi duvarları arasında bırakıp gelmilerdi. gelirken alınları açık baları dik değildi. kendilerine güvenleri yoktu, direnme mekanizmaları kırılmıtı.  mecit gümü, faysal dumlayıcı, fevzi yönden, mustafa göçmen, ali aksoy cezaevinde, dümana teslim olmu, itiraf etmi, direnilere katılmamı kiilerdi. bunlar burada akedeminin en iyi askerleri, ulu önderimizin en yakınları ve akedeminin komutanlarıydılar. ulu önderimizin bunlara yönelik tek bir eletirisi yoktu. çünkü yaam tarzları ve uslubları ulu önderimizin istediği biçimdeydi. ve akademide ispiyonculuk görevini bunlar üstlenmilerdi.   12 eylülün ve yüzbaı esat oktay'ın kullatırdıkları kiiliksizletirdikleri tipler, ulu önderimizin bulunduğu ortama geldiklerinde, hiç yabancılık çekmiyor, zorlanmıyorlardı. çünkü yaamlarında bir değiiklik olmuyor, sadece efendi değitirmi oluyorlardı. cezaevinde yaptıklarını akademide yaparak, gösterdikleri davranıları burada da sergileyerek, ulu önderimizi çok memnun ediyorlardı. ulu önderimiz, baı eğik, boynu bükük, buyrulan hereye "emredersin"diyen kul arıyordu. diyarbakır cezaevinde yüzbaı esat'ın yarattığı bu tipi çok seven ulu önderimiz, yüzbaı esat'ın boyun eğdiremediği, alınlarından öpmek zorunda kaldığı, bağımsızlıkçı-özgürlükçü kiiliklerden nefret ediyor ve öldürüyordu. çünkü onun ardındaki baka bir esat, öyle buyuruyordu.  mahsum korkmaz akademisinde yaam tarzı ve uslubu bozuk olanlar ben, sakine cansız, mustafa gezgör, ferhan güllü, zeki yılmaz, cahide ener ve nesim kılıç'tı. bizler "sorunduk, kendimizi parti ortamına dayatıyorduk" ulu önderimizin deyimine göre" ikinci tip önderlik ekilenmesiydik." hakkımızda yapılan değerlendirmeler bunlardı. böyle değerlendirildiğimiz için, cezaevinde itirafcılık yapanlar, devlete teslim olanlar üzerimize geliyorlardı. cezaevinde direnici olduğumuzdan dolayı bizden nefret ettikleri gibi, burada da nefret ediyorlardı. ve cezaevlerindeki görevlerini burada üstlenmilerdi. orada yüzbaı esat'a dayanarak bizi kullatırmaya çalımılardı. burada baka bir esat'in akademi uzantısı olan ulu önderimize dayanarak bizi kullatırmaya çabalıyorlardı. benim için iki esat arasında hiç bir fark yoktu. yöntemleri, taktikleri, amaçları aynıydı. köle kürt yaratmak, çoğaltmak, kullanmaktı. özgür kiilikli bağımsız düünebilen, kiilikli kürdü imha etmekti. birinci esat'a karı açık direnmitim. đkinci esat'ın yüzü bir kürt'le gizlenmiti! kimse bunu göremiyordu. bu da açık direnmenin koullarını ortadan kaldırıyordu.  bir gün akademi yönetiminde komutan olan mecit gümü'ün, bir sözüne tepki duyduğumda bana "konumalarına dikkat et, burası cezaevi değil, akademidir. uygulama var ha!" demiti. cezaevinin teslimiyetcisi, akademide beni cezaevine atmakla tehdit ediyordu. o zaman anlıyorum ki burası devrimci bir akademi değil, aslanların çakallara boğdurulduğu bir vadi. dayanamıyor mecit gümü'e "siktir ol " diyorum. suratı kıpkırmızı kesiliyor ve çekip gidiyor. tabi mecit gümü'e " siktir ol" demek, akademi</Page><Page Number="56">yönetimine, dolayesiyle ulu önderimize " siktir ol" demek olduğunu sonradan anlıyorum. dosyam kabarıyor devrim kaçkını ve cezaevinin teslimiyetcisi; akademi yönetiminin ve önderliğin temsilcisi oluyor, bende yönetim ve önderliğin karıtı.  akademide sorun olan kiileri kısaca tanıtmakta yarar vardır: sakine cansız: 1975'te pkk'ye sempati duydu. kısa süre sonra profesyonel olarak çalımaya baladı. 1978'de fi köyünde yapılan pkk'nin birinci kongresine katıldı. 1979 yılında elazığ'da gözaltına alındi. sakine ile birlikte gözaltına alınanların içinde, merkez komüte üyelleri de vardı, çoğu çözülmesine rağmen, sakine susmasını bildi. 1982'de malatya cezaevinden tek baına firar etmeyi baardı. dıarda kendisine yardımcı olacak olmadığından, tekrar tutuklanarak, daha sonra diyarbakır cezaevine gönderildi. diyarbakır cezaevindeki bütün direnilere katıldı. 300 sayfayı geçen savunmasıyla kürdistan tarihinin örnek kadınıdır. fransızların ulusal kadın kahramanı jaan de ark ve roza lüksemburg'un benzeridir.  mustafa gezgör: 1975'ten sonra bütün yaamını kürdistan ulusal mücadelesine adadı. tutuklanmadan önce birçok silahlı eyleme katıldı. tutuklandıktan sonra, kaldığı cezaevlerinde tüm tutukluların devlete teslim olmasına karın, o tek baına yıllarca direndi. cezaevlerindeki bütün açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına katıldı. diyarbakır cezaevinde tünel kazma ilerinde inanılmaz becerilerini ortaya koydu. tarihçi, air ve yazardı."parti karıt dır!" suçlaması altında tutulduğu için; biran önce türk ordusuyla çarpımak, bu iddiayi çürütmek onun tek arzusuydu. nihayet 1992'de bu arzusunu gerçeklestirdi. (12)  ferhan güllü: 1975 lerde kürdistan uluslal mücadelesinin saflarına katıldı. 1978'de profesyonel çalıtı. cesur, disiplinli, fedakar ve eylemci bir yapıya sahipti. 12 yıl çeitli cezaevlerinde kaldı. o da mustafa gezgör gibi, herkesin boyun eğdiği cezaevlerinde tek baına direndi. boyun eğmedi, dayatılan kurallara uymadı, parti bayrağını zulüm kalelerinin burçlarında dalgalandırmayı baardı. antep cezaevinin tünelini denilebilir ki, bir baına kazdı. akademide "savaa gitmek istemiyor, hasta numarası yapıyor, cezaevi kiiliklidir, bunalımlı bir tiptır, zaza kafalıdır" gibi değerlendirmelere tabi tutuldu. midesi genilemiti, sürekli kusuyordu. tedavi edilmedi, ölüme terk edildi. mecburen ehir faaliyetlerine gitti ve đstanbul’da tutuklandı. poliste susmak yine tercihi oldu.   zeki yılmaz: laz olmasına rağmen, 1975 lerde kürdistan ulusal kurtulu saflarına katıldı. ailesini ögretmeliğini, ülkesini terk etti. birçok silahlı eylemde yer aldı. 1980'de tutuklandı. diyarbakır cezaevinde ön saflarda direnenlerle birlikte oldu. đdam cezasına carptırıldı. tahliye olana kadar devlete boyun eğmedi. akademiye geldiğınde geri plana atılarak susturuldu. daha sonra apo'nun talimati üzerine dağda tutuklanarak idamdan yargılandı, akıbeti bilinmiyor.   nesim kılıç: 12 eylül darbesi döneminde merkez komüte üyesiydi. apo dıarı kaçtığında, o, iç merkezde görevliydi. mardin'de tutuklandı, poliste iyi tavır sergilememesine rağmen, merkez komite üyesi olması tasfiye edilmesi için yeterliydi. akademide gördüğü yaklaım karısında "bir yurtsever olarak kalmak istiyorum" demiti.  cahide ener: cahidenin önemli özelikleri yoktu. sakine cansızla birlikte cezaevinde kalması, kürt kamuoyunda tanınmasını sağladığından, aponun hımına uğradı. akademiden gittikten uzun bir süre sonra "kurtuluu (!)"türk polisine sığınmada buldu.  yukarda kısaca tanıttıklarım ve ben, akademide ne kadar devrimden uzak, partiye karı idiysek; diyarbakır cezaevi teslimiyetçileri ve itirafçıları, mecit gümü, fevzi yöndem, mustafa göçmen, ali aksoy ve faysal dunlayıcı o kadar devrimci ve önderlik çizgisine yakındılar.  nitekim ulu önderimiz, bunlardan mecit gümü’e çok güvendiği için, gap bölgesine koardinatör olarak gönderdi. mecit gap'a gittikten be altı ay sonra yakalandı. bildiği bütün bilgileri polise verdi, tüm ilikilerini tutuklattı, yüzlerce insanı ikenceye aldırttı. gap bölgesini tasviye etti. ayrıca polisin düzenlediği televizyon oturumunda itiraf yaptı.</Page><Page Number="57">tutuklanıp cezaevine konulduktan sonra, cezaevinde özeletiri vererek, tutuklu temsilcilerinden biri oldu.   faysal dunlayıcı: lübnan sorumlusu iken, ulu önderimizin talimatıyla, cezaevinin kahramanı mustafa karasu ile birlikte avrupa'ya gönderildi. faysal yani kani yılmaz, avrupa koardinatörü ve ulu önderimizin sözcüsü oldu. mustafa karasu'da onun denetimine verildi.   fevzi yöndem ve mustafa göçmen: antep-suruc sorumluları olarak gönderildiler. fevzi yöndem tutuklanınca eskiden olduğu gibi tekrar itiraf etti. polisin hiç bilmediği bilgileri verdi, gazetelerde itirafları yayınlandı, bir süre polisle birlikte çalıtı. diyarbakır cezaevine konulunca oda özeletiri verdikten sonra, tutuklulara ulu önderimizin çizgisini kavratmak için eğitim çalımaları düzenlemeye baladı.   ali aksoy: 1992'nin ilk baharında mardin bölgesinde, koardinatör olan faysal kurt'un yerine koardinatör olarak atandı. akademide veya ulu önderimizin anlayıına göre devrimci tek bir ölçütü vardı; ulu öndere kayıtsız-artsız, koulsuz boyun eğmek, onu tanrı olarak görmektir. bizler bunu yapmayı baaramadığımız veya istemediğimiz için "eytan" olarak görüldük. biz akademide birer eytan'dık.özelikle ben ile sakine tam tamına eytan olarak değerlendiriliyorduk. akademide, đslam dininde; tanrı için yapılan bütün övgüler ulu önderimi, eytan için yapılan bütün yergiler, ben ile sakine için yapılıyordu. önderlik yapıcı, biz bozucuyduk. önderlik düzeni sağlıyordu, biz karıtırıyorduk. önderlik disiplini oluturuyor, biz lackalatırıyorduk. önderlik savaçı, biz savaı durdurandık!  buradaki kültür, đslam dinindeki tanrı ile eytan kültürünün aynasıydı. mantık aynı mantık. suudi arabistan'a haca giden hacılar, eytan'ı talama vadisine gittiklerinde, eytana ne kadar ta vururlarsa o kadar sevap kazanacaklarına inanırlar; bekaa vadisinde ise ben ile sakine'ye en fazla sözle talayanlar; ulu öndere o kadar yakın oluyorlardı. bunları abartısız yazıyorum. 1992 temuz ve ağustos ayetleri incelenirse söylediklerimin ne kadar gerçek olduğu anlaılır.   akademide katıldığım ilk ders "kürdistan'da kadın sorunu ve aile" dersi idi. ulu önderimiz bu konuya çok önem verdiğinden, çok sayıda ayet indirmiti. dersi anlatan arkada, bu ayetleri ha bre tekrarlıyordu:"aile ocağı ajan bir kurumdur. evlilik mücadeleden kaçmak ve ajanlıktır. devrimci evlilik diye bir evlilik yoktur. feodal ve burjuva evlilikler yozluktur" gibi sözler tekrarlanıyordu. dersin anlatım bölümü bitince, söz hakkı istedim. görüelerimi öyle anlattım: "arkadaı dikkatle dinledim. doğru görülerle birlikte, yanlı anlayılar daha fazlaydı. olaylara düz bakmak doğru değildir. kürdistan'da kadın erkek ilikilerine baktığımızda, gerçek ilikiler hakimdir. biz bu iliki tarzına; kadının horlanmasına, bir meta gibi görülmesine karıyız. evlilikler, kiileri ulusal kurtulu mücadelesine katılmakta alıkoyuyorsa, eletiririz. ama her türlü evlilik ajanlıktır diyerek, kadın ve erkek arasındaki duygusal ve cinsel ilikiyi red etmek, sapıklıktır. doğaya, doğa kanunlarına karı gelmek demektir. dünyada hiçbir güç böyle bir ilikiyi yasaklıyamaz, red edemez. konunun daha iyi anlaılabilmesi için, bir örnek vermek istiyorum: bir ehir düünelim; yolları bozuk, trafik iaretleri yok, araba sürücülerinin hepsi acemi olsun. bu ehirde her gün onlarca trafik kazasında yüzlerce kii ölsün. sonra çözüm için bir "akıllı" trafik kazalarını önlemek ve insanların ölmelerinin önüne geçmek için, yani sorunun çözümü için, arabaların trafiğe çıkmasını yasaklasın. bu çözüm değil çözümsüzlüktür, hatta daha büyük bir çözümsüzlük. peki bunun çözümü nedir? ehrin eskimi yollarını düzeltmek, gerekli yerlere trafik iaretleri koymak, sürücüleri eğitmek ve trafik akıını sağlamaktır. kürdistan'da kadın erkek ilikileri geridir gerekçesiyle, her türlü evliliği, dolayesiyle cinsel ve duygusal ilikiyi yasaklamak, arabaların trafiğe çıkmasını yasaklayan ‚akıllı' adamın önlemine benziyor. biz kadın erkek sorununu daha 1976'larda tartımıtık. evliliğe karı olan, cinsel ve duygusal ilikiyi red eden birisi, o tarihte de vardı. bu adam daha sonra bir kıza tecavüz etti. olay açığa çıkmasın diye, kızı ajanlıkla damgalıyarak ajandır gerekçesiyle bir erkek arkadaa vurdurttu. bir süre sonra erkeği de ajandır gerekçesiyle öldürttü. ama buna rağmen</Page><Page Number="58">iledigi suçlar ortaya çıktı. kendi kazdığı kuyuya kendi dütü. gerilla koullarında, evlilik ilikilerini sürdürmenin güçlüklerini biliyorum. bu durumu göz önünde bulundurarak ileri bir kadın erkek ilikisi yaratmamız gerekiyor" diye açıkladım.   anlattıklarımı herkes pür dikkat dinlemiti. bütün tabuları yerle bir ettiğimden haberim yoktu. tam kul olanlar, ayetlere inananlar, balarına ta yağacak, felaket kopacakmı gibi sağa sola bakıyorlardı. dersi anlatan arkada, akınlıktan sıyrılınca: "heval, benim anlatıklarım önderliğin çözümlemeleridir" dedi. bu arada eim söz hakkı istedi; kızmı, tabusuna saldırılmı, totem dönemindeki bir kadına benziyordu hareketleri. sözüne, "bende bir zamanlar evliydim" diye baladı. "ama imdi evlilikten nefret ediyorum., evlendiğime bin pimanım! biz diyarbakır cezaevinde tutsak iken askerler eimi soyarak, beni karısına götürdüler, eimin kuralara uymasını istediler. ve eim kuralara uydu. đte orda evliliğin düman ii olduğunu anladım," diye bitirdi. sakine evliliğimizi savunmak için ayağa kalktı, susturdular. ortalık darmadağın, kafalar alak bulak oldu. meğer ben ayetlere karı çıkmıım, evliliği yasaklıyana "sapıktır" demiim. bu akademide ulu önderimize yapılan en büyük saldırıymı. derse ara verildi, dıarı çıktık. kullar kızgın, kullar akındı. yönetimde görevli olanlar, ulu öndere rapor yazmak için yönetim binasına doğru kouyorlardı. diğer öğrencilerin çoğu korkulu gözlerle bana bakıyor, ben ise görülerimi dile getirmitim. ve dıarda etrafimda toplananlara konumaya devam ediyordum.   bir ara yalnız baıma gezerken, zeki olduğu gözlerinden belli olan siyah saçlı, orta boylu, estetiği düzgün genç bir kız yanıma geldi. benimle konumak istediğini söyleyince, "buyur" dedim. birlikte yürümeye baladık, adını sordum "roza" dedi. ardından: "arkada, senin bugün anlatıklarını bakası anlatsaydı, önce tutuklanır, ardından öldürülürdü" dedi. hayretle kıza baktım "olur mu öyle ey, ben düüncelerimi söyledim. niye tutuklanayım veya öldürüleyim ki?" dediğide güldü: "sen daha burayı kavramamısın, önderliğin çözümlemelerine karı ben düüncelerimi söyledim demek, nedir biliyor musun, diye sordu. "nedir?" dedim. kız ilerdeki bir binayı parmağıyla iaret etti. " nedir o ?" dediğimde, "hapishane" yanıtını verdi. ve konumasını sürdürdü: "aslında senin söylediklerin çok doğruydu, ama doğrular, her yerde söylenmez. kendine dikkat edersen iyi olur, ben baıma gelenleri u anda anlatamam," diyerek benden ayrıldı.   roza'dan ayrıldıktan yaklaık bir saat sonra, akademide savcı olarak görevli olan biri (bu ahsin bir ay kadar önce idam cezasına çarptırdığını, tutukluyken "önderlik kimdir ve doğru temsili nasıl yapılır?" adlı kitabı yazdıktan sonra, ulu önderimiz tarafından af edilerek akademi yönetiminde savcı olarak görevlendirildiğini sonradan öğreniyorum.) yanıma gelerek, roza'nın benimle ne konutuğunu sordu. takip altında olduğumu anladığımdan:  "roza kimdir?" dedim.  "biraz önce seninle dolaan kızın adı roza idi" dediğinde  "yani benimle konuamaz mı?" "konuabilir de… " dediğinde, sözünü keserek: "onunla ne konutuğumu sana anlatmak zorunda değilim. bir daha böyle birey yapma!" "sakın yanlı anlama, tehlikeli bir tiptır, onun için söyleyeyim dedim." "beni yoldan mı çıkarır?" dediğimde, gülerek:  "hayır, 12 eylül kiiliğidir de…"  ulu önderimize hergün raporlar gitmeye baladı. raporlarda "akademi elden gitti, dersler amacından saptırıdı, çözümlemelere karı çıkılıyor, kendilerini ortamımıza dayatıyorlar. önderliği tanımıyorlar " deniliyordu. yönetim ispiyoncu ağını harekete geçiriyor, diyarbakır cezaevinde teslimiyetçi ve ispiyoncu olan, antep, adıyaman ve mersin cezaevlerinde türk devletine kul olanlarla birlikte akademide bizi ispiyonluyorlardı. kiminle ne konuuyorsak; on dakika sonra yönetime, akam am'daki ulu önderimize ulaıyor konutuklarımız.   hiçbirimizin partiye muhalefet etme düüncesi yoktu. ama gün geçtikçe, dersleri dinledikçe, parti diye bir kurumun olmadığını anlıyorum. parti organizasyonu yok,</Page><Page Number="59">partinin üyeleri yok, karar mekanizmaları yok, kararlar azınlık çoğunluk ilkesine göre alınmıyor. azınlık çoğunluğa tabi değil, birey partiye tabi değil, çoğunluk ve herey bir bireye tabi. o birey ne derse, o doğrudur, çoğunluk bunu kabul etmek zorundadır.  eskiden pkk de azınlık çoğunluğa tabi idi. ama imdi herey tersine çevrilmi; çoğunluk, ulus, in-cin, kurt-ku, ta-toprak bir tek bireye tabidir. pkk ortadan kaldırılmıtır. ulu önderimiz kendisini pkk'nin yerine koymutur. partinin yerinde ulu önderimiz, onun dalkavukları ve ispiyoncuları vardır. bu üç grubun toplamına pkk denilmitir.  ulu önderimiz, akademiye gelmeden önce, durumun böyle olduğunu anladım. hiç, ama hiç bireye karı çıkmıyorum, daha çok ey öğrenmek istiyorum; bunun için bütün ayetleri okuyarak geçmii öğrenmeye karar veriyorum. korkunç bir gerçekle karı karıyayım! imdiye kadar kimse bunu fark etmedi mi? fark edenler korkudan söylemiyorlar mı? bütün bu soruların cevabını bulmam gerekiyor ve ayetleri inceliyorum.   ulu önderimiz ülkeden kaçtıktan sonra "partinin" üç kongresi yurt dıında yapılıyor, her üç kongrede ulu önderimizin ayetleri talimat olarak kabul ediliyor, kongre talimatları kayıtsız artsız onaylanıyor. kimlerin kongreye katılması gerektiğini ulu önderimiz tespit ediyor. kongre öncesi ve sonrası bir çok devrimci tutuklanıyor, tasfiye ediliyor ya da öldürülüyor. kongre disiplini adı altında düüncelerini dile getirebilecek delegeler, uygulamaya alınarak diğerleri susturuluyor. kongrelere katılan herkesin -kardei osman bey hariç- kendiği pratiği kendisine mahkum ettiriliyor. kongrelere sunulan kiiel öz eletirileri okuduğumda, bu gerçek net anlaılıyor. kongrelerde özeletiri vermeyen tek kii, ulu önderimiz oluyor. o, özeletiri vermez, eletirir. tanrı olduğundan hata ilemez, böyle inanılır. kongrelerden sonra merkez komitesine seçilenlerin listesi ulu önderimize sunulur. ulu önderimiz bu listeyi onaylamadığı gibi " ne merkez komitesidir diye sorar. gereksiz bir eydir. bana bağlı olanlar bizim üyemizdir, taktik önderliktir" diyerek oluumu ortadan kaldırır.   nitekim, kongreler arasındaki zaman zarfında merkez komiteleri, bu güne kadar hiçbir toplantı yapmamı, hiçbir karar almamılardır. taktik önderlik olarak adlandırılan pratik görevliler, stratejik önderliğin, yani apo'nun talimatlarını yerine getirmekle yükümlüdür. oluturulan resmi mantığa göre; stratejik önderlik ulu önderimizdir. taktik önderlik ise gerilla komutanları, avrupa ve orta doğu "sorumlularıdır," taktik önderlikler karar alamazlar, düünce üretemezler, politikanın ilkelerini saptıyamazlar, sadece ulu önderin aldığı kararları taktiksiz uygularlar. merkez komitesinin ve partinin sadece adları vardır, kendileri yoktur. bu suriye sömürgeciliğinin çok usta bir ekilde pkk'yi tafsiye etmesidir ve bu durum ülkemizi sömürgeletiren dört sömürgeci devletin çıkarınadır.   arasıra pkk merkez komitesi imzası, çeitli bildirilerde kulanılmaktadır. bazı kiilerin ismi, merkez komite üyesi olarak geçmektedir. bu da bir düzmecedir. ulu önderimizin kardei osman bey, cemil bayık ve suruç'lu cemal'in adı, çeitli basın yayın organlarında merkez komite üyeleri olarak geçer. bu üçü dıında kimsenin bu ünvanı kullandığı görülmemitir. merkez komitesi imzasiyla kaleme alınan yazıların öyküleri öyledir. ben akademide iken faysal dunlayıcı, tek baına bildiriler yazıyor, altına pkk-mk imzasını koyup yayınlatıyordu. sonraları bu ii ben de yaptım. ulu önderimizin talimatları doğrultusunda taktik önderlikte görevli olan herkes böyle yapabilir. stratejik önderlik için biçilen konum, bunun dıında bir sonuç yaratmaz. ulu önderimiz bütün ulusun, aynı zamanda bütün dünya insanınnı temsilcisidir! böyle yüce bir kiinin yanında, merkez komitesinin sözü bile edilemiyeceği bilinen bir gerçektir. bunları öğrenince, suriye sömürgeciliğinin denetim altına aldığı ulu önderimizin, pkk'nin nasıl tasfiye ettiğini daha iyi anlamaya baladım.  suriye sömürgeciliği, ulu önderimizi hangi taktiklerle kendisine bağlamısa, ulu önderimizde aynı taktiklerle kürtleri kendisine bağlamaya çalııyordu. nitekim benimle olan bir konumada, "otorite çok önemlidir, ben sizi bouna mı uzun süre hazırol da bekletiyorum? am'da basit bir devlet memuru ile görümek istediğimde, beni bile, dört saat ayakta bekletiyorlar; adam otorite sağlamak istiyor" demiti.</Page><Page Number="60">ulu önderimiz, pkk'yi tasfiye ettikten sonra; "yaasın bağımsızlık" sloganı yerine "yaasın bakan apo" sologanını geçirdi. düzenlenen bütün yürüyü, gece ve toplantılarda "yaasın bağımsızlık" sloganı değil "yaasın bakan apo" sologanı atılıyor. đte silahlı mücadele geliti denilecek; silahlı mücadele geliti geliecek denilecek... ama örgüt yok, kurum yok, karar mekanizması yok, halk örgütlü değil. bir gün "hereyi durduruyorum" dediyse ulu önderimiz, enkaz dıında ortalıkta biey bulamıyacaksınız. bouna "benden olmazsa bir gün ayakta duramazlar" demiyor! çünkü ayakta durabilecek bütün yapıları ve insanlari tasfiye etmitir. sık sık 'benden olmazsa hiçbir ey kalmaz " demesinin anlamı "kendim dıımda hiç bir ey bırakmadım, yedim, bitirdim" demek istiyor.  nihayet ulu önderimizin akademiye geleceği haberi geliyor. akademi öğrencilerinin silahları toplanıyor, yüksek tepelerdeki direklerde dalgalanan ordu ve cepe bayraklarının yanına, parti bayrağı asılıyor. bize partiyi sadece önderlik temsil edebilir, önderlik akademiye geldiğinde parti bayrağı asılır, ayrıldığında kaldırılır, "deniliyor. demek ki, partiyi sadece ulu önderimiz temsil ediyor! akademide çok ey öğreniyorum ve güçleniyorum! ulu önderimiz, 55 gün akademide kalacak. en önemli hedeflerinden birisi; m.ener'in ajan olduğunu, bir cezaevi konferansı ile bize onaylattırmak, bundan sonra cezaevinden çıkacak olan eski pkk'lileri imdiden mahkum ettirmek, özelikle diyarbakır cezaevinde direnenleri ve diyarbakır direnilerini mahkum etmek, ben sakine ve bir kaç arkadaı da etkisizletirerek kullatırmaktı.  sorun sadece m.ener sorunu değildi. çünkü eski pkk'lilerden, direniçilerden, gerçekten devrimci olan, düünebilen, politikadan anlayan hangi arkada, ulu önderimizin hakim olduğu ortama geliyorsa, tanrılığı ile çelikiye düüyor. bu tek tek bireylerin sorunu değil, cezaevinde yatan ve mücadelenin saflarına katılan bütün direniçilerin sorunudur. ulu önderimz, 1983'ten beri öldürülmesi gereken pkk'lileri öldürtmü, kaçırtılması gerekenleri kaçırtmı, intihara sürüklenmesi gerekenleri intihara sürüklemi, oturtulması gerekenleri oturtmus, geri kalanları kullatırarak tanrılığını kabul ettirmiti. geriye sadece cezaevlerinde kalan ve direnen eski pkk'liler kalmıtır. bu insanlar, cezaevinde iken ulu önderimiz için zararlı değiler. çünkü, cezaevindekiler henüz onun gerçek yüzünü anlamamılardır. onu bir yoldaları, bir arkaları, mücadeleci biri ve var olduğunu düündükleri pkk'nin genel sekreteri olarak biliyorlar ve saygı duyuyorlar. đçerdekiler dıarda kul-tanrı veya efendi-köle ilikisinin hakim olduğunu iğrenç bir mekanizmanın ve yamyam bir destpotun olduğunu bilmiyorlar. dıarı çıkıp yanına geldiklerinde, yarattığı dünyayı kavradıklarında, gerçeği görüyor ve objektif olarak direnie geçiyorlar. ulu önderimiz için bu büyük bir sorundur. hemde vahim bir sorun! efendiye karı en küçük bir ba kaldırı, bütün köleleri harekete geçirebilir. her an bir spartaküs çıkabilir. cezaevinde yatan eski pkk'lileri ve direniçileri birer spartaküs gören ve efendi psikozunun, narsizmin (13) kendisini ele geçirmesine izin veren ulu önderimiz, diyarbakır cezaevinde direnenlere saldırmayı iktidarının yegane güvencesi olarak görüyor. "düman cezaevindekilerle oynamı, düman cezaevindekileri rahabilite etmi, düman cezaevindekileri çocuklatırmı, disipline gelmiyorlar, örgüte gelmiyorlar, silahlı mücadele istemiyorlar, zorluklara katlanmıyorlar" yalanlarından dolayı değildir eski pkk'lilere ve direnicilere yönelmesi, eğer söz konusu belirlemelerden dolayı olmasıydi, antep cezaevinde yatanlara; mersin, adıyaman, adana cezaevlerinde yatanlara saldırması gerekirdi. bu cezaevinde binlerce kii yattı. 12 eylül vahetine karı tek bir direni olmadı, mahkemelerde tek kii savunma yapmadı. herkes teslim oldu, ispiyonculuk ve ihbar yaygınlatı. buralardan tahliye olanların büyük bir çoğunluğu tekrer mücadeleye katılmadi. akademiye gelen birkaç kii cezaevindeyken hergün "yaasın mustafa kemal" diye, burada da "biji serok apo" diye bağırıyorlardı. bunlara yönelik bir eletiri, tek bir saldırı var mı? yok. diyarbakır cezaevinde ispiyonculuk, teslimiyetcilik yapanlara, mahkemelerde savunma yapmayanlara, pkk'ye sahip çıkmayanlara yönelik eletiriler var mı? onları mahum etmeye çalııyor mu? hayır.   dümanın oynadığı, dümanın çocuklatırdığı, dümanın nötürletırdiği, dümanın köleletirdiği, dümanın onursuzlastırdığı adamlara çok güveniyor ve onlara çok önemli</Page><Page Number="61">görevler veriyor! çünkü çocuklaanlar, kullaanlar, onursuzlaanlar, köleleenler gereklidir! diktatörlük buna ihtiyaç duyar. bunlar aracılığıyla çocuklatıracak, kullatıracak, onursuzlatıracak insan aranır. direnen insana; ba eğmeyen, onurunu koruyan, ülkesini bir çorbaya satacak kadar alçalmayanlara saldırılır. kendini hak, diyarbakır direniçilerini ve eski pkk'lileri ise beyninin kanayan yarası olarak görür. bu yaradan nasıl kurtulacağını düünür. son yılların bütün ayetleri bununla ilgilidir. direnenleri ve direnicileri mahkum etmek için ha bre yalan üretmekle. "bunlar örgütlenmeye gelmiyor, silahlı mücadeleden kaçıyor, beceriksiz..." yakıtırmalarına "ajan" damgalamaları ile direnicileri öldürüyor, kaçırttıyor, tasfiye ediyor, tutukluyor "ajan" suçlamalarıyla intihar vari eylemlerle yok ediyor.  bundan sonra cezaevinden tahliye olan direniciler ve eski pkk'liler, ulu önderimizin sahasına gittiklerinde anlattığım gerçekleri göreceklerdir. ya kul-köle-bu köle deyimini sakin martov ile lenin arasında polemik konusu olan "disiplin insanı köleletirir" anlamında anlamayın. ulu önderimizin yarattığı köle; aristo'nun tarifini yaptığı köledir. aristo "köle konuan alletir" demiti. ulu öderimizin köleleri aristo'nun köle tanımının daha aağısına çekti. çünkü ulu önderimiz kendi kölelerini kastederek "iki kelimeyi bir araya getiremiyorlar, konuamıyorlar, çok zavallıdırlar," belirlemesiyle kölelerini konuamayan alet düzeyine düürdü. köleler, ya her türlü adiliğe boyun eğecekler ya kaçacaklar ya intihar edecek ya da öldürüleceklerdir. kürt kamuoyu tarafından tanınanlar ise, köle olsalar da kurtulamayacaklardır. diyarbakır cezaevindeki esat'a köle olanların kurtulmadığı gibi, am'daki esat'ın uzantısına köle olanlar, eğer çok tanınmamılar ve yurtsever özleri varsa kurtulamazlar. đki esat arasında kalmı bir nesilin çilesidir bu! ulu önderimiz, önce benimle sakine'yi mahkum edecek, bunu biliyorum. beni ve sakine'yi kullatırmak için iki aracı vardı. sakine diyarbakır cezaevinde iken m.ener ile nianlanmıtı. ener ise ulu önderimize ba kaldırarak fotoğraflarını yırtmı, göz altına alındığı için firar etmi, muhalefetini sürdürüyordu. ulu önderimiz, m.ener'e "türk ajanidır!" diyerek kullarını buna inandırmıtı. yani sakine bir "ajanın " nianlısıydı. benim ise akademi yönetimindeki eim, ulu önderimizin kulu idi. onu da bana karı kulanacaktı. sakine'nin nianlısı "çok tehlikeli bir ajan" benim eim ise "kararlı bir devrimci." çok tehlikeli ajan ile çok kararlı devrimci, diktatörün elinde birer sopa, bu sopalarla bizi kullatırmaya çalıacaktı. ulu önderimizin ilk dersini dağdan, cezaevlerinden, kasabalardan, avrupadan gelen yaklaık 400 kii ile birlikte dinliyorum:  "düman sizinle oynamı, sizi çocuklatırmı, siz politikadan ne anlarsınız? ener sizin adamınızdı. düman, ajanını sizin baınıza geçirmi, haberiniz bile yoktur "direndik kazandık" diyorsunuz. ne kazandınız? benden olmasaydı, hiçbiriniz yaayamazdınız. siz direnmediniz, ben sizi kurtardım. bize bağlı olanlar, son sözlerinde bana bağlılıklarını bildirenler, çaresiz intihar ettiler. silahsız direnme olur mu? çocuklamayın! siz sıradan askerdiniz, orada direnen bendim! bunu öğreneceksiniz! ben nasıl yaptım? dağ gibi olanakları nasıl yarattım? bunu bileceksiniz. siz düürülmüsünüz, ölmüsünüz ama haberiniz yok. bu halınize dümanla savaacaksınız? korkmayın sizi hemen savaa göndermem. ben gece gündüz savaıyorum, siz ise savatan kaçıyorsunuz. ben zorlukları aıyorum, siz kolaya alımısınız …" diyor.   am'da oturan oydu, savatan gelen bizdik, zorlukların girdabını biz yarmıtık, karlı dağları biz amıtık, soğuk kı gecelerinde inançlarımızla biz dümana karı savamıtık. ku tüyü yataklarda yatan oydu, biz davamız uğruna ölümlerin koynunda yatmıtık, biz ac kalmıtık, havyarla beslenen oydu! m.ener'i türk ajanlığıyla suçlarken am'ın ajani oydu!  burada yalan tarih yazılıyordu "burada yalan gerçeğin yerine geçiriliyordu. burada geçmi değitiriliyordu. tıpkı george orvell'in hafızamda kalan satırları gibi: "geçmiin değitirilmesi iki nedenle zorunludur. bunlardan biri, ikinci derece bir gerekçe, bir önlem niteliğindedir. tıpkı proleter sınıf gibi, parti üyesi de, elinde karılatırma yapacak herhangi bir ölçü bulunmamasına sesizce katlanır. o da her türlü karılatırma olanağından yoksun bırakıldığı gibi, gecmile olan bağları koparılmalıdır, yabancılardan uzak tutulduğu gibi, gecmitende koparılmalıdır…:"</Page><Page Number="62">…"gelelim geçmiin değitirilmesinin en önemli nedenine. parti onlarda ağbi, bizde bakanın yanılmazlığını kanıtlamaktır. bunun için bütün söylemlerin, kayıtların, istatistiklerin değitirilmesi zorunludur" o büyük orvell bu konuda baka neler yazmıtı, hatırlamaya çalııyorum. "geçmiteki olayların nesnel bir varlıkları olmadığı, bunların ancak bazı kayıtlarla insanın beleklerinde yaadıkları ileri sürülür. hatırlananlarla kayıtlar hangi noktalarda birleiyorsa, geçmi odur. parti bütün kayıtları denetlediği gibi, insanların belleklerini de denetim altında tutabildiğine göre, parti geçmiin ne olmasını istiyorsa, geçmi odur diyebiliriz…"  ulu önderimiz geçmii yok ederken, bizim geçmii savunma hakkımız yoktu. tek bir sözümüze karı, onlarca dalkavuk söz hakkı alıp saldırıya geçti. bunların çoğu özel sava ve yüzbaı esat oktay tarafından cezaevlerinde ekilendirilerek ve ulu önderimizin tezgahından geçirilerek karımıza dikilen dalkavuklardı. burada bir sultan ile onlarca dalkavuk karısında geçmiin sanığıydık biz!.. savunma hakkımız elimizden alınıyor. sultan söylüyor, dalkavuk onaylıyor. dalkavuklar övüyor, sultan seviniyor. ve bize ders vermeye devam ediyor:   " ener ajandı! benim fotoğraflarımı yırtmı. türkiye komünist partisi, turgut özal, celal talabani, mesut barzani, bilmem amerika ile ilikidedir, beni tasfiye etmek istiyorlar. " diyor. değerli ulu önderimiz, biz kuluz yanılabiliriz, kandırılabilir, anlamayabilir, fark etmeyebiliriz. m.ener cezaevinden tahliye olduktan bir süre sonra akademiye gelir gelmez onu siz koardinatör yaptınız; hiç kimsenin görüüne ba vurmaya gerek görmeden merkez komitesi üyesi sıfatını siz verdiniz. onu otomotik silahla yanınızda sürekli dolatıran sizdiniz, onu dördüncü kongrenin divanına siz atadınız. siz ki, tanrısınız, tanrılığınızla adamda bir kusur görmemisiniz, niye biz kullara yükleniyorsunuz, demek istiyorum. ama diyemiyorum. o konuacak biz onaylayacağız. bu partinin uslubudur.   ulu önderimiz, zaman zaman bana söz hakkı veriyor. kendi bildiklerimi söylesem kellem gider, onun gibi konuup dalkavuklukta yapmıyorum. bazen soytarılık yapıyor, arkadalar gülüyor, ulu önderimiz kızıyor. soytarılık değil, dalkavukluk bekliyor benden. uzun konumama izin verilmediği için, söylemek istediğim bütün düüncelerimi bir kaç cümlenin içine sıkıtırıp söyleyince herkes gülüyordu. çünkü ortamı tiye alıyordum. diktatörlüğün bulunduğu bir ortamda özgür konuamazdım, açık konuma yerine dolaylı konumak zorunda kalıyordum. 12 eylül faizmi döneminde diyarbakır askeri mahkemelerinin karısında saatlerce konumutum. çünkü türk sömürgeciliğine ve onun yeni biçimi olan 12 eylül faizmine karı direnmenin ideolojik temelleri atılmıtı.yüzyüze bulunduğumuz diktatörlüğe karı direnmenin ideolojik temellerini henüz atamamıtı. bunun için direnenler ya öldürülmü ya intihar etmi ya tasfiye edilmiti. kimse bunlara sahip çıkmamıtır.  bu açıdan,diktatörlüğün analizini yapmak büyük bir önem arz ediyor. analizini yapabilmem için bütün gelimeleri öğrenmem, belgeleri incelemem ve ulu önderimizi iyi dinlemem gerekiyordu. diktatörlüğün analizi yapılmayınca ona karı direnilmediğınden, yapılacak iki ey vardır: dalkavuk veya soytarı olmak. soytarılığı oynuyorum; houna gitmiyor. doğu kültürü ile yetitiğinden, dalkavuk olmamı istiyor. onu da ben beceremiyorum.veya dalkavuk olmayı onuruma yediremiyorum."olur mu! đnsan karı çıkar, direnir" demeyin! diktatörlükten diktatörlüğe fark vardır. diktatörlük vardır karısında direnilir. türkiye'deki, latin amerika'daki diktatörlükler gibi. bunlar sadece çıplak zordan ibarettirler, beyinsel diktatör özelliklerini yitirmilerdir. diktatörlükler vardır karısında direnilmez, stalin, hitler, saddam-esat diktatörlükleri gibi. çünkü bunlar zorla birlikte insanlarin kafalarında diktatörlüklerini ina etmilerdir. karı karıya olduğumuz diktatörlük, birincilerden değil, ikincilerdendır. nasıl direnirsiniz? tahlil etmeden önce tek bir çareniz vardır: susmak ve onaylamak.  sakine ile konuamadım, konuamam. çünkü yasak. takip ediliyor, dinleniyoruz. her taraf ispiyoncu kaynıyor. ama sakine direnmeyi düünüyor, biliyorum. konuabilsem "hayır dur"diyeceğim ama fırsat bulamıyorum. gün geçtikçe benle sakine'nin</Page><Page Number="63">olumsuzluğu hakkında ayetler çoğalıyor. sabahları spora çıkıyoruz, tepelere tırmanınca, yürüyemiyor, nefesim kesiliyor, kusmak istiyorum, geri kalıyorum. onbir yıl kaldığım cezaevinde spor yapmamı, yürüyememiim. imdi yürümekte, komakta zorlanıyorum. bu durum aleyhimde kullanılıyor "kendini yere atıyor, savaa gitmek istemiyor, yük taıyamıyacağından gerilla olmaz" deniliyor. ardından "bunlar zaten savaa karı, pkk'yi reformistletirmek istiyorlar" yorumları yapılıyordu. demeki bütün diktatörlüklerin mantığı aynı.  bir gün eimle konumaya karar verdim. dersten çıkınca yanıma çağırdım. geldi "ne diyorsun?"dedi sertçe."öğrenmek istiyorum, nedir senin bu yaptıkların? hatalarım varsa söyle eletir" dedim. sessiz kalınca "senin tavırlarına bir anlam veremiyorum, parmağındaki yüzüğü çıkarmısın, evliliği sona erdirtmek istiyorsan konuup sona erdirelim" dedim."ben senin kölen miyim, dedi ve hiç bireyi konumaya gerek görmeden çekip gitti.  ders balıyor, içeri giriyoruz. ulu önderimiz ayet indirmeye devam ediyor. m.ener ve bütün tasfiyeciler hakkında bize perspektifler veriyor. bizim görevimizde bu perspektivleri iyi kavramak, geceleri üzerinde iyi çalımak, sonra ayetler doğrultusuna raporlar hazırlamak, ardından bireysel özelitirileri kaleme alarak bata kendimizi, ardından m.ener, diyarbakır direnilerini ve direnicilerini mahkum etmektir. cezaevini yaayan, tarihi yapan, yazan bizler, kendi gördüklerimizi, yaadıklarımızı, yaptıklarımızı yazıp anlatmayacağız. cezaevini görmeyen, cezaevinde yaamayan, orada ne olup bittiğini doğru dürüst bilmeyen ulu önderimiz, kendi saçma sapan yalanlarını söyleyecek, bizde bu yalanlar doğrultusunda raporlar hazırlayacağız. "hayır."desem" bireyseldir, partinin görülerini değil, kendi görülerini savunuyor diyecekler. oysa orada parti yok ki görüleri olsun. bir diktatör yalanlarını bize onaylattırıp "parti görüleridir"diye piyasaya sürmek istiyor. burada resmi ideojinin sahtekarlığını daha iyi gördüğümden ilk i olarak eimden boanmaya karar veriyorum.  onun bana karı kullanılmasına müsaade etmeyeceğim. kararımı verince cezaevi konferans çalımalarını yaptığımız çadırın karısındaki ağacın altına çağırıyorum onu. o gelince "otur konuup evliliği sona erdireceğiz. 13 yıl önce dersim'de bir ağacın altında balayan akımızı, bekaa vadisindeki bu ağacın altında bitireceğiz. durumu yarın platformda açıklayacağım" diyorum, kızıyor, "benim böyle bir niyetim yok, sen ne yaparsan yap" deyip gidiyor. sabah saat sekizde ders platformunda oturuyoruz, ulu önderimiz geldiğinde, ayağa kalktık "oturun" deyince oturduk. kızgın, suratı asık, yeni bireylerin olacağı belli. ayakta put gibi duruyor. dr. baran'a dönerek "sorun çıkaranlar, kendilerini ortamımıza dayatan var mı?" diye sordu. dr.baran, "vardır bakanım" dedi. kızgınlıkla "kimlerdir bunlar," deyince baran, "bakanım selim, sakine, medya, cahide; kadın sorununda kendilerini ortamımıza dayatıyorlar" yanıtını verdi  hazırlanan senaryoyu hemen anladım. eim akamki konumalarımızı aktarmı, boanacağımı platformda açıklayacağımı söylemi, bu durumu engelemek için senaryo düzenlenmiti. nitekim ulu önderimiz "selim, sakine, cahide, medya sizi dersten dıarı atıyorum. çıkın dıarı!" dedi. sakine karı çıkıyor "konumak istiyorum" diyor, sonra iki kii tarafından konuturulmadan dıarı atılıyor. ben sanaryoyu bildiğim için itirazsız dıarı çıkıyorum, sesi geliyor ulu önderimizin. medya'ya kızıyor: "çık dıarı! ailecilik yapasın diye seni yönetime almadık" diyor. kızmanın, konumanın numara olduğunu biliyorum.yönetimde görevli birkaç kiinin eliğinde yönetim binasına doğru gidiyoruz. sakine ile cahide hüngür hüngür ağlıyorlar. yönetim binasına yaklatığımızda eim silahların bulunduğu bir binaya doğru hızla komaya baladı. güya gidip orada intihar edecek. baran da intihar etmesini engellemek için peinden kotu. beni etkilemek ve boyun eğdirmek için hazırlananan sanaryonun bir sahnesi olduğunu bildiğimden hiç etkilenmediğim gibi kendi kendime "siz yapın, bir gün hepsini yazarım" diyorum.  dr.baran'la eim gelince, yönetim binasına giriyoruz. cahide ile sakine yüksek sesle ağlamalarını sürdürüyorlar. yönetimde görevli, mücadeleye yeni katılmı bir ukala bana "siz burayı bozamazsınız!" deyince "lan serserilik yapma" diyerek üzerine gittim, dıarı</Page><Page Number="64">kaçtı. baran'la karı karıya geldik."bana al karını nereye gidiyorsan git" diyor. sanli babasıyla konuuyor külüstür baytar. bu söz karısında çok kızdığımı görünce; yumuayarak "yahu selim arkada burası parti ortamıdır. bak, ben pratiğimden dolayı yargılandım, ölüm cezasına çarptırıldım. ama önderliğin yüce adalet duygusu beni afetti. imdi akademi koardinatörüyüm"diyor. bu sözler karısında daha çok kızıyorum "sen yaptığın pisliklerden dolayı idam cezasına çarptırıldın, imdi ipi benim boynumamı geçirmek istiyorsun" deyince sesini kesiyor. cahide ile sakine hala ağlıyorlardı. eim bir köede sinsi sinsi olup bitenleri izliyordu. dr. baran "rapor yazın" deyince sakine ile ben "hayır, tek bir kelime yazmayacağız, dedik! bizi platforma götürün hereyi orada tartıacağız. "baran rapor yazmayacağımızı anlayınca uzun süre bizi bekletti. sakine ile cahide'yi sakinletirmeye çalııyorum. ama göz yaları durmak bilmiyor. sonunda baran kendisine gelen talimati bize uyguluyor. "üç gün ayrı ayrı takımlarda kalacaksınız ve bu zaman zarfında kimse ile konumayacaksınız"   beni alıp kıra doğru götürüyorlar, kayalık bir alanda konumlanmı bir takım görünüyor. biri bana "selim arkada, üç gün konumayacaksın, talimat böyle" deyince "ben konuurum" diyorum. sesi çıkmıyor, beni takıma teslim edip geri dönüyorlar. takım komutanı bana bir battaniye veriyor, battaniyemi alıp yüksekçe bir taın gölgesinde oturuyorum. akam olunca arkadaların çoğu etrafımda toplanıyor. konuuyorum, bazıları konuuyor, bazıları konumaktan çekiniyorlardı. çoğu mücadeleye yeni katılmıtı ve hepsi de beni tanıyordu. ulu önderimiz yönetime verdiği talimatla yönetimin gizliden aleyhimize yaptığı propagandaya göre, pkk'yi reformistletirmek ve savaa gitmek istemiyormuuz"  savaa asla gitmeyenler, bizi savaa gitmek istemiyorlar diye karalıyordu. resmi ideoloji kafaları çalıtırmaz, gözleri görmez hale getirdiği için kimse ona "yahu bizim aramızda sen ve kardein osman dıında savaa gitmeyen, acı çekmeyen, dağda yatmayan, ikence görmeyen, aç kalmayan, yaralanmayan, elleri soğukta donmayan kimse var mı?" demiyor. "biz geçiciyiz. bir kaç yıl içinde ya öldürüleceğiz ya tutuklanacağız ya soğuktan donacağız ya suda boğulacağız ya da sizler tarafından ihanetçi olarak damgalanacağız. ölmeyen, ihanetçi olmayan, ebedi olarak kalacak olan ikinizsiniz" diyemiyor. bunun sırrını çözemiyor.  gece dıarda taların arasında yatıyoruz. tek battaniye ile yerde yatmak soğuk ama, koullara alııyoruz. gündüz herkes derse gidiyor. yanıma silahlı bir nöbetçi bırakılıyor. ondört yalarında, adı: cem, gözleri mavi, saçları siyah cem'in. boyuna uygun askeri elbiseler giymi, palaskasını takmı, iki jarjörünü, iki yanına asmı. elinde kalanikofu, küçük bir gerilla. cem, ceyhan cezaevinde tutuklu hasan karaku'un akrabasıdır. açık görümelerde ziyaretimize gelirdi. kendisini çok sevdiğimden birlikte havalandırmada volta atardık. kendisiyle saatlerce konuur, kürdistan'ın durununu anlatırdım. cezaevlerinde bize yapılan ikenceleri ve bizim direnilerimizi anlattığımda çok etkilenir, gözleri büyür, dudakları büzüür, yanakları al al olurdu. anlatımlarıma ara verince uykudan uyanır gibi "selim ağbi anlat dinliyorum " derdi. imdi cem kaçmayayım diye silahlı olarak benim nöbetimi tutuyordu. bir taın üzerine oturmu eli silahlı cem'e bakıyorum. diktatörlüğün öğrencliğine tükürüyorum.  burada, bu diktatörlüğü iyi öğrenip tahlil etme ve yapılan, yaanan hereyi kürt halkına izah etmenin önemini kavrıyorum. cem arasıra baını kaldırıp bana bakıyor. gözleri hüzün dolu.yüzünde tarif edilmez bir ifade var. kafası allak bullak. çok sevdiği, çok güvendiği, çok değer verdiği, bütün sözlerine inandığı selim ağabisi bu taların arasına getirilmi, eline bir tüfek verilerek "sen burada nöbet tut "denilmiti. ne yapmı acaba selim ağabisi? bir suç mu ilemi? o kadar çok güvendiği selim ağabisi suç iler mi? baran "bunlar kadın sorununda kendilerini ortamımıza dayatıyorlar" demiti. peki kendini ortama dayatmak ne demekti? cem'in boyu kadar tüfeğine bakıyorum. ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. sonra cem'in bilinçli olarak nöbetçi yapıldığını düünüyorum. diktatör cem'i nöbetçi bırakmakla unları anlatmak istiyordu: "đte cezaevinde sürekli ziyaretine gelen, daha 14 yaında bir çocuk, sen 17 yıllık bir devrimcisin, bununla seni gözaltında tutuyorum, ein bile sana düman, öldürün bunu desem, ilk kurunu o sıkar.</Page><Page Number="65">gücümü anla ve bana boyun ey!" gözaltı süresi bittiğinde, derste bir konumasında buna yakın eyler söylemiti benim için. bu adam çobanlara, köylülere böyle muameleler yapıyor, kimse duymuyor, anlatmıyor, anlatamıyor, yazmıyor. bana da bunları yapacak kadar akılsız mi? ben anlatırım, yazarım, herey açığa çıkar, bütün dünya olanı biteni öğrenir. sonra bana bunları yapmasının korkusundan ileri geldiği sonucuna varıyorum. çünkü diktatörlerin çok korkak olduklarını önceden biliyorum. muhalifleri tutuklamalarının, öldürmelerinin nedeni korkaklıklarındandır.diktatörler suçludur. đktidari zorla gasp ettikleri için suçludur. onların ilediği suçları açığa çıkaracaklarından korktukları için muhaliflerini öldürürler, iledikleri suçlar ne kadar fazla ise, korkuları o denli büyür. ama ben muhalif olduğumu söylememiim ki. bunun suçları çok büyük ve henüz kimse bilmiyor, muhalif olabileceğimden korkuyor. en azından tanrılığını kabul etmediğimi, tanrılığından rahatsız olduğumu davranılarımdan çıkarıyor.  göz hapsinde tutulduğum ikinci gün, akademi yönetiminde görevli birisi yanıma geliyor. baka bir takıma gideceğimizi söylüyor. birlikte gidiyoruz. 1980 yılında silahıyla gidip türk polisine teslim olan, cezaevinde devrimcilik yapmaktan vaz gecen mecit gümü'ün bakanlığında hazırlıkları tamamlanmak üzere olan cezaevi konfaransı (15) tarafından talimatla atanmı dört kiilik bir komisyon, yanıtlamam için bir soru kağıdı bana veriyorlar. kağıdı aldığımda mecit gümü "selim arkada, bu sorulara yanıt ver, inceliyeceğiz konfaransa katılıp katılmayacağına karar vereceğiz."diyor. baka alternatifim yok "tamam"diyorum. ve takımıma dönerek soruları okuyorum. doğru yanıt versem "ajan"olarak damgalanacağım, yalan yanıt versem onurum zedelenecek. ben ki, en zor koullarda doğruyu söylemekten asla kaçınmayan bir insandım. burada yalan söyleyecektim. çünkü diktatörlüğü kavramam, ilerde izah etmem gerekiyor. ulu önderimiz de zaten doğruları değil, yalan söylememi istiyor. hatırlayabildiğim kadarıyla sorulan sorulara, verdiğim yanıtlar öyleydi:  1-önderliğe neden karısın? yanıt: karı değilim. 2-partinin disiplinine, yaam tarzına neden karısın? yanıt: karı değilim. 3-partiye karı gelien provakasyonlara karı neden tavır almıyorsun? yanıt:daha yeni geldim, öğrenmeye çalııyorum. 4-cezaevi konfaransına katılmak, konfarans disiplinine uymak istiyor musun? yanıt: evet.  bu yanıtları yazınca yüzüm kızarıyor, ellerim titriyor, yalan söylediğim için kendimden iğreniyorum."kadın sorununu ortamımıza dayatıyorlar" bahanesiyle dersten atılıp göz hapsine alınmıtım. ama bana sorulan soruların amacı çok baka. demokratik bir konfaransın yapılmasından, gerçeklerin ortaya konulmasından korkuluyor. sorduğu sorularla: önderliğe karı olmamamı ve onun söylediği hereyi kabul etmemi istiyor. "disiplin ve yaam tarzı" söylemi adı altında tam bir kul olmamı istiyor. m.ener'e karı aktif bir tavır takınmamı, onun ajan olduğunu söylememi istiyor. konfarans süresince talimatlara ve söylenenlere kesin uymamı istiyor. bunları yapmazsam beni de ajan ilan etmenin zeminini hızla oluturuyor.  bir gün sonra beni derse çağırıyorlar. gidip oturuyorum. sakine, cahide ve eimi de getiriyorlar, daha sonra onlarında aynı ileme tabi tutulduklarını ve birbirleriyle konumalarını engellediklerini öğreniyorum. esat oktay; diyarbakır cezaevinde bu üç kadının birbirleriyle konumalarını engelleyememiti. ama burada bu "devrim adına!" gerçeklemiti. derste ulu önderimiz bir defalığına ululuğunu göstererek bizi af ettiğini söylüyor. platformdaki öğrencilerin hepsi seviniyor. çünkü hem bizim aklımız baımıza gelmi, hemde ulu önderimiz büyüklüğünü göstermiti!  dersten sonra cezaevi konferans hazırlıklarının yapıldığı çadıra gidiyorum. çadırda nesim kılıç bana üç gün dersten atıldıktan sonra, ulu önderimizin hakkımdaki ayetlerini aktarıyor, hem de apo'nun kendi diliyle "ite cezaevi önderleriniz! hepsi dükün! bir karıya dükün! ülke, sava onların umurunda bile değildir. yani ayıp olmazsa 'evini ver,</Page><Page Number="66">gidip karımla yatacağım' diyecek. ben böyle bir alçaklığa müsade eder miyim? buralar kutsal yerlerdir, ehitlerin kanıyla sulanmıtı. yunanistan'a meriç'i geçerken önderliğe çok bağlı bir arkadaı nehirde bırakıp kaçıyor. halbuki ipi çekse kurtaracak, çekmiyor. bir çok yerden bana bilgi geliyor. bunlar bouna serbest bırakılmadı: aralarında dümanın adamları var. ben biliyorum!" đki gün sonra redaksiyondan çıkan ayetleri okuyorum. cümlesi cümlesine doğru aktarmı arkada. imdiye kardar "ajan" diye öldürülenlerin hiçbirisinin ajan olmadığına inanıyorum. apo kendini ele veriyor ve bundan daha büyük bir kanıt olamaz. çünkü kendimi çok iyi biliyorum ve ulu önderimiz bana "ajandır" diyor. ne yapabilirim? sessizleiyorum. zaten o benden bunu istiyor: "ya sus, söylediklerimi onayla, ya da seni ajan ilan ederim, bütün kullarım bana inanır. seni kuruna dizer, idam mangasını da eine yönettiririm" diyor.  meriç nehrini geçerken, üzerinde can yeleği bulunan eyfettin alus'u jandarma karakolunun karısındaki ııkların altına sürüklediğimiz için, kıyıya çıkaramamıtık. benim dıımda dört arkada daha vardı. ben ipi çekmediysem, diğer dört arkada ipi niye çekmediler? eyfettin alu boğulmadı, iki kilometre aağıda kıyıya çıktı, daha sonra akademiye geldi. ulu önderimiz, burada akademi öğrencilerine yalan söyleyerek, yalan ayet indirerek beni gözden düürmek istiyordu. eimin bana karı kullanıldığı için, kendisinden nefret ediyor ve boanmak istiyorum. ulu önderimiz, beni suçlandırarak maskesinin ardına geçiyor. bunu açıklamıyor, kimsenin bu durumu öğrenmemesi için, olayı ters düz etmesi gerekir, "ayıp olmazsa evini ver, gidip eimle yatacağım diyecek" diyor. öğrencileri kıkırtmak amacıyla "buralar kutsal yerlerdir, ehit kanıyla sulanmıtır, ben böyle alçaklığa müsaade eder miyim?"diyor. ve ekliyor "bana raporlar geliyor. devlet bouna bunları serbest bırakmadı. aralarında devletin adamları var" diyerek, öğrencilerin bilgisizliğinden yararlanıyor. kendi iktidari için hereyi mubah saydığı açıkça ortada. böyle yaptığına üzülmüyor, seviniyorum. đyiki böyle açık yapıyor diyorum. böyle yapmasaydı; baki karer'in, mahmut bilgili'nin, đbrahim aydın'ın, enver ata'nın, bircan yıldız'ın, saime askı'nın, ayten yıldırım'ın, abdullah ekinci'nin, dilaver yıldırım'ın, çetin güngör'ün, hüseyin ve kesire yıldırım'ın, m.ener'in, gençli salahattin'in ve daha adını sayamadığım yüzlerce kiinin ajan olmadıklarını nasıl anlayacaktım?   gün geçtikce diktatör kendini çözüyor, hemde inanılmaz kanıtlarla! o, kendini gizlediğini sanıyor, konutukça kendini ele veriyor. konfarans çalımaları resmen balamadan, bu kez sakine'nin ajanlığı gündeme geldi. zeki yılmaz türkiye'den yurt dıına çıkarken, đstanbul'da bir örgüt görevlisi, ulu önderimize iletilmek üzere kendisine bir not veriyor. bu notta sakine cansız'ın, diyarbakır güvenlik mahkemesi savcısı ile bir görüme yaptığı belirtiliyordu. sakine, "görütüm" diyerek görümesinin amacını öyle açıkladı: "ben diyarbakır cezaevinde tutukluyken, söz konusu savcı cezaevi savcısıydı. ara sıra koğuumuza gelir, kendisiyle konuurduk. direniler ve açlık grevleri döneminde koğu temsilcisi olduğum için, kendisi ile diğer temsilcilerle birlikte pazarlıklar yapmıtık. tahliye olduğumda diyarbakır'daki avukatım fevzi veznadaroğlu'nun evine gitmitim. bir gün fevzi mahkemeye gideceğini söyleyince fevzi'nin ei sevtap'la birlikte biz de gitmeye karar verdik. devlet güvenlik mahkemesi koridorunda sözünü ettiğim savcı ile karılaınca bizi odasına davet etti. odaya üçümüz birlikte girdik. ben diyarbakır cezaevinin tünelinin kimler tarafından ispiyonlandığını merak ediyordum, dolaylı yollardan öğrenmeye çalıtım. ama söylemedi. görümemiz buydu." dedi. burada sakine'nin saflığı u: o dönemde ener'in diyarbakır cezaevi tünelini devlete ihbar ettiği söylentisi yayılmıtı. hem de apo tarafından. enerle sakine nianlılar. sakine bu yüzden bu söylentinin kaynağını merak ediyordu. kürt halkına düman olan devlet güvenlik mahkemesi savcısından gerçeği öğrenmek istemesi saflığıydı.  diğer yandan ulu önderimizin eline bir koz geçmiti. bunu kullanacaktı. nitekim sakine'yi dörtyüz kiinin huzurunda ayağa dikerek yüzüne karı unları söyledi: "sen bir pkk militanısın, nasıl olurda tünelin kimler tarafından ispiyonlandığını gidip devlet güvenlik mahkemesi savcısından öğrenmeye kalkarsın? sen dost düman tanımını yitirmisin.adam bana rapor yazmı 'sakine ajandır' diyor. evet bunu ben söylemiyorum.</Page><Page Number="67">senin en güvendiklerin bana yazıyorlar. sana mi güveneyim, onlara mı? evet bunu dikkate alacağım" bu ayetten sonra konfarans çalımalarına balıyoruz. diyarbakır cezaevini sadece resimde görmü, avrupa’da bir iki ay cezaevinde yatmı meral kıdır adında bir kadın baımıza veriliyor. konfaransın bütün raporlarını bu kadın yazıyor.   konfaransın her oturumunda sonra gecmite cezaevinde ispiyonculuk yapanlar, konutuğumuz hereyi akademi yönetimine aktarıyorlar. avrupadan gelen meral'da gelimeleri apo'ya rapor ediyor. müthi sıkılıyorum, yazma yeteneğimi yitiriyorum. diğer komisyonlar ulu önderimizin ayetlerine bakıp cezaevleri hakkında rapor yazıyorlar. benim içinde yer aldığım komisyonda, resmi görü doğrultusunda iki sayfalık bir rapor hazırladı. daha sonra bütün komisyonların yazdıkları raporlar tek tek okunarak oya sunuldu, oy birligiyle kabul edildi. bu oy birliği, muhalefet olmadığından ötürü değildi. muhalefet ortamı olmadığından dolayıydı. bizim görevimiz ulu önderimizin 55 gün boyunca bizim için indirdiği ayetleri okumak, onları raporlara dönütürerek, sonra okuyarak oya sunmak ve oybirliği ile kabul etmekti. parti anlayıı bize böyle buyuruyordu. bu ii yaparken 1982'den imdiye kadar yapılan bütün konferans ve kongrelerin böyle yapıldığını özümde yaıyarak anlıyorum. ve bunun önderlik tarzı olduğunu öğreniyorum. müthi bir demokrasi örneği sunduk. daha sonra yeni ülke gazetesinin benimle yaptığı bir ropörtajda ki, ben resmi ideoloji doğrultusunda soruları yanıtlamak zorundaydım- "konfaransımız demokrasinin kanıtıdır" balığı kullanılmıtı. bu gerçeğin tersyüz edilmesiydi. demokrasizlik, kitlelere demokrasi olarak yansıtılıyordu. bütün karar taslamalarının oybirligi ile kabul edilmesi, kesanlı ali destanındaki demokrasiden öte bir ey değildi.kesanlı ali'nin elinde bir tabanca, mahalle sakinleri adaylardan hangisi için ellerini kaldıracakları konuunda kararsız. kesanlı ali adı okununca, kesanlı ali tabancasını havaya kaldırıp mahalle sakinlerine sert bir bakı atar ve ateler, bütün mahallelilerin elleri kendiliğınden havaya kalkar ve kesanlı ali oybirliği ile seçimi kazanır.   romanya parlamentosundaki oylamaları televizyondan izlemitim. çavuesko'nun eli havaya kalkınca, bütün ellerin havaya kalktığını görüyordum. bizdeki demokrasi tam da böyleydi. ve biz konfaransa katılanlar, böyle erefsizlemitik! konfarans çalımalarımız henüz sona ermeden m.ener 'in kamuoyuna ilettiği bazı bildiri ve yazılar elimize geçti. daha doğrusu bu yazıları ulu önderimiz bize verdi. u anda yazılarin içeriğini hatırlamıyorum. sadece hiç unutamayacağım üç önemli nokta var. đkisi çok önemlidir. ulu önderimizi uzaktan değil, çok yakından tanıyan ve onun egemen olduğu ortama giren herkes tarafından kısa zaman içinde görülür. m.ener'in birinci belirlemesi "apo astiyages'tir" idi. đkinci belirlemesi, yazdığı yazıların altında kulandığı "pkk'vejin" (pkk-dirili) imzasıydı. onlarca yazı içerisinde dikatimi çeken bu dört kelime idi. bu dört kelime bana 1982'den beri yaanan hereyi anlatıyordu.  büyük bir kitap ile, bu dört kelimenin anlattığıni anlatamazdı bana. bu dört kelimenin içindeki gizi, ulu önderimizi tanıdıkça çözmeye baladım, sonunda ener'in dört kelime ile gerçeğin üzerindeki giz perdesini kaldırdığını çok sonradan anladım. konfaransa katılanlarin büyük çoğunluğu, astiyages'in kim olduğunu ve ulu önderimizin neden astiyages'e benzetildiğini bilmiyordu. ulu önderimizde bu benzetmeden bir ey anlamamıtı. ben ve mustafa gezgör tarihle ilgilendiğimiz için ulu önderimizin neden astiyages'e benzetildiğini çok iyi biliyorduk. yazıyı okuyup çadırdan dıarı çıktığımızda yanıma gelen gezgör'e: "astiyages konusunda ne diyorsun gezgör?" dediğimde. baını gökyüzüne doğru kaldırdı, dua yapıyormu gibi kollarını açarak "allah bilir" dedi gülümseyerek. ulu önderimizin neden astiyages'e benzetildiğini izah etmem gerekiyor: tarihin babasi heredot milattan önceleri yazdığı tarih kitabında med kralı astiyages için unları yazıyor: medlerin son kralı astyages, rüyasında kızı madane'nin kadınlık organından bir asma ağacının çıktığını ve bütün dünyanın bu ağacın gölgesinde kaldığını görür. hemen rahiplerini çağırarak rüyasının yorumlanmasını ister. rahipler, uzun bir müzakereden sonra krala u açıklamayi illetirler: "kızınız madane evlenecek, erkek bir çocuk dünyaya getirecek ve bu çocuk bütün dünyayı egemenlik altına alacak. bu açıklama karısında korkuya kapılan kral, kızını bir persli ile evlendirir. onun inancına göre persli bir erkekten doğan çocuk kral olmaz. dokuz ay sonra kızı madene'nin erkek bir çocuk</Page><Page Number="68">doğurduğunu duyan kral, çocuğun saraya getirilmesini buyurur. çocuk saraya getirilir. kral, komutanı harpagos'u yanına çağırarak, çocuğu ona teslim eder: "bu çocuğu götür, dağda bırak, ölsün, sonra adamlarımı göndereceğim ölüyü gömsünler" diye buyurur.  komutan harpagos çocuğu alıp dıarı çıkınca, güzeliğine büyülenir, kıymaz ve çocuğu astiyages'ın çobanına teslim eder. çoban çocukla evine gider, karısı kiynik'in bir oğlan doğurduğunu ama çocuğun ölü olduğunu görür. kralın torununu karısına vererek, kendi ölü oğlunu götürüp dağda bırakır. bir süre sonra astiyages'ın adamları gelip ölüyü gömerler. aradan yedi yıl geçer, madane'nin oğlu çobanın yanında büyür. ve arkadalarıyla oyun oynar. çocuk oyunda kral rolü üstlenir ve suçlu rolünde olan bir med soylusunun oğlunu döver. çocuk yaralanınca, babası astiyages'e ikayete gider. "senin çobanın oğlu benim oğlumu döverek yaralamı" der. astiyages çoban ile oğlunu saraya çagırır. çocugu görür görmez tanır. çoban eza görünce konuur, gerçeği anlatır.  astiyages çobanı serbest bırakarak harpagos'a u haberi yolluyor: "davet yemeği veriyorum, küçük oğlunuda yanına alarak saraya gel" diyor. harpagos sekiz yaındaki oğluyla geliyor, misafirlerin oturduğu salona geçiyor, küçük oğlu astiyages'ın emriyle kasaplara teslim ediliyor. kasaplar çocuğu kesip kafasını, ayaklarını ve elerini bir meyve sepetine koyuyorlar. geri kalan kısmı açılara teslim ediyorlar. asçılar yemek hazırlayıp sunuyorlar. diğer missafirlere hayvan etinden yapılmı yemekler yedırilirken, harpagos'a oğlunun eti yediriliyor. yemek bitince astiyages harpagos'a: "yemek lezetli miydi?" diye soruyor. harpagos'da: "çok lezetliydi" yanıtını veriyor. bir süre sonra meyve sepetleri geliyor. harpagos önüne konan sepetin örtüsünü kaldırınca, oğlunun etini yediğini anlıyor. kral tekrar mag rahiblerini çağırıyor, "çocuğu ne yapalım?" diye soruyor. rahibler "çocuk oyunda kral oldu, gerçekte kral olmayacak," diyorlar. bunun üzerine çocuk annesinin yanına gönderiliyor.  đte bu çocuk annesi madane'nin yanında büyüyünce, harpagos bir mektupla gerçeği çocuğu anlatıyor. daha sonra perslerin birinci kralı olan kiyrus olarak tarihte bilinen bu çocuk, perslerin baına geçerek dedesi astiyages'e karı sava açınca; med orduları komutanı harpagos ordularıyla kiyrus'un saflarına geçerek med devletine son vererek astiyages'i ölümüne kadar haps ediyorlar.  tarihci herodot, med kralı astiyages'i yaklaık olarak böyle anlatıyor. burada kralın  emrine uymayan bir komutana, oğlunun eti yedirildiğini görüyoruz. çok iğrenç, çok barbar, çok insanlık dıı bir yöntemdir bu. đktidarının elinden alınmaması için bata torununu kurda kua yem etmek isteyecek kadar duygusuz ve vahidir kral. torununu öldürmeyen ve buyruğunu çiğneyen komutanı harpagos'a oğlunun etini yedirecek kadar barbar, iktidar hırsından gözü dönmü bu korkak kralın, kendi iktidarini elinde tutmak için, nasıl insanlıktan çıktığı görülüyor.  ulu önderimizi tanrı olarak kabul etmeyen, ona karı u veya bu biçimde muhalif olanlara karı, ulu önderimizin uyguladığı yöntemlerle astyages'in yöntemleri birbirine çok benziyordu. hatta ulu önderimizin kulandığı bazı yöntemler kendisini astyagesi'in daha gerisinde düürüyor. yani ulu önderimiz barbarlıkta daha ileri gitmitir. ben bu yöntemlerin çoğuna tanık oldum. bu kitap bir bütün olarak okunduğunda, onun iğrençliği, yöntemleri kavranmı olacaktır. ulu önderimiz tanrılıktan vazgecmeyeceğine, iktidar hırsı giderek artacağına, buna paralel olarak korkusu büyüyeceğine göre, onun güdümünde olanlar, bu yöntemlerle daha çok karılaacaklardır. harpagos'un ihaneti tartıma götürür bir ihanettir. bunun için ben, ulu önderimizin iğrenç, barbar ve insanlık dıı yöntemlerinden dolayı kaçıp türk devletine sığınanları harpagos'a benzetiyorum. hidayet bozyiğit (16) bir harpagos'tur. gönül atay (17) bir harpagos'tur. terzi cemal (ali ömürcan) bir harpagos'tur. bunun öyküsü ibret vericidir; yeri gelince anlatacağım.  "pkk-vejin" imzasının bildirilerde kulanılması daha anlamlıdır. cezaevlerinden tahliye olup ulu önderimizin yanına gelen herkes, kısa bir süre içinde pkk'nin ismi dıında, sanıldığı gibi bir parti olmadığı görülecek ve anlaılacaktır. pkk'nin merkezi, bölge komiteleri, tüzüğü, üyeleri yoktur. yani önderimiz partiyi öldürmütür. örgütten biraz</Page><Page Number="69">anlayan, kafası birazcık çalıan herkes bu durumu görebilir. bunun bilincine varan kii, m.ener'in bulduğu ismin gerçeği müthi anlatığıni görür. pkk dırelı! bu imza öldürülmü pkk gerçeğini izah ediyor. ener'in yazılarında ulu önderimizin kadınlarla olan ilikileride anlatılıyordu. "çok sayıda kızla cinsel ilikiye geçince, kokusu çıktı, zorbela örtbas ettik" deniyordu. ulu önderimiz de m.ener'in çok sayıda kızla yattığını söylüyordu. bir kızın ener'e yazdığı bir ak mektubunu okumutum. ayrıca kaçan, yargılanma düzeyine düen önemli kiilerin tümü hakkında "kızlarla, kadınlarla ilikisi vardı" deniliyordu. ulu önderimiz imdi almanya'nin düsseldorf cezaevinde tutuklu olan haydar kaytan için "ha... kızların fuat'ı, ha fuat'ın kızları" deyip alay ediyordu. ben, ulu önderimizde dahil, çoğunun kızlarla kadınlarla bu tür ilikilerde olduklarına inanıyordum. çünkü konulan kuralların ve savunulan mantığın doğal bir sonucuydu bu.  tarih baladığından bu güne kadar hiçbir diktatörün kadın ve erkek arasında cinsel ilikiyi böyle yasakladığını okumadım, duymadım, izlemedim. sigarayı, içkiyi yasaklayan hükümdarları duydum. ama cinsel ilikiyi yasaklayanı duymadım. ben bilimi, ahlakı, felsefeyi, toplumlar tarihini, sosyolojiyi, piskolojiyi okumu bazı sonuçlar çıkarmı birisiyim. cinsel iliki; görünümde ne kadar katı kurallarla yasaklanırsa, gizliden o kadar fazla yapılır. en büyük yasakcı en fazla yapandır. osmanlı halifeleri döneminde halifeye bağlı olarak çalıan kadılar; zina suçunu ileyen kadın ve erkekleri, korkunç cezalara carptırırken; halifeler üçyüz veya dörtyüz cariye ile nikahsız cinsel ilikide bulunurlardı. buranın mantığını ve doğuracağı sonucu bildiğim için m.ener'in kadın konusundaki yaklaımını fazla önemsemedim. o zaman bu iin vehametini ve korkunçluğunu henüz bilmiyordum. bu ilikilerden dolayı öldürülen, yargılanan, kaçırılan, oturtulan, intihara sürüklenenlerin öykülerini henüz öğrenmemitim. ulu önderimizin kulları arasında;cinsel iliki suçlaması, ajan suçlamasından öte bir suçlamaydı. ulu önderimizin önerisiyle yüzlerce insanın imdiye kadar öldürülenlerin yüzde kırkının-cinsel iliki suçlamasından dolayı öldürüldüğünü öğrendiğimden ürperdim! m.ener'in yazılarını okuduğumuzda benim gibi bazı münafıklar dıında ulu önderimizin çok sayıda kadınla cinsel iliki kurduğuna inanmadı. tanrının böyle birey yapmayacağını düünüyorlardı. hepsi ensarioğlu köyündeki güzel kadının kocası gibiydiler. bundan dolayı ulu önderimiz iini sağlama bağlamı, eline geçeni af etmiyordu. eline düenler anlattığında, kimse inanmıyordu. konfaransın sonuç bölümüne dönüyorum. m.ener'i ulu önderimizin buyruğu üzere oybirliği ile ölüm cezasına çarptırıyoruz. ulu önderimizi ululuyor, kulluğumuzu kabul ediyoruz. sonra bireysel özeletirilerimizi kaleme alıyoruz. özeletirimde pravakasyonlar ve ener olayından hiç söz etmiyorum. platformda okuduğumda, ulu önderimiz yarım saat bana saldırıyor, ardından dalkavuklar söz hakkı alıp beni yerden yere vuruyorlar. sonunda ulu önderimiz yeni bir özeletiri yazmam için u ayeti indiriyor: baka konularda saatlerce konuur ama partinin can alıcı sorununda tek bir kelime konumaz, özeletirisini kabul etmiyorum, ya yeni bir özeletiri yazacak ya da parti ile olan ilikileri gözden geçirilecek " diyordu. çaresiz özeletirimi yeniden yazıyorum. acaba ne yazsam houma gidecek diye düünüyorum! sonunda houna gidebilecek su satırları yazıyorum: m.ener, cezaevinde idare ile ibirliği yapıp bize elbise giydirdiği zaman, seni yere çalacağımıza, baımıza geçirdik."  đki üç paragraflarda kendi körlüğümüzü, ulu önderimizin meziyetlerini ve ululuğunu anlattım. bu kez özeletirim kabul edildi. ama buna rağmen münafıkliği terk etmediğimi, allahlığını kabul etmediğimi biliyordu. bu son özeletirimi dinledikten sonra u ayeti indirdi: "mustafa sabri arkada (bu akademideki kod adımdır) aydın özelikli biridir. đdeolojik kalmı, bol bol demagoji yapar, esas sorunlar hakkında tek söz söylemez, lafı verir çevirir, altan girer, yandan geçer. bu ikinci tip önderlik ekilenmesidir. zaten bizlerde bunlara çokca rastlanmıtır. sonunda kaçmı veya ihanet etmilerdir. bi rde bize bağlı olan biraz taktik düzeyde bazıları vardır, geriye kalanlar ekilsizdirler, daha doğrusu partinin köleleridirler"  evet, ulu önderimizin benim hakimdaki bu son ayeti bütün kullara bir talimattı. ben ikinci tip önderlik ekilenmesiydim, sonum kaçmak ihanet veya cezalandırılmaktı. takdiri ilahi yerine gelecek, astyages'in yöntemleri devreye girecekti. konfarans çalımalarımı</Page><Page Number="70">sürdürürken; m.ener, halep, kamılı, haseki gibi ehirlerde faaliyet sürdürüyordu. ayrıca amerika, ırak savaı döneminde ulu önderimizle ırak'ın ulu önderi saddam arasındaki yakınlamayı yayınladığı bildirilerde izah etmi, "apo saddam'la gizli anlama yaptı " demiti. suriye muhabaratı da bu bilgilere dayanarak ulu önderimizi sıkıtırıyordu. akademinin kapanması an meselesiydi. ulu önderimiz çok zor bir duruma dümütü. bu açıdan konfarans kararlarımız ve bireysel özeletirilerimiz onun için çok önemliydi.  nitekim am'da ulu önderimizin evinde kalan cezaevi arkadaım tekin kızılay'ın anlatımına göre, cezaevi konfaransının bütün belgeleri ve bireysel özeletirilerimiz muhabarata veriliyor, muhabarat bu belgeleri okuyunca bizim yalanlarımıza inanarak, m.ener'in türk ajanı olduğuna inanıyor ve aradan henüz bir hafta geçmeden m.ener kamılıda bir evde öldürülüyordu.  karanlık çökmütü. ortalık sesizdi. ne araba gürültüsü, ne sivrisinek vızıltısı vardı. rüzgar esmiyor, talar suskundu. ağaçlar ıslık çalmıyor, kuru otların hiirtısı duyulmuyordu. sanki az sonra kıyamet kopacak gibi bütün canlılar soluğunu tutmutu. ben de konfaransın yapıldığı çadıra sesizce volta atıp düünüyordum. birden silahlar patladı. ama ard arda patladı silahlar. giderek sesler çogalıyordu, silah sesleri, silah seslerine katılıyordu. yüzlerce otomotik silah uluyordu. çadırdan çıktığımda, tepelerde nöbet tutanlar, silah sesleri ile koroya katılıyorlardı. yönetim binasına doğru hızlı adımlarla kotum. kendi kendime; ya kenan evren ya da bölge valisi hayri kozakçıoğlu öldürüldü, onun için silahlarla bu sevinç gösterii yapılıyor diye düünüyor ve seviniyordum. đçtima alanına vardığımda eli silahlı yüzlerce kii havaya silah sıkıyor, hem halay çekiyor, hemde "biji serok apo!" diye bağırıyorlardı. müthi bir sevinc gösterisine tanık oluyorum. đlk rastladığıma 'ne oldu?" diye soruyorum. "m.ener alcaiı öldürüldü!" diyorlar.  kürdün birbirini öldürme ilkelliğini; halayında, sevincinde, silah seslerinde görüyorum. zulu kabilesinin üyelerine benzetiyorum, dansları ve havaya silah sıkmaları zuların gösteriini andırıyordu! midem bulanıyor ama açığa vuramıyorum. bazılarının beni izlediğinin farkına vardığımda yanlarına yaklaıyorum: "keke bu ii daha önce yapsalardı, biz de kurtulurduk" dediğimde sevinçle gülüyorlar. o gece orda yamyamlığın dansı oynandı. yamyam, bir çocuğunu daha yemiti. dalkavuklar bunu kutlamak için silah sıkıp dans ediyorlardı.   m.ener'in asıl katili bizdik. çünkü onun ölüm kararını biz vermitik. korktuğumuz; gerçekleri söylemekten çekindiğimiz için resmi ideoloji ve resmi görüü onaylamı oluyorduk. beni korkutan ölüm korkusundan çok, öldürüldükten sonra bana yapıtırılacak ajan damgasıydı. bir ara benle sakine'nin öldürüldüğü haberleri türkiye gazetelerine yansımıtı. haberleri yalanladık. resmi ideoloji doğrultusunda gazetelere açıklamalar yaptım. bunun dıına çıkamazdım. ulu önderimizin emirleri ve ayetleri ile sekiz yıl aynı cezaevinde kaldığımız, aynı acıları çektiğimiz, aynı coplar, kalaslar, zincirler, demir sopalarla dayak yediğimiz, birlikte aç kaldığımız -anadolu coğrafyasında 60 milyonu akın insanın korkusundan sindiği, birçok devrimcinin ve korkakların yurt dıına kaçtıkları dönemde- zulümün ve barbarlığın göbeğinde "yaasın özgürlük ve bağımsızlık" sologanını birlikte haykırdığımız arkadaımıza, arkadaınıza ajan demek zorunda kalıyorsunuz, ardından arkadaımızı/arkadaınızı yiyiyorsunuz! tıpkı harpagos'a oğlunun etinin yedirildiği gibi.  uykum gelmiyor, vicdan azabı çekiyorum. yatağın ortasındaki çökük, otel odasının pis kokusundan ziyade vicdanım uyumamı engelliyor. uyuyamıyor, dülerim geçmi ile gelecek arasında mekik dokuyor.   20 agustos 1993 beyrut                                                   bölüm: 6  kul baka bir kulun söylediği gerçeğe inanmaktansa, tanrı'nin yalanına inanır.</Page><Page Number="71">sabah erkenden otelden ayrıldım. birlemi milletler bürosuna gideceğim ama, tek baıma büronun yerini bulmak zor olacak... bir taksiye biniyorum, gittiğim yerin çok yakın olmasına rağmen öför, be bin liramı alıyor. beyrut'taki taksi öförleri, kaldırımlarda veya yol kenarlarında yürüyen veya bekliyen insanları, insan olarak görmez, para olarak görürler. sabahtan akama kadar cadde cadde, sokak sokak kouturarak, kornaya basarak insan toplarlar. her insan, onlar için bir binliktir, artık kim ne kadar toplayabilirse, aralarında müthi bir yarı var. geçim kaygısı! bindiğimiz arabanın öförü aı gibi; bir gözü yol kenarında, bir gözü yolda.   birlemi milletler bürosunda ukala adamla karılaıyorum. bana verdiği formu ve iki adet vesikalık fotoğrafımı veriyorum. ukala verdiklerimi bir dosyaya koyduktan sonra, küçük bir kağıt parçasına arapça bireyler yazarak bana veriyor: "git be gün sonra gel" diyor. ukalaya param yok, kalacak yerim yok, karnım aç demenin bir anlamının olmayacağını bildiğimden dıarı çıkarak kızılhaç komitesine doğru gidiyorum. komitenin salonuna gidip oturduğumda; paskal, sekreteri kristin ile birlikta oturduğum salona geliyor, herzamanki gibi gülümseyen yüzüyle "arkadaın kızılhaç'in cenevre'deki merkezi ile konumu, sana yardımcı olacağız" deyince seviniyorum, dil bilmediğimden baka birey soramıyorum. paskal sekrateri ile çıkıp gidince, muhasebe ilerine bakan uzun boylu, esmer bir bayan oturduğum salona geliyor, fransızca "bojur" dedikten, elindeki makbuz defterini önümdeki masanın üzerine koyduktan sonra, diğer elindeki kalemi nazikçe uzatarak defterin alt köeine imza atmamı istiyor. gösterdigi yere imzamı atınca bana 200 dolar uzatıyor."arkadaım bankaya para yatırmı, para makbuzunu cenevre'deki kızılhaç merkezine faxlamı, telefonla bize verilen talimat üzerine bu parayı sana veriyorum"dedi. bayana teekkür ediyor ve kızılhaç komitesinden ayrılıyorum. cuma gününden pazartesi gününe kadar kendime baka bir otel arıyorum.  hamra bölgesinde, denize yakın bir yerde "kings hotel" yeni krallar otelinin levhasını görüyorum. krallar otelinde yatacak kadar param yok ama, geceliğinin kaç dolar olduğunu sormaya gidiyorum. vestiyerdeki genç:"30 dolar"deyince; üç gece için 90 dolar ödüyorum. kalacağım odayı bana gösteriyorlar. oda güzel, yatak sağlam ve geni, çaraflar bembeyaz, banyo bölümü fena değil, sıcak suyu akıyor. bir elbise dolabı bie de küçük bir buzdolabı var. balkonu geni, denize bakıyor.  güzelce bir banyo yaptıktan sonra, otelin bitiiğindeki süper marketten üç günlük yiyecek satın alıp buz dolabıma yerletiriyorum. karnımı doyurduktan sonra biraz yatakta uzanıyor, akam üstü otelden çıkıp deniz kıyısına gidiyorum. sakin bir koy bulunca soyunup yüzüyorum. uzun süre deniz kıyısında eğletikten sonra otele dönüyorum. nihayet beyrut'ta para sahibi olmu, üstelik krallar otelinde yatıyorum."mağaradan krallar oteline yükseli "diyor, gülüyorum. burada konuacak, dertleecek kimse olmadığından; kendi kendimle konuuyor, kendi kendimle dertleiyor, gecmii yeniden yaıyorum: araziye uyacağız, araziye uygun tipler olacağız. ulu önderimizin ayetlerinde "köle tip, jandarma tip, feodal tip, köylü tip, küçük burjuva tip"çözümlemeleri vardı. bende arazi tip olmaya karar verdim. aslında bu terimi, diyarbakır cezaevinde devlete teslim olup dörtdörtlük kurallara uyan cezaevinden tahliye olup akademiye geldikten sonra "biji serok apo"diye bağıran, görüntüde iyi asker olanlar için kullanıyordum. bu tipler, diyarbakır cezaevinde askerlerin söylediği her sözü kanun sayıp uyuyorlardı, akademiye gelince bu kez ulu önderimizin söylediklerini kanun sayıp, put gibi duruyorlardı. bu duruma tanık olunca: "bunlar yağmur nereye yağarsa tarlayı oraya taıyan tipler" diyordum. nesim kılıç'ta gülüyordu. sonunda araziye uymaktan baka çarenin olmadığını anlayınca, araziye uydum. artık nesim beni gördüğü her yerde: "arazi ne yapıyorsun?" der, birlikte gülerdik.  nesim'inde morali çok bozuktu. anlatılan hikayelere o da inanmıyordu. bir ara "bir sempatizan olarak kalacağım" kararına vardı. bu kararı kabul edilmeyince, oda ulu öndere ve kulluk yapmaktan baka bir yolun olmadığını fark etti. özeletirisini verirken ulu önderimiz kendisine: "önderliğe bağlımısın?" sorusunu sordu. biraz düünen nesim; "ortodoksca!" dedi. bu söz karısında idi amin gülülü ulu önderimiz: "oozaman akan sular durur!" dedi. ve nesim'de kullar kervanına katıldı. bu olaydan sonra nesim'e,</Page><Page Number="72">nedim lakabını taktım. osmanlı saray airi nedim'in adı bu. osmanlı saray airi nedim, airden ziyade dalkavuktu. nesim'le her karılamamızda ben ona "nedim" o bana "arazi" derdi. bu isimlerin ne anlama geldiklerini yalnız ikimiz biliyorduk. birbirimizi "nedim" veya "arazi" diye çağırdığımız da, gülerdik. çevremizdekiler neden güldüğümüzü bilmediklerinden, akın akın bize bakarlardı.  bizden sonra mustafa gezgör'de akademide ulu önderimize dalkavukluk yapılmadan yaanılmayacağını anladı. edebiyatci ve zeki bir arkadatı mustafa. "ulan mademki bizden devrimcilik yerine ulu önderimizi övme, dalkavuk olmamız isteniyor, o zaman bu ii benden daha iyi kimse yapamaz" dercesine derslerde ulu önderimizi övmeye baladı. ama bunu öylesine açık yapıyordu; ulu önderimiz fark etti mi bilemiyorum. bir gün mustafa gezgör övgü yağdımaya balayınca, ulu önderimiz tarafından azarlandı. baka bir gün derste ulu önderimizden söz hakkı alarak: "ben önderliğin yaamını bir roman haline getirmek istiyorum," dedi. mustafa'nın söylediklerini önümsemiyormu gibi bir tavır takınan ulu önderimiz, iki eliyle yüzünü sildikten sonra: "beni nasıl anlatacaksın? anlatacak gücün var mı? beni anlayabilmi misiniz? zannetmiyorum. beni bir tarif et bakalım, nasıl bir insanım?" dedi. biraz düünen mustafa gezgör: "önderlik ölüye can verdi; kürt halkı ölüydü, önderlik diriltti. önderlik duymayanı duyar, görmeyeni görür hale getirdi. önderlik birlemeyeni birletirdi, konumayanı konuturdu. böyle tarif edebilirim" deyince; ulu önderimiz beğenmemi olacak ki: "yetersiz! sen beni anlayamazsın, (tanrıdır ya! kul tanrıyı anlayamaz) kendimi biraz sana anlatmam lazım," dedi. ve tam üç saat kendini anlattı mübarek önderimiz. mustafa gezgör'de üç saat put gibi hazırol vaziyete bekliyerek anlatılanları dinledi.   akademideki bütün derslerde önderliğin yüceliğini anlatıyorduk. uslup böyleydi. parti tarihi dersinde; önce ölü bir kürt toplumu manzarasını çizerdik, ardından önderliğin ankara'da ortaya çıkıı, önderliğin ilk gurubu oluturması, önderliğin kürdistan gezisi, önderliğin yurt dıına çıkıı, önderliğin silahlı mücadele kararı vermesi, parti için tasfiyeciler, t.c ve enperyalizmin önderliği tasfiye planlarını anlatınca tarih anlaılmi oluyordu. ortada tarihi yapan tek bir kahraman vardı. geri kalan insanlar, militanlar, askerler tarihin yapılıında, bu yapıda kullanılan çok kalitesiz malzemelerdi. önderlikle iligili derste konuan bazı gerilllar: "bizim önderimiz, mao, lenin kadar büyük bir önderdir" diyorlardı.   ben daha yüceltiyordum ve: "hayır arkadalar! mao, lenin, ho she min‚ in halkları zaten mersin'e doğru gidiyorlardı, onlar sadece mersine doğru yürüyen halklarinin baına gecmilerdi. bizde durum böyle değildi; 1970'lerde önderimiz mersin'e doğru giderken, halkımiz tersine doğru gidiyordu. bizim önderimizin onlardan fazlalığı; tersine giden bir halkın yüzünü mersin'e çevirmesidir," diyordum. verdiğim örnek herkesin houma gidiyordu; ispiyoncuların anlatıklarımı kısa zaman içinde ulu önderimizin kulaklarına yetitireceklerini biliyordum.   ortama, onun deyımıyle ‘araziye’ uydukça ulu önderimizin bana karı tavır ve konumalarının değitiğini hissediyordum. derslerde soru sorup, görü alırken; sorularını daha çok bana yöneltip görülerimi alıyordu. bu durum kulların bana yönelik bakı açılarını değitiriyordu. ders aralarında bazı kullar benimle konutuklarında akademi adımla: "mustafa sabri arkada, sende büyük gelime var" diyorlardı. devrimcilikten vaz geçme, kullama, insanlıktan çıkıarak, adileerek dalkavuklamanın adı, burada "gelime" oluyordu. bende "doğrudur, bende hızlı bir gelime vard" deyip, gülüyordum. sakine içine kapanmıtı. ona karı sert davranmı, kalbini kırmıtım. bir defa, bir kaç dakikalığına babaa kaldığımızda; kendisinden özür diledim ama, özürümü kabul etmedi. beni aağılık biri olarak görüyordu belkide. haklıydı da; artık birbirimize güvenemez olmutuk. ulu önderimizin istedigi zaten buydu: hiç kimse birbirine güvenmesin, herkes ulu öndere güvensin. mekanizma böyle kurulmu, böyle çalııyordu. sakine bunu bilmesine rağmen kabahati bende buluyordu.   akademi yönetimi değiti. gidenler gitti, biz kaldık. eimin avrupa'ya gönderileceğini duymutum. bir akam üstü, "önderlik seni çağırıyor" dediler, gittim. tokalaarak karı</Page><Page Number="73">karıya oturunca bana: "medya'yı avrupa'ya göndermek istiyoruz, ne dersin?" dedi. yanıtımı beklemeden "hastadır, gitsin tedavi olsun, orada bir görev veririz" diyerek kararını bildirdi. daha önce "evlenmek alçaklıktır, ajanlıktır" diyen ulu önderimiz, imdi benimle hiçbir ilikisi kalmayan medya için," avrupa'ya göndermek istiyoruz, ne dersin" diyor? biraz düünerek: "ben karımam, nereye giderse gitsin" diyorum. bunun üzerine: "görütünüz mü?" diye soruyor "hayır" yanıtını veriyorum. gülüyor: "görüün görüün" diyor, görümemizi bitiriyoruz.   ulu önderimizle görütüğüm akademinin missafirhanesinden dıarı çıktığımda, bütün takımların içtima alanında içtimaya geçtiklerini görünce, hızlı adımlarla takımın içinde belirli olan yerime geçerek düünüyorum; medya için benimle görümesine, konuyla ilgili düüncelerimi öğrenmek istemesine bir anlam veremiyorum. aylarca bana karı bir araç gibi kullanıldı eim. onurumuzu, haysiyetimizi, insanlığımızı ayaklar altına alan, ilikilerimizi tümden koparan, bizi birbirimize karı düman hale getiren ulu önderimiz, imdi beni yanına çağırarak: eini avrupa'ya göndermek istiyoruz, ne diyorsun, diyor! dalkavuk olmayı kabul etmediğimde, eimi bana karı sopa olarak kullandı. dalkavukluluk merdivenlerine tırmanmaya balayınca bu kez onu bana karı yem olarak kullanmaya çalııyor. yine sömürgecilik, d. bakır cezaevi celladı esat oktay aklıma geliyor, renkleri ne olursa olsun bütün diktatörlerden nefret ediyorum!   đçtimadan sonra tören için hazırlandık. ulu önderimiz tören alanına geldi, hepimizle sırayla tokalatı. medya'nın da gideceğini biliyordum, benimle aynı sırada ilerde bekliyordu. törenden sonra kaldığım takıma giderken yanından geçeceğim, kendi kendime: "kesinlikle yüzüne bakmayacağım, kendisiyle konumayacağım, güle güle demiyeceğim" diyorum. đçim dolu, dilerim kenetli, bir ağaç, bir kalas, bir kuru odun gibi ruhsuzum. kendimi zor tutuyorum, önünden böyle geçtim. bir kaç adım ilerledim, ardımdan bir ses: "selim" dedi. duymamazlıktan geldim, daha hızlı yürümeye baladım. tekrar "selim" diyerek, ardımdan koan ayak seslerini duydum. yüzlerce kii bu sahneyi izledığinden, durmazsam iyi olmaz diye düünüyor ve dönüp bekliyorum. vedalamak için elini uzatıyor, ama eli havada kalıyor. kupkuru bir ağaç gibiyim, yüzüme bakıyor, bakılarımı yere cakıyorum. "ben gidiyorum birey diyor musun?" diyor, ama bu soru cümlesine öylesine bir anlam yüklüyor ki, ben gidiyorum beni affet diyor sanki. tek söz söylemeden, yüzüne bakmadan yanından uzaklatım.   akam üzeri takım komutanımız, bayanlar takımında kalan bir bayanın benimle görümek istediğini söylüyor, takımımdan ayrılarak bayan takımınin olduğu çadırlarin yanına varıyorum, çadırın kapısında beni bekliyen bayan elindeki sırt çantasını bana uzatarak: "bunları sana vermem için medya bıraktı" diyor. çantayı elime alarak, takımımın konuklandığı yere doğru yürüyorum, yolda çantayı açıp içine bakıyorum; bir askeri parka, bir askeri kazak, bir di fırçası, bir di macunu, iki vesıkalık fotografı var çantada. eyaları incelerken ister istemez duygulanıyorum. duygulanmak önderlik çizgisine göre büyük bir suç ve dükünlüktür, ben suçumu iliyor ve dükünleiyordum. elbiseleri katlayıp tekrar çantaya yerletirirken, eim, okul arkadaım, hapis arkadaım, yoldaım, sevgilim, sevdiğim aysel gözlerimin önünde canlanıyor, medya’dan nefret ediyorum. takımıma doğru yürürken "lanet olsun böyle ilikiye, lanet olsun böyle sosyalizime, lanet olsun böyle insanlığa, lanet olsun lanet olsun.....!" diyorum.  burada ulu öndere bağlı oldun mu, dalkavuk oldun mu "akan sular durur", beceri, yetenek, bilinç, deney, tecrübe, kararlık, uzak görülük önemli değildir burada. hatta bunların tümü çok ama çok zararlıdır. önderlik çizgisine gelmek için bata terk edilmesi gereken özeliklerdir. önderliğe bağlı ol, namusuz ve erefsiz ol, adi ol, ispiyoncu ol, en namuslu insana kurun sık ve itirafçı ol, bunlar hiç önemli değil, yeterki önderliğe bağlı ol; akar sular durur! ulu önderimize göre devrimci olmanın tek bir tanımı vardır o da udur: "önderlik çizgisini doğru gören, uygulayan, öndere ölümüne bağlanan, bunun dıındaki tüm duygusal. insansal, toplumsal bağlılıklarını yok eden kii devrimcidir." bu tanıma uymayan, ulu önderimizi tanrı gibi değilde, insan gibi gören herkes özel savaın ve t.c'nin ajanıdır. bu sadece bir belirleme değil, bir ayet ve bir yasadır. bu ayet ve yasa öylesine korkunç uygulanıyordu ki; yalnız 1992 yılında, önderlik çizgisine uymadığı</Page><Page Number="74">gerekçesiyle mahkeme kararları ve ulu önderimizin kararıyla karıma dizilenlerin (ben bu kadarını biliyorum) sayısı yüzkırkbir kiidir. (18)   eski yönetim gidince, ulu önderimiz tarafından yeni bir akademi yönetimi atandı. on kiiden oluan bu yönetimin üçü cezaevi çıkılıydı. cezaevinde üçününde durumu vasattı. đspiyonculuk ve itirafcılık yapmamılardı ama, cezaevi direniçiliğinde tuturamamılardı. yeni yönetimde bir köylüm, hata yakın akrabam da yer alıyordu. bu akrabam, ben tutuklanıp cezaevine girdiğimde henüz ortaokulda okuyordu. köyde bulunduğumda düüncelerimden hayli etkilenmiti. 1986 yılında ici olarak gittiği almanya'da mücadeleye katılmı. bir davaya inanmaktan ziyade, mücadeleye katılmayı geçim kaynağı olarak görmütü. đyi dalkavukluk yapar, ulu önderimizi iyi överdi.  ulu önderimiz, beni eytan ilan ettiği zaman; beni talayıp iyi bir hacı olmak isteyenlerden biri de buydu. gerçekten benle sakine, kelimenin gerçek anlamıyla beka vadisinde birer eytandık. m.ener olayı çıkmadan cezaevi direniçileri melekti. bütün yeminler, "önderliğe ve zinden direniçilerine bağlı kalacağıma söz veriyorum" la bitiyordu. đslam inancında olanların allah ve melakiyetler üzerine yemin ettikleri gibi, akademide cezaevi direnicileri ile ulu önderimiz üzerine yemin içiliyordu. akademiye melek olarak geldik fakat ulu önderimizin önünde secdeye durmadığımızden, dergahtan atılarak boynumuza toknahlet takıldı. (19) ve ardından talandık. en çok talayanlarda, en fazla ulu önderimizin gözüne girmek isteyenlardi. ayrıca, akrabam olanın bu konuda özel bir çaba sarf ettiğini görünce durum daha da dikkatimi çekti. ya ulu önderimiz tarafından özel olarak görevlendirilmiti ya da bu onun özel bir taktiği idi; yakınlarını kiiye karı kullanarak düürmekti taktik; eimden sonra bu adamı kullandığını düünüyorum- ya da yakınım daha üst bir mevciye gelmek, olanaklara konmak için mükafatlandırılmak istiyordu.  1991'de türkiye'de yapılan genel seçimlerde halkın emek partisi bingöl adayı đbrahim đncedursun seçimleri kayıp ettiğinden, ulu önderimizin eletirine maruz kaldım. bana: "neden bingöl'ü örgütleyememisin?" deyince bende: onbir yıldır cezaevindeyim, görümeme gelenleri örgütledim, korkudan gelmeyenleri nasil örgütleyeyim?" dedim. akrabam olan fırsatan yararlanarak söz hakkı aldı: "bakanım selim bu güne kadar bingöl'de tek bir adam örgütlememitir" dedi. böyle yırtık dondan çıkar gibi kendisini ortaya atmasına çok sinirlendim, siktiri çekeçektim ama kendimi zor tutum. herkes aırmıtı, yakınımın bu sahtekarlığını ortaya koymak için: "acaba arkada kendini adamdan saymıyor mu?" diye sorunca, yakınımın yüzü pancar gibi kızardı. bu durumu izleyen 500'e yakın gerilla kahkahayla güldü. kendi kendime "allah kimseyi eytan edip fanatik kulların bulunduğu bir vadiye düürmesin" dedim. dalkavukluk yapıp devrimci olacağını sanan veya devrimciliğin böyle olduğuna inanan yakınımı biraz anlatmalıyım. ulu önderimizin yaratığı tipin, tipik bir örneği olduğu için anlatmadan geçemiyeceğim:  yakınım yeni oluan akademi yönetiminde kamp savcılığı görevine atanmıtı. yazdığı iddianameleri durumalarda okuduğunda, kalkıp tokatlamak geçiyordu içimden. "alçak, dükün, yozlamı ve fahie gibi kelimelere doluydu yazdığı suçlamalar.  bir ara koçer takma adlı bir bayanın, göz altına alındığını duymutum; kız, tutuklandıktan yaklaık bir ay sonra mahkemeye çıkarıldı. sivas doğumluydu, almanya'da büyümütü. bize anlatıldığına göre almanya'da bazı erkeklerle ilikileri olmutu. koçer'in sesi çok güzeldi, akademiye gelmeden önce aram dikran'la sahne sanatçılığı yaptığı, kaset doldurduğu söyleniyordu. bizden önce akademide eğitim gördüğü beyrut'a sorumlu olarak atandığı, bir genç ile ilikiye girdikten sonra evlenmek istediği bize verilen bilgiler arasındaydı. koçer, bu suçlarından dolayı beyrut'a yakalanıp akademiye getirilmi, bir ay uygulamada kalıp mahkeme huzuruna çıkarılmıtı.  yaklaık olarak 500 öğrenci palatforumda mahkemeyi izlemekteyiz; genç kızın yüzü bize dönük, hazır ol vaziyete karımızda bekliyor. yakınım, yazdığı iddianameyi eline alıp okumaya balıyor: "bu unsur, almanya'da fahielik yapmı, özel sava tarafından yozlatırılmı, rezil, namusuz bir fahiedir! yüce ortamımızda bulunmasına rağmen bu yozluğunu sürdürmü, kutsal akademinin adını kirletmi, bu iflah olmaz dükün, lümpen</Page><Page Number="75">orosupu'nun soruturma komisyonu adına idamını istiyorum!"  bu manzarayı kafanızda canlandıra biliyor musunuz? kendinizi bir anlık bu gencecik kızın yerine koyabiliyor musunuz? 20 yalarında gençecik bir kızsınız, 500 bayan ve erkeğin huzurunda ayakta bekletiliyorsunuz ve söz konusu iddianame yüzünüze karı okunuyor. bu yargılamada koçer, oy çoğunluğuyla idam cezasına çarptırıldı! kızın idamı için elimi kaldırmadığımdan; dıarı çıktığımızda, yakınım beni eletirmeye geldi: "sen yirmi yılık pkk'lisin ama, yeni mücadeleye katılanlar kadar aktif değilsin" dedi. kızın idamı için elimi kaldırmadığımdan, onun gözünde pasiftim.  ben hereyden önce, suçu ne olursa olsun idam cezasına karıyım. bu konu hakkında geni bilgiye sahip olduğumdan bazı sonuçlara varmı, idam cezasının mantıksızlığını anlamı, idam cezalarının kalkması için mücadeleler vermi, konuyla ilgili yazılar kaleme almıtım. türk devletinin ve güney afrikadaki beyaz rejimin yaptığı idamları protesto etmek için etkinliklere katılmı, açlık grevine girmitim. deniz gezmi ve arkadalarının idam edildigi 6 mayıs sabahı hüngür hüngür ağlamıtım!  sonra, mahkemeyi mahkeme olarak kabul etmiyordum. ortada kanun yoktu, kanunsuz mahkemeye mahkeme denilemezdi. burada ulu önderimiz çizgisi kanundu, genç kız bu çizgiye göre yargılanıyordu. artlandırılan ve resmi ideoloji ile beyinleri uyuturulan, pratik uygulayıcılardı. bunları yakınıma anlatmaya gerek görmüyordum. çünkü beyni, anlatacaklarımı, anlamayacak ekilde programlanmıtı.  koçer idam cezasına carptırıldıktan bir süre sonra ulu önderimiz tarafından af edilerek, gerilla olarak botan bölgesine gönderildi. đlk fırsatta türk ordusuna sığınarak harpagos'latığını duydum. kız türk ordusuna sığınınca bölgede operasyonlar balamı, köylüler tutuklanmı, kadınların ırzına geçilmiti; bunlar yakınımın umurunda bile değildi. o iyi bir dalkavuk olmayı ve ulu önderimizin anlatılarını tekrarlamayı düünür, devrimin, ülkenin, halkın önemi kavrayamazdı. üç ay sonra akademinin yönetimi değiti. yakınım sorumlu olarak avrupaya gönderildi. bu kez ben akademi yönetimine ve soruturma komisyonuna seçildim. suriye'li bir kürt soruturma komisyonuna bir rapor yazmıtı. okuduğumda çarpıldım. raporunda: "bir önceki yönetimde soruturma komisyonunda görevli olan mesut'un, yönetimde görevli olan hacer'le uygunsuz ilikileri vardı. bir gece kaldığım takımın tepe nöbetcisi iken; ağaçlık alanda ikisini uygunsuz pozisyonda gördüm. yönetim değimeden uygulamaya alınır, baıma bir i gelir diye kimseye söyleyemedim. bir kaç kez önderliğe rapor yazmayı düündüm, cesaret edemedim" diye yazmıtı.   hacer, suriye'de üniversite okumus, iri yapılı, esmer ve güzel bir kızdı. bana verilen raporu saha komutanına okudum. çünkü saha komutanı adnan, bir öteki yönetimde de görevliydi. raporu dinledikten sonra "böyle bir ey olabilir mi?" diye sorduğumda "doğrudur" dedi. "geceleri hep hacer'le devriyeye çıkar, saatlerce gelmezlerdi. bir kaç kez eletirdim, gözlerimle görmedigim için fazla üstüne gidemedim" diye noktaladı. namusuzlugu yargılayan namusuz savcı buydur ite! demek ki, koçer hakkında hazırladığı iddianamede kullanılan bütün kelimeler, kendisi içinde geçerliydi. ulu önderimizin yasakladığı cinsel ilikinin, doğuracaiı doğal sonuç buydu. bir kaç yıl önce almanya'da birisiyle sevitigi için kızı idam cezasına çarptıran savcının kendisi, durumayı sonuçlandırdığı günün akami, akademinin "kutsal toprak"ları içindeki ağaçların altında güzel hacer'le seviiyor. tıpkı vaiz verip namaz kıldıktan sonra ilikide olduğu kadının evine giden köyümüzün imamı gibi veya "dokuz kez sevitim" diye günah kağıdına yazan genç rahibeye yüz kamçı atırıp, bir papaz ile sevien ba rahibe gibi.  bu durumu ulu önderimize izah ettim. bu kadar sahtekar olan yakınımın adana ve mersin pratiğinden de kuskuluyum dedim. ulu önderimiz anlatıklarimi dinleyince: "tehlikeli bir adamdır, bizim basit bir memurumuzdur" dedi. mustafa gezgör, söz hakkı almadan oturduğu yerden ayağa kalktı: ama damga memurudur" dedi. ulu önderimiz biraz düündükten sonra: "tamam o görevden alacağız" dedi. kul olduğu ve bana karı kulanımda gereki olduğu için cezalandırılmadan ziyade, benimle karı karıya getirilmesi</Page><Page Number="76">için planlar yapılıyor olmalıydı. nitekim ben avrupa'ya gönderilirken ulu önderimiz yakınımı kastederek bana: "senin adamındır, git yargıla, ne yaparsan yap" dedi. avrupa'ya gittiğimde konuyu sadece yakınıma ve açık yürekli, dürüst, doğruları dobra dobra savunan akif hasan'a anlattım. bata ulu önderimiz olmak üzere avrupadaki diğer kullar onunla boğazlanmasını istiyorlardı.   yakınımı bu iin asıl "suçlusu" olarak görmediğim için, ilikilerimi düzeyli kalmasına çaba harcadığımdan, bana akademide ate püskürülüyordu. avrupa’ya gelince kendisiyle telefon sohbetleri yaptım, içerikli eletiriler aldım. bütün çabalarıma rağmen avrupa'da bizi karı karıya getiremediler. bekaa'daki son tutuklanmamda yakınım bana karı kulanıldı. verdiği raporda: "1978'de bir arkadaın ölümüne neden olmu, cezaevinden tahliye olup köye gittiğınde bir türk subayı ile görümü. eyfetin alus'u meriç nehrinde bırakmı, ei 1980'de diyarbakır cezaevinde tutukluyken, arandığı halde gidip kendisiyle görümüs, akademide eiyle ilikileri çok kötü iken, nasıl olduysa avrupa'da düzelmiti" diye yazmıtı. yakınım henüz tasfiye edilmemesi gereken bir tipsiz olduğundan, güzel hacer'le ilediği "günah" kasaya konuldu, ilerde önderlik çizgisi için bir tip haline gelirse, günah kasası açılacaktı. ben tasfiye edilmesi gereken bir mertebeye ulatığımdan; "neden einle karı koca gibi yaadın?" gerekçesiyle beni yargılayan zihniyet, henüz ekilsiz olan ve kulanılmaya elverili olan yakınımın "akademinin kutsal toprak"ları üzerinde hacer'le sevimesini yargı konusu yapmıyor. yakınım ulu önderimizin ahlak anlayıının taktiklerini tam uyguladığı için yargılanmıyor.  ulu önderimiz, pek çok genç kız ve erkeğin idam cezalarını ‘cinsel ilikide bulunmu’gerekçesiyle onaylarken, kendisi harem kurmutu. yakınım kamp savcısıyken, haluk ve emine kod isimli iki genç eğitim için akademiye gelmiti. haluk diyarbakır cezaevinde tutuklu olan mehmet doluk'un kardeiydi. kendisi de uzun süre aynı cezaevinde yatmıtı. asıl adı abdullah doluk'tu. ağırbalı, zeki ve efendi bir gençti. adana'da örgüt faliyetlerini sürdürürken, edebiyat fakültesinde okuyan adıyaman’lı emine ile tanımı, birbirlerini sevmilerdi. ben ceyhan cezaevinde tutukluyken, emine sık sık ziyaretimize geldiğinden kendisiyle konuurdum. emine'nin haluk'tan önce baka bir arkadaı varmı, gerillaya katılıp cudi'de ehit düünce, haluk'la tanımı, bir süre birlikte yaadıktan sonra akademiye gelmilerdi. akademi yönetimi yukardaki anlatımlarımı duyunca, ikisinide tutuklattı. đkibuçuk aydan fazla uygulamada kaldılar. haluk, bütün hakaret, alçaltma ve baskılara rağmen ifade vermeyi red ettiğinde, mahkemeye çıkarılmadı. emine için hazırlanan iddianame, koçer için hazırlanan iddianamenin aynıdı idi: "namusuz, orosupu, özel savaın ajanı, yozlamı, adi." kelimeleriyle doluydu. emine'nin durumasındaki iddianameyi yine yakınım okumutu. emine ile haluk'un üç ay önce yaptıklarının aynısını hacer'e yaptılar.  emine'de koçer gibi idam cezasına carptırıldı. biz cezaevinden çıkanlar akademide olduğumuz için demokrasi havarisi kesilen ulu önderimiz, emine'nin idam cezasını bozarak, altı ay çalıma kampına gönderdi. edebiyat fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi emine, bar elas bahçelerinde narin parmaklarıyla altı ay ağaçlardan meyve topladı. kaldığı evlerde horlandı, aağılandı, azarlandı.ceza süresi bittikten sonra"uslanarak"akademiye geri getirildi. sonra, kendisi baka, haluk baka bir bölgeye savaa gönderildi. tüm bunlar, insanları kazanmanın, devrimciletirmenin yöntemleri değil, harpagos'latırmanın yöntemleridir. bekleyin sonuçlari hep birlikte görecegiz.  yine yakınımın görevli olduğu dönemde; eğitim görmek amacıyla ırak kürdistan'ından akademiye 130 kii eğitim adayı olarak gelmiti. bunlar, eğitimlerini tamamladıktan sonra geri gönderilecek, orada pak (partiya azadiya kürdistan)da görevlendireceklerdi. bir kısmı soran, bir kısmı badınan bölgesindendiler. aralarında çok sayıda üniversite öğrencileri vardı ve değiik asiretlere mensuptular. bu insanlar insani yöntemlerle insanca eğitilselerdi; ırak kürdistan' ında büyük bir gelime olacağı muhakkaktı. çoğunluğu daha önce talabani ve barzani saflarında savamılardı, marksizme eğilimli olduklari için buraya gelmilerdi. ulu önderimize göre bunların kiiliği, talabani ve barzani tarafından dejenere edildiğinden, iyi bir rapt u zapt</Page><Page Number="77">altına alınarak düzeltileceklerdi.  bir arkadaımın anlatımına göre, yakınım ve akademi yönetiminde görevli iki komutan, kamptan firar eden daha sonra tutuklanarak uygulamaya konulan dört ıraklı kürde, ikence zoruyla çöp tenekesindeki bütün pislikleri yedirmilerdi. bu d.bakır celadı esat oktay'ın taktiğidir. o da kürtlere pislik yedirerek islah edeceğine inanıyordu.  ıraklı kürtler uygulamadan sonra mahkemeye çıkarıldılar; akademiden firar etmenin kürt halkına ihanet etmek olduğunu anladıklarını, ölene kadar önderliğe bağlı kalacakları sözünü vererek tekrar eğitime alındılar. serbest bırakılanlar, mağruz kaldıkları muameleleri arkadalarına anlatıyorlar. bu eğitim adayları güney kürdistan'a gönderilmeden önce, ulu önderimiz bölgeleri ile ilgili uzun bir konuma yaptı. sonra; bir isteklerinin olup olmadığını sordu. kanserli bir delikanlı söz alarak ayağa kalktı: "seroke me boğazımda kanser var, spor yapamıyorum, mümkünse beni tedaviye göndersinler" dedi güzel kürtçesiyle. bu sözler karısında hiddetlenen ulu önderimiz: "ben burada bir ulusun tedavisinden söz ediyorum, sen kalkıp pis kiiliğini ortaya atıyorsun eekoğlu eek! atın bunu dıarı!" deyince, iki gerilla, delikanlının kollarından ayaklarından tutarak, karga tulumba dıarı sürüklediler. 500 kii bu manzarayı izledik.  ıraklı kürtlerin gözleri faltaı gibi açılmıtı, kullar ise ulu önderlerinin otoriterliğini hayran hayran izliyorlardı. ulu önderimiz, ölümcül hastaları: "kendilerini yere atıyorlar" gerekçesiyle uygulamaya alınmamasını buyurdu. eğitime gelenlere sanki: "namusuzlar, erefsizler, burada iiniz ne" deniliyordu. birleen, birlemeye can atan güçlerin yıldırılması söz konusuydu. bu durum, uyanmakta olan kürdistan'ı sömürgeletirenler açısından tehlike arz etmeye balamıtı. sanki, sömürgeci güçlerin mutabakatı sağlanmıtı. suriye sömürgeciliği tarafından yeniden köleletirilme çabalarının dolaylı yansımasıyla karı karıyaydık. oysa ulu önderimiz kanser hastası delikanlıya: "kanser olduğunu geldiğinde yönetime söylemeliydin. biz insan hayatına çok önem veririz. durumunu doktora anlat, seni hastahaneye sevk etsinler, baka bir isteğin var mı?" deseydi insanların gönlünü kazanırdı. o, insanların gönlünü kazanma değil, insanları korkutarak köleletirmenin peindeydi. bu çağda köleliğın olmayacağını; olsa da çok iğrenç ve ömrünün kısa olacağını, iktidarın verdiği körlük nedeniyle görmüyordu.   üç aylık eğitimden sonra güneyli kürtler guruplar halinde bölgelerine gönderildiler. oraya varır varmaz; elerindeki silahları, kendileriyle birlikte olan bir gurup kuzeyli kürde çevirerek, onları önce esir aldılar, daha sonra serbest bırakarak, ailelerine ve airetlerine sığındılar. bu astyages yöntemlerinin yarattığı harpagos'lamanın aynı topraklar üzerinde yeniden tekerürüydü.   sorusturma komisyonunda görevli olduğum dört aylık süre içinde kimseyi tutuklamadım. baka yerlerde tutuklanıp bana gönderilenlere ikence ve kötü muamele yapılmasına izin vermedim. cezaevlerinde yıllarca ikence gören ben, savcı olunca; ikenceci mi olacaktım? asla! đlk olarak beyrut'a, gözaltına alınarak bize gönderilen bir bayanla bir erkeğin soruturmasını yaptım. erkeğin adı abdurrahman, kod adı sevgat, bayanın adı: emine idi. abdurahman suruçluydu. bir yıl önce akademide eğitim görmü, beyrut'a sorumlu olarak atanmı, iri yarı bir gençti. emine ise beyrut kürtlerindendi. đnce, cılız, zayıf, hastalıklı birisiydi. küçük bacısı daha önce gerilaya katılmı, bitlis'te ehit dümütü. annesi ve babasi beyrut'ta oturuyorlardı ve yurtsever bir aileydi. emine sürekli evlerine gelen abdurrahman'a aık olmu, "evlenelim" diyormu. neticede ikisi arasında önderlik çizgisinin engelleyemeyeceği bir ak balamıtı. lübnan sorumlusu faysal dumlayıcı olayı duyunca, ikisini tutuklatıp bize göndermiti. abdurrahmanı ayrı, emine'yi ayrı bir odaya kapatıyorum: "rapor yazın" diyorum sadece ve çekip gidiyorum. birgün sonra raporları geliyor. abdurrahman türkçe, emine arapça olarak yazmı. tercüme ettirerek okuyorum ikisinide. "biz birbirimizle evlenmek istiyoruz… " diye yazmılar.  bir gün öyle üzeri dersten sonra ulu önderimizle akademi yönetimine doğru giderken, bize: "o namusuzların durumu nedir?" diye sordu. "evlenmek istiyoruz diyorlar</Page><Page Number="78">bakanım" dedim. "serseri misiniz? peki ne yaptınız?" diye soruyor, sesiz kalıyorum. ve sözlerini tamamlıyor: "gidin sevgat'ı sikin! ondan sonra sikini kesin, bilmem neresine koyun!" diye emir veriyor. bunları biz akademi yönetimindeki komutanlara söylüyor, çekip evine gidiyor. bu bir talimattır, baka kullar olsa harfiyen yerine getirmek zorundadırlar. çünkü ulu önderimizin talimatlarını harfiyen uygulamamak, önderlik çizgisini boa çıkarmak, türk özel savaının uygulayıcısı olmaktı. ve bunun karılığı ölümdür.   yönetimdeki arkadalarla toplantı yapıyoruz. cezaevi çıkılı be arkadaız, yönetime tam hakimiz. cezaevinde itiraf yapan ali aksoy koaardinatör, biz yönetim görevlisiyiz. zeki yılmaz, ben, resul ve bilge. bizim dıımızda ikisi bayan, be kii daha var. tartımamız sırasında bilge ile ali aksoy ikence yapılmasından yanaydılar. çünkü ikiside tartımanın gereksiz olduğunu söylüyor, talimattan söz ediyorlardı. bilge, konuyu tartımaya devam ettiğimizi görünce, partiden birey anlamadığımızı söylüyordu. çünkü ulu önderimiz, yani ulusun kendisi talimat vermi, biz ise o talimatı tartııyorduk. đte cezaevi kiiliği buydu. tartıma esnasında unu da anladım; cezaevlerinde ve polis soruturmalarında ikence ile uslananlar veya ikence ile "adam" olanlar yani yenilenler; insanlara ikence yapmaktan yanaydılar. đkenceyle insanların doğru yola geleceğine, adamlaacağına inanıyorlardı. fakat cezaevlerinde ikencelere ve ikencecilere boyun eğmeyenler, insanlara ikence yapılmasına kesinlikle karıydılar. bilge ve ali aksoyun direnme mekanizması poliste ve cezaevi ikence hanelerınde kırılmıtı. imdi sevgata ikence yapılarak, direnme mekanizmasının kırılmasını istiyorlardı. benim, laz zekinin ve resulun tavrını bildiklerinden, söylemek istediklerini açıkça söylemiyor, talimata sığınıyorlardı.  sonunda tartımanın gereksizliğine inaninca:"tamam sorumluğu ben üstleniyorum "deyip cezaevine gittim. ortada talimat var, uygulamazsam astyagesin yöntemleri gelir, uygulasam devrimciliğimi ve insanlığımı yitiririm. yolda konu üzerinde düünmek cezaevi kapısına kadar gittim, nöbetçiler beni görünce hazırol vaziyette geçtiler, düüncelerimden sıyrılarak:"abdulrahmanın kapısını açın !"diye sert bir emir verdim. kapı açılınca içeri girip kapıyı kapattım. abdulrahman beni görünce ayağa kalkarak put gibi durdu. daha öncede sorusturmaya alınan abdulrahmanın korktuğu her halinden belli oluyordu. ama beni tanıyor, ikence ve vahetle ilgili kitaplarımı okumu, ikence yapmayacağımi biliyordu. kendisine:"otur abdulrahman"diyorum, hazırolu bozmuyor, göğsü öne doğru fırlamı, elleri yanlarına bitiik, dik, sabit gözlerle bana bakıyordu. oturduktan sonra onu da oturttuyorum.  "bak abdulrahman, parti evliliği yasaklamı, sen ise bir yasağı çiğniyorsun"diyorum.  "komutanım, biliyorum" diyor. "bildiğin halde niye yapıyorsun?" "mecbur kaldığımdan" "neden mecbur kaldığını öğrenmek istiyorum?" "komutanım, imdiye kadar kimseye anlatmadım, seni tanıyor ve kendime güvendiğim kadar sana güveniyorum, anlatacagim: emine hastadır, beyrut'a doktora gitmi. doktor, evlenmezse ölür teshiini koymu, o da durumu bana anlattı, benimle evlenmek istediğini açıkladı."  bunları çok etkileyici, içten gelen acı bir dille anlatınca, gülümsüyorum:  "yani bir yurtseverin kızının hayatini kurtarmak için kendini fedamı etmek istiyorsun?" dediğimde o da gülümsedi. mizahi sevdiğimi biliyor, anlatıklarına inanmadığımı bildiği halde  "evet komutanım kızın hayatını kurtarmak istiyorum" dedi.  onunla resmi ideolojinin dili ve mantığı ile konumuyor, gerçeklerin diliyle anlatıyordum: "abdurrahman, ben onüç yıldan beri evliyim, oniki yıldır eimle buluamadım. evliliğe karı değilim. seni savaa gönderiyoruz, orada evliliği sürdürmek zordur. emine'yi kendinle dolatıramazsın. gerçek budur, bu gerçeği görmeye çalı. emine ile evlenip evde</Page><Page Number="79">oturman, mücadeleden vaz gecmen doğru olmaz. birbirinizi sevin, bu çok doğaldır, ama evlenecek kouları yaratmak için mücadeleyi gelitirmemiz gerekiyor," diyorum. söylediklerimin çok doğru olduğunu söylüyor, "ama ben yapamıyorum" diyor. söylediklerimin üzerinde düünmesi istiyor, bir isteğinin olup olmadığını soruyorum "hayır" diyor. ayağa kalkıp hazırol vaziyette geçiyor. abdurrahman'ın kapatıldığı odadan çıkınca, kapıda hazırol vaziyette bekleyen nöbetçilere. "emine'nin kapısını açin!" diyorum. anahtar ve zincir sesi geliyor, bu seslerden nefret ediyorum. kapı açılınca içeri giriyorum. emine korkulu gözlerle hazırol vaziyette penceresiz, karanlık küçük odanın orta yerinde durmu bana bakıyordu. kısa boylu, esmer, ince, zayıf, siyah saçlı, kurbağa yüzlü karakuru bir kızdı emine. kendisi ile kurdmanci diliyle konuuyorum: "raporunu okudum, son olarak bir diyeceğin var mı?" diye soruyorum, zavallı bir durumda boynunu bükerek "willeh heval gotina min i davi ez dixwazim bi ebdurrahman're bizewicim (vallah arkada son sözüm abdurrahman'la evlenmek istiyorum.) " deyince içim burkuluyor. nöbetciler gülüyorlar ve kapı emine'nin yüzüne kapanıyor.   akademi yönetiminin bulunduğu binalara doğru yürürken yolda düünüyorum; önderlik çizgisini değil, aklın çizgisini uygulamıtım. önderlik çizgisine göre böyle konuları tartımamanın veya böyle konularda kiileri ikna etmeye kalkmanın zamanı çoktan gecmitir. kii önderlik çizgisine karı gelerek suç ilemitir. otorite dayatılarak, gerekenler yapılmalıdır. ya önderlik öldürülmeli, ya da "adam" edilmelidir.  yönetim binasına gidince arkadalar merakla "ne oldu?" diye soruyorlar, isteklerinde diretiyorlar yanıtını veriyorum. ali aksoy tekrar önderliğin talimatindan söz ediyor, yanamıyoruz. bizi ispiyonladıkların da, tutuklanarak abdurrahman'ın yanına gideceğimizi, baımıza kötü eylerin geleceğini biliyoruz. sonra ali'nin kolay kolay böyle bir eyi göze alamayacagini düünüyoruz. bilge: "bir iddianame hazırlayın yargılayalım" diyor. đddianame hazırlamayı kabul etmiyor, kızı serbest bırakıp babasının evine gönderelim, abdurrahman'ı eğitime alalım diyorum. bilge, adnan, zeki ve resul önerimi mantıklı buluyorlar, ardından "önderlik bu öneriyi kabul etmez" diyorlar. sonunda zeki yılmaz'a iddianame hazırlama görevi veriyoruz.  bir gün sonra iddianemeyi hazırlayıp getiriyor, okuyunca zeki'ye sinirleniyorum. çünkü iddianame "yozlasmı, fahie, alçak, rezil, erefsiz…" kelimelerle dolu. "ben bu iddianamenin altına imzamı atmam, bir gün bu yazılanlar tarihe geçer, gelecek nesiller okuduklarında yüzümüze tükürür" diyorum. zeki ise : selim arkada, partinin uslubu nasılsa, ben öyle yazmak zorundayım, burada kendi uslubumuza göre iddianame hazırlayamayacağımızı hala anlayamadın mı?" diyor. o da haklı. ama buna rağmen diretiyordum. neticede ikisini yargılamaktan vazgeçiyoruz. zaten ulu önderimiz, uzun süre tutuklu kalmalarini istiyor, bunu biliyoruz. bizde önerimizi, bizden sonra gelecek olan yönetime devretmeye karar veriyoruz. bizden sonra gelen yönetim önerimize uygun olarak emine'yi babasının evine gönderiyor, abdurrahman eğitime alınıyor. bir süre sonra abdurrahman akademiden firar ederek beyrut'a gidiyor, emine'yi alıp kayıplara karııyorlar.  đbretlik olaylardan birini daha anlatmak istiyorum: "türk'lerin kızı, yani kürt milletvekili ahmet türk'ün yegeni, hevi türk (20) akademinin öğrencilerinden azman kod adlı bir gerillaya aık olmutu. azman serhat eyaletinde bir ağanın oğlu, avukat. gerilla savaına katılmı, üç yıl kadar dağda kaldıktan sonra akademiye gelmiti. hevi türk 20-21 yalarında uzun boylu, esmer iriyapılı bir kız. bir gün dersten sonra akademi yönetimine geldiğinde, yönetimde görevli malatyalı leyla bana: "hevi ile azman arasında bireyler var" dedi. ne var diye sorduğumda; sen ders anlatırken hevi sürekli azman'a bakıyordu" dedi. önemsemez bir tavır takınarak, baktıysa ne yapalım dedim. tekrar derse girite azman baka bir yere oturdu, hevi yerini değitirerek azman'la bakıabileceği bir yere geçti," diye sürdürdü konumasını. yani bakanımın dıında stratejik konuslandırma mı var, demek istiyorsun, dediğimde güldü. ertesi gün yine ben ders veriyordum, ikisini izledim leyla’nin söyledikleri doğruydu; hem bakıma hem strateji konuslanma vardı. benim anlayııma göre değil, önderlik çizgisine göre bu suçtu.(2) kutsal akademi toprak" ları üzerinde göz zinası yapılıyor, dersler dolayesiyle sava boa çıkarılıyordu. bu da objektiv olarak ajanlıktı! aynı günün akamı leyla "dediklerim doğru çıktı değil mi?" deyince diğer arkadaların yanında konuyu</Page><Page Number="80">tartıtık" hemen ikisinide tutuklayalım" dediler. ne köleci çağda, ne feodal çağda, ne de yeryüzünde bugüne kadar bakıma suç sayılmamıtır! bakıtı diye kimse hapishaneye atılmamıtır, "bakıma suçu" diye bir suç kavramı yoktur, iddianameyi nasıl hazırlayacağız? bu insanların gururunu yüzlerce kiinin önünde rencide etmeye gerek yoktur diyecegim, "ahlaksızlığa müsade ediyor, önderlik çizgisine karı geliyor" olarak değerlendirileceğinden, düündüklerimi söyleyemiyorum. çaresiz hevi'yi tutuklayacağız. dersi dinlemediği, boa çıkardığı gerekçesini ileri süreceğiz. azman'a da uyarıda bulunacağız. bilge hevi'yi tutukluyor, konuyla ilgili azman'la da konuuyor, azman kızıyor "siz bana komplo kurmusunuz" diyor. bilge azman'i yakından tanıdığı için ikna ediyor. hevi'yide iki gün sonra serbest bırakıyoruz. soruturma raporunda: "azman'i seviyordum, ders anında kendisine baktığım doğrudur, ama kendisini sevdiğimden haberi yoktur" diye yazmıtı.  ulu önderimizin yüce çizgisinin akademide böyle uygulandığını gören, öğrenen öğrenciler dağa gidince; daha katı bir ekilde uyguluyorlar. çünkü bu çizgiyi ne kadar keskin ve katı uygularlarsa, devrimin o kadar çabuk gerçekleeceğine inandırılmılardır. uygulanan bu sapık çizginin sonuçları 1992 bölge raporlarına öyle yansıyor: "dersim'de parti içinde cezalandırılanların sayısı 17, ehit düenlerin sayısı 23'tür. amed'e parti içinde cezalandırılanlar 38, ehit düenlerin sayısı 42'dir. botan'da parti içinde cezalandırılanların sayısı 27.evet, bu rakamlar uzayıp gidiyor. 1992 konferans raporlarına kaçanların sayısı artmıtı; bazı bölgelerde kaçanlar, kalanların iki katıdır. bazı bölgelerde de kaçanların sayısı düüktür. uygulanan sapık çizgiden kurtulmak ve ihanet damgasını yememek için intiharvari eylemlerle kendilerini imha edenler, ehit sayıldığından; çizgiyi protesto etmek için intihar edenler "yaamami ve ölmemiler" olarak görüldüklerinden, sayılarını tesbit etmek mümkün değildir. bir de mahkemelerde yargılanmadan, çizgiye muhalif oldukları için özel imha ekipleri tarafından "ip ucu bırakılmadan" ortadan kaldırılanlar vardır. bunların sayıları hayli kabarıktır; özel bir ekilde öldürülüp, gizli gizli mezralara konulmulardır. sapık bir çizgi ve barbar bir düman tarafından, halkımızın en değerli evlatları böyle yok ediliyor! sapık çizgi tarafından öldürülenlerin yüzde doksanbei suçludur. mahkeme kararlarına ve ulu önderimizin onayına göre, ulu önderimizin kendi deyimiyle ‚çizgi suçu’ ilemilerdi. öldürülenler, türk devletinin ajanları olsalardı; ifadeleri, mahkeme tutanakları, isimleri, resimleri gazetelerde yayınlanırdı. suçsuz yere öldürüldükleri için "öldürüldük" diye üstlenilmediği gibi, yaayıp yaamadıkları söylenmiyor. ortadan kaybolanların akibetlerini sormak suç olarak değerlendirildiğinden, kaybolanları sormamak devrimci bir anlayı olarak kabul görüyor.  bazı bölgelerde aileler oğullarının ve kızlarının parti (önderliğin sapık çizgisi) tarafından öldürüldüğünü duyuyorlar. bölgedeki gerilla komutanlarına ba vurarak, oğullarının ve kızlarının neden öldürüldüğünü soruyorlar. gerilla komutanlari, ailelere verecek yanıt bulamadıklarından; oğullarından ve kızlarından haberlerinin olmadığını söylüyorlar.  "1993 telsiz konumaları" 21 adlı kitabı okuduğumda iğrenmitim. botan gerilla komutanı telsizle ulu önderimize: "bakanım, botan'da bizden önceki yönetim tarafından, çok sayıda arkada yargılanıp öldürülmü, aileleri durumu öğrenmiler, gelip bize soruyorlar verecek yanıt bulamıyoruz. bu ailelere ne diyelim?" sorusunu soruyor. ulu önderimiz u yanıtı veriyor: "o ailelere deyinki; sizin çocuklarınız devrimciydi. đçimize sızmı özel sava elamanları tarafından katledildiler. biz, çocuklarınızı öldürenleri kısa zamanda ortaya çıkararak intikamlarını aldık. ne yapalım savatır, oluyor deyin" diyor. telsiz baındaki botan komutanı bu "mantıkli!" yanıt karısına "anlaıldı bakanım" diyor. oysa o gençler öldürülmeden önce "yüce bağımsızlık mahkemeleri" tarafından yargılanarak idam cezasına çarpıtırılmı, idam kararları ulu önderimiz tarafından onaylanmıtır. đçimize ajan sızdığı doğruydu. ve bu ajan, ülkemizin bir parçasıydı, sömürgeletiren bir ülkenin bakentine oturuyor, telsiz talimatlarıyla geleceğimizi kuruna dizdiriyordu!  ulu önderimizin çizgisine göre objektif ile subjektif ajanlık arasında önemli bir fark yoktu. önderlik çizgisine uymayan, çizgiyi uygulamayan, uydurmayan, uygulatmayan kim olursa olsun ajandır, yargılanıp cezalandırılır. kanun önderlik çizgisidir, yargılama buna göre yapılır. öldürülenlerin aradan altı ay geçmeden suçsuzlukları anlasılır, buna</Page><Page Number="81">rağmen sapık çizgi dayatılır. burda suçlu; kaçkın, ölü ve köleler üretiyor. kimse bunu göremiyor; asil suçlu görülmeyince, suçsuz gençler suçlanarak öldürülüyor. öldürülenler, gerçekte ajan olmadıklarından isimleri kamuoyuna açıklanmadığı gibi "kayıp" bile denilmiyor. pek çok aile oğullarının veya kızlarının yaadıklarını, dağda savatıklarını sanıyor.   sorgusunu yaptığım son "suçlu" roza idi. akademiye geldiğimde, katıldığım ilk derste, kadın sorunu ile ilgili görülerimi söylediğim gün, benimle konumak isteyen kömür gözlü diyarbakır'lı roza. eiminde görevli olduğu akademi yönetimi tarafından daha önce tutuklandığını, sonra serbest bırakılarak batman'da kontr-gerilla tarafından ehit edilen gazeteci cengiz altun'un kız kardei sakine ile bar elyas'a alındıklarını, burada bir süre tutuklandıktan sonra am'a ulu önderimizin evine gönderildiklerini biliyorum. bu iki genç kız, çok önemli bazı olaylara tanık olmu, bazı dayatmalara karı çıkmılardı. ulu önderimizin ikisini " ahlaksiz ve sürtük " olarak damgalamı, iki kez uygulamaya tabi tutmu, sonunda yine evine almıtı. sakine ile roza yaadıkları olayları bar elyas ve am'da fuat cavgun'a anlatmılardı. kimselere anlatılmaz sırlar bunlar. fuat cavgun, önce bunalıma giriyor ardından kızlarla ayrıntıyı konuuyor ve "bu durumu açıklığa kavuturacağım " diyor.  ulu önderimizin kuryesi ahmet fuat'ın ulu önderimiz için söylediği kötü sözleri, cebindeki küçük bir ses alma cihazına kayıt ediyor, sonradan ulu önderimize dinletiyor. ses baka bir odadan ve uzaktan alındığı için bir ey anlaılmadığından suç delili olarak bize gönderiliyor. soruturma komisyonunda kaseti dinliyoruz, ses anlaılamayınca imha ediyoruz. ulu önderimiz iin iç yüzünü bildiğinden, hemen fuat cavgun'u almanya'ya gönderiyor, ardından avrupa sorumlusuna u talimatı veriyor : " o serseriyi sağlam bir evde göz altında tutun, kendisi ile konuulmasın, hiç kimse ile temasa geçmesin, çok tehlikeli bir unsurdur. "  bu talimat üzerine fuat almanya'da 1992'nin baından beri denetim altında tutuluyor. 7 mart 1993 tarihinde ben almanya'dan ayrıldığımda hala denetim altındaydı. birkaç kez örgütün izni dıında bazı bölgeler veya ülkelere gittiğınden dolayı sert eletirilere mağruz kalmıtı. almanya'dan ayrılmadan üçgün önce mustafa karasu ile bir görümemizde: "bakan bana " fuat'ı öldürün gitsin' dedi ama ben kabul etmedim ' demiti. cezaevi kiiliğini sürdürüyorsun mustafa. önderlik " öldürün gitsin demite, sen kabul etmemisin? astyages yöntemlerinin pusuda beklediğini bilmen gerekir diyecektim ama, karasu henüz ulu önderimizin karı devrimciliğini, yamyamlığını, örgüt ve halk dümanlığını, gözleriyle görmediği için; inanmayacağını bildiğinden, bildiklerimi anlatmadım. çünkü cezaevinden ilk çıktıgımda ulu önderimizin aleyhinde kim böyle sözler sarf etseydi "düman propagandasıdır" der, inanmazdım. ulu önderimiz, biz yönetimdeki komutanlara: "fuat cavgun yozlamı, birer dükün olan roza ve sakine ile uygunsuz ilikiler gelitirmiti. bundan dolayı örgütle bir ilikisi kalmamı, almanya'ya gönderilmitir" dedi.   roza am'da suç iledi gerekçesiyle tutuklandı, akademiye getirilip bize teslim edildi. kendisiyle hiçbir ey konumadan cezaevinin bo bir odasına kapatıyoruz. bir gün sonra kurye bir defter getiriyor, kabaca bir inceledikten sonra, nedir bu, diyorum: "sakine'nin iir defteridir, önderlik incelenmesini istedi " diyor. iirleri okuyorum; ince ruhlu bir el tarafından yazıldığı hemen kendini belli ediyordu. bir dörtlüğün altı kırmızı kalemle çizilenmiti iki mısrasını hatırlıyorum:  "dillerin gerçekleri anlatamadığı bir gerçek bu gün yine kabe'ye saldırdı o köpek!"  bununla neyi anlatmak istediğini birbirimize soruyoruz, ali aksoy: "kabe diyarbakır cezaevi, köpek önderliktir"diyor, mantıklı buluyoruz. kurye, bir de roza ile ilgili bir rapor getirmiti. raporda "önderliğin yemeğine zehir atarken yakalandı" deniliyordu. cezaevine konulduğunun üçüncü günü soruturma yapmak amacıyla odasına girdim. dıarda diz boyu kadar kar vardı, odası buz gibi soğuktu. roza'nın kaldığı yerde soba yoktu. sünger</Page><Page Number="82">yatağın üstünde ve üç battaniye altında tir tir titriyordu. odanın ölgün mum ıığında siyah saçları ve kömür karası gözleri parlıyordu. roza'nin odasındaki soğuk, bana 1981 kıını, diyarbakır tercitlerinin soğuğunu hatırlattı. fakat imdiki fark; ben orada tutuklu, burada savcıydım. odanın kapısından içeri girdiğimde roza ayağa kalkıp hazırol vaziyeti almak istedi. "hayır otur" dedim, oturduktan sonra "sigaram yok" dedi. cebimdeki paketi verdim. roza sigarayı içerken "önderliğin zehirlemek istemisin, tutuklamanın nedeni budur, biliyor musun?" dediğimde, peki sen bu iddiaya inanıyor musun?" sorusunu sordu. "benim inanıp inanmamam önemli değil, ne olmusa bana yaz" diyorum. roza bir "ahh!" çekip bir süre soluğunu tuttuktan sonra konumaya balıyor:  "selim arkada, ben diyarbakır’lıyım ama ankara'da büyüdüm. dev sol'a sempati duyuyordum, sonra pkk sempatizanlarıyla tanıtım. süre içinde ilikilerim ilerleyince; iimi ailemi terk ederek akademiye geldim. devrimcilik yapmak, ülkemin bağımsızlığı için savamak istiyordum. fakat burada baka eylerle karılatım. haklı olduğum halde "dükün" oldum. daha önce bu odada günlerce ikence gördüm, senin o adi karın bizzat saçlarımı çekti, kafamı duvara vurdu, diğerleri beni dipçiklediler. ben kimseyi öldürmek veya zehirlemek için buralara gelmedim. daha önce ve imdi buraya neden konulduğumu bir ben, bir de bakanımız biliyor ve suçumu kimseye söylemiyeceğim!" bana anlat, bana güvenmiyor musun, diye soruyorum: "hayır bana ikence yaparsınız." "benim ikence yapacağıma inanıyor musun?" "sen yapmazsın ama, oyapacak adam bulur" diyor.  "ben burada olduğum sürece sana kimse ikence yapamaz"  "ahh! sen hala gerçeği anlamamı ve görmemisin, bundan dolayı sana anlatsamda inanmayacaksın" deyip susuyor.  "eim seni nasıl döver?" diye soruyorum. amacım insanlara yapılan ikencelerin dozunu ve yöntemlerini öğrenmekti. anlatıyor, dinledikçe nefret ediyorum, baımı önüme eğip düünüyorum. hayır! bunlar pkk'li olamaz. pkk mazlumların, horlananların, ikence görenlerin, zulme, sömürüye ve ikencecilere karı olanların partisiydi. biraz daha düününce; selim sen hala o partiyi arayacak kadar safsın dedim kendi kendime.  uzun süre balarımız önümüzde, bakılarımız yerde öylece suskun kaldık. "đkence yapanların suçu yok, yaptıran var" diyor, zeki kız. açık vermemek için;" yanlı düünüyorsun, o yönetim adi kiilerden olumutu. niye imdi sana ikence yapılmıyor? önderlik bana 'git ikence yap' dese yapmam. fakat kendim yaparsam yaparım, yapmadım diye rapor yazarım" dedim. kız, mantığı ve sistemi anlatmaya balayınca; kendimi diyarbakır cezaevinde yüzbaı esat oktay'dan sonra gelen abdullah kahraman gibi görüyorum. o da cezaevinde yeni göreve baladığı zaman: "đkence yapmak devletin politikası değildir, her eyi o namusuz esat yaptı" diyordu. suskun ve düünceli olduğumu gören roza: "peki einin bu kadar adilemesinin nedenleri üzerinde hiç düündün mü ?"diye sorarak suskunluğumu bozmak istiyor.   "eimin adiletiğini biliyorum, fakat nedenlerini henüz anlamı değilim. bırak seni, bana bile diyarbakır cezaevinde görmediğim ikenceleri yaptı. cezaevi konfaransı yapıldığı zaman, geceleri arazide yattığımız için bitlenmitik. bizim ferhan güllü askeri elbiselerimizi sıcak suyla kaynatıyordu; bitler ölsünler diye, sıcak suya bir avuc d.d.atıyor, elbiseleri iyi durulamadan kurutuyordu. elbiseleri giydik, öyle sıcağında vucudumuz terleyince d.d.t ter gözeneklerinden vucuda giriyor ve ard arda düüyoruz. gece bizi bar elasta ki bir filistin hastanesine kaldırıyorlar, komaya girdiğimizden dördümüzünde erkeklik organından hortumla sidik torbasındaki zehirli idrarı çıkarıyorlar. ölümden kurtularak akademiye geri döndük.  cezaevi konfaransında asla kabul edemiyeceğim görüleri kabul etmek zorunda kaldığımdan, sinirlerim gergin, sıkıntıdan patlamak üzereyim. đdrar yollarımda müthi bir yanma var, kalkıp tuvalete gidiyorum, agrı dahada artıyor. ama idrar gelmiyor. sidik torbasına giden kanalın sinirden, sıkıntıdan kapandığını bilmiyorum. su içtikçe böğrümdeki ağrılarım artıyor. ard arda tuvalete gidiyorum, zorlanıyorum. đdrar gelmeyince ağrılara dayanmayıp inliyor ve bağırıyorum. đnleme ve bağırma seslerim ta</Page><Page Number="83">cezaevi konfaransının yapıldıgi çadıra kadar gidiyor. sanki diyarbakır cezaevinin tecrit salonunda ikenceye alınmı gibi bağırıyorum.  ağrı; cop ağrısı, saz sapı ağrısı, demir sandalye ayağınin ağrısı, balta sapı ağrısı, içine demir çubuk konulmu hortum ağrısına benziyor. bütün ağrılarımı tanırım. ağrıdan ziyade yanmadır bu. ama odun atei, çakmak, kibrit, mum yakmasından ziyade kaynak makinasi yakması gibi bir yangı bu. veya sanki büyük bir taı erkeklik organıma bağlamılar, aağı doğru çekiliyorcasına bir ağrı. çadıra geri döndüğümde bağırtılarımı duyan arkadalar:hastahanede takılan hortumdan dolayı zedelenme var onun için ağrıyor' dediler. sidik gelmiyor diyorum kimse birey anlamıyor, biraz yerde kıvranınca tekrar kalkıp tuvalete gidiyorum. yine kaynak makinasının yangısı. yine erkeklik organıma bir topac gibi bağlanmı ta, yine gücüm yettiğince bağırıyorum. geri dönüyorum çadıra. karnım davul gibi simi; ayakta duramıyor, oturamıyor, yerde kıvranarak bağırıyordum. "beni hastahaneye kaldırın, dayanamıyorum. diyarbakır ikencelerinin acısı gibi acı duyuyorum."  çadırımızın ispiyoncusu rubar, durumumu yönetime bildirince bir süre sonra eim geldi. vücudum ter içinde sırıldıklam, yerde kıvranıp bağarıyorum. uzaktan yerde yatan bir ite bakar gibi bana bakan eim: "nedir, kendini yere atmısın? kalk, otur!" diye bağırdı bana. "biraz yakına geli anlatayım" dediğimde "ne anlatacaksın?" deyip çadırdan çıktı. akademi yönetimine "bir eyi yok" diye rapor verdiğini biliyorum. çünkü beni dinleme zahmetinde bile katlanmadı. ona göre cezaevi konferansına katılmak istemediğimden kendimi yere atmıtım. resmi ideolojinin tesbiti buydu. đki gün geceli gündüzlü, beka'nin taları arasında bir çakal gibi uludum, kendimi yerden yere vurdum. tuvalete cıkamamam benim için ölümcül bir dertti ve düüncelerimin polisi konumunda olan eimin vicdanı ve yüreği beka'nin taları gibi sertti. tuvalete çıkamayıımın ikinci günü, çadıra suriye kürtlerinden bir doktor geldi. selim çürükkaya olduğumu biliyordu. beni muayene etikten sonra alay eder gibi gizliden elime bir vitamin hapı tututurdu. yüzüne tükürecektim ama kendimi tutum ve hapı fırlattım. o gece bağırmalarım giderek artınca akademi doktoru nasır çadıra geldi. bir ağrı kesici iğne yaptı, kardeim sait’le çukurova'da aynı okulda okuduklarını söyledi. karnımın çok sikin olduğunu görünce: "hastahaneye kaldırmazlarsa, sidik torbası patlar" dedikten sonra yönetime doğru gitti. nasır'ın üç ay sonra bana anlatığına göre doktor baran'a gitmi "selimi hastahaneye kaldırmazsanız ölür, sorumluluğunu ben üstlenmem" dediğinde gebersin" demi baran. aynı sözü ferhan güllü için de kullanmı. yönetimin beni hastahaneye kaldırmayacağını anlayınca, gece yarısı ferhan güllü ve iki arkadaa: "gelin beni su yönetime götürün, ben o erefsize ne söyleyeceğimi bilirim" dedim.  o gece bar elis'a götürüldüm, hastahanede erkeklik organıma hortum takılarak ikibuçuk litredan fazla su alındı, yeniden dünyaya gelmi gibi sevindim. bir gün sonra konumlandığım çadırın kapısına gelen eim sırıtarak "geçmi olsun" deyince, beka'nin taları gibi duyarsızdım. burada sözümü kesen roza: "bütün bunların nedenini anladığın gün, benim neden buraya konulduğumu anlarsın, rapor yazmaya gerek duymuyorum ne yaparsaniz yapın" dedi. roza'nın bu esrarengiz cümlelerinin anlamını o zaman tam olarak bilmiyordum. son olarak yakalandığımda, benimle birlikte bekaa’daki cezaevinde tutuklu olan ulu önderimizin kuryesi fevzi'den öğrendim gerçeği.   roza'yi hiç bir zaman unutamam. diyarbakır vahetinde pien cesaretime rağmen onun yanında cesaretsizdim. özgürlük timsali kömür gözlü roza, seni unutmadığımı, cesaretsiz ve alçak biri olmadığımı bilesin diye, bu satırlarla seni geleceğe aktarıyorum. ölü müsün sağ mısın bilemiyorum. fakat bu kayıtlarla seni ölümsüzletirmek istiyorum. roza ile konumamızdan üç gün sonra nöbetçiler; roza'nın ölüm orucu haberini getirdiler. zaten am'da daha önce bileklerini kesmi, ölümden kurtulmutu. bu kızın bildiği önemli eyler üzerine düünmeye çalııyordum. ali aksoy "gebersin!" dedi. türkiye ve kürdistan cezaevlerinde ölüm oruçları ve açlık grevlerine baladığımızda savcıların ve cezaevi müdürlerinin kullandıkları "gebersinler" sözünü imdi arkadaım kullanıyordu.</Page><Page Number="84">onbir yıllık cezaevi yaamımda tam 23 kez açlık grevine ve ölüm orucuna girmitim. imdi ise bana karı ölüm orucu balamıtı. haksızlığa uğrayan insan seslerini, insanlığa duyurmak için, baka çareleri olmayanların kendilerini yiyerek bitirdikleri bir eylem biçimiydi ölüm orucu. ölüm oruçlarında ehit düerek pkknin insancıl yönünü ortaya koyan kemallerin, hayrilerin partisine karı, genç bir kız, ölüm orucuna balamıtı. önce böyle düünüyorum, sonra hayır diyorum. eğer pkk bugün ölmü olsaydı, bu genç kız ölüm orucuna girmemi olacaktı. bu genç kız, kendini partinin yerine koymu ulu önderimize karı ölüm orucuna girmiti.  eylemin onbirinci günü rozayı görmeye gidiyorum, kaldığı odanın kapısını açtığımda, oturmu sigara içiyordu. đçeri girdiğimde ayağa kalkmaya çalıırken elimi omuzuna koyarak oturtum, sigaramı yaktıktan sonra: "roza vazgeç, bu eylemle birey elde edemezsin" dedim, daha sözümü uzatacaktım; yıllarca türk savaçılarının bana karı kulandıkları kelimeleri kulandığımı hatırladığımdan, utanarak sustum. sonra eylemden vazgeçirdim roza'yı. bana güveniyordu "sen buradan gidersen, bana ikence yaparlar" diyordu. avrupaya gittiğimde henüz tutukluydu. son yakalandığımda kurye fevzi, roza için: (22) "serbest bırakılıp am’a getirildi. hiç bir zaman bakana "bakan" demedi, sonunda botan'a gerilla olarak gönderildi" demiti   oteldeki ilk geceyi bunları düünerek, kendi kendimle konuarak, söylenerek, kendimi yargılayarak bazılarını saygıyla anarak, bazılarını lanetleyerek geçirdim. çok az uyuyor, düünüyor kendimle hesaplaıyordum.   21 agustos 1993 beyrut                                                      bölüm: 7  "tanrılar, bizleri bilgisizliklerin duvarları arasına hapsederek, içimize korku salarak köleleştirdiler."  hamra arapça’da kırmızı demektir. ben beyrutun hamra semtinden denize doğru yürüyorum. tenha, talık bir koy buluyorum. kimsenin beni göremeyeceği bir yerde oturup günelenmek ve denizi seyretmek istiyorum. arayıım uzun sürmüyor, kayalıklarla dalgaların gelgitlerini izleyerek düünüyorum. ulu önderimizin kurduğu dünya gözlerimin önündeki denizin üzerine seriliyor. bu dünyada düünce üretmek, düünmek yasak. ulu önderimizin kitapları dıında kitap, onun çıkardığı gazeteler dıında gazete okumak, aratırma yapmak, soru sormak suç. bbc radyosunun haberleri dıında radyo dinlemek, televizyon izlemek, çizgi dıı olmak, mizah yapmak, gülmek, ağlamak, duygulanmak sohbet etmek yargıyı gerektirir. roman okumak, tiyatro ile ilgilenmek, mozarti dinlemek yozluğun daniskasıdır.  bu korkunç durumla bizleri bilgisizliklerin duvarları arasına hapsediyor ve ardından; içimize korku salıyordu ulu önderimiz bizleri öyle bir dünyaya inandırmaya çalııyordu: biz kullar onun yüce çizgisine ulamadığımız, iyi uygulayamadığımız, boa çıkardığımız için objektif ajanlarız. bu birinci halkayı oluturuyor. kürt ve türk solunun bütün örgütleri hem objektif hem subjektif ajandır, bu ikinci halkayı oluturuyor. üçüncü halkada korkunç canavarlar, ejderhalar,vampirler, köpek balıkları, yarasalar, le kargaları, çakal ve kurtlar vardır. bunlar türkiye, abd, đsveç, almanya, rusya vs. ülkelerdir. bütün bu kan emici, ürkütücü, korkutucu, ajan ve canavarların orta yerinde ulu önderimiz bir kurtarıcıdır. eğer ona boyun eğer, allahın ipine sarılır gibi ona sarılır, söylediklerini tam yaparsak bizi bunlardan kurtarır. boyun eğmezsek baımıza gazaplar yağdırır; kimimizin baına bir torba geçirterek boğdurur, kimimizi en sevdiğimiz arkadalarımızın kurunlarına hedef yapar, kimimizi yüksek kayalardan atıp parçalar, kimimizi avukat mahmut bilgili gibi yemekte boğdurup, cesedimizi satırla parçalayıp kanalizyona atar, kimimizi öldürdükten sonra tanınmayalım diye yüzümüzün derisini soyar, kimimizin cesedini bir varil benzinin içine yerletirerek atee verir. eline geçirmediklerini ajan, vampir, canavar, pkk ve halk dümanı olarak ilan eder. bu korkuları içimize saldıkça köleleir ve ona bağlanırız. türkiye cumhuriyeti de 70 yıldan beri aynı mantıkla bizleri köleletirmiti. türkiyedeki resmi ideolojiye göre yunanlar, bulgarlar, rumlar,</Page><Page Number="85">ermeniler, rusya, "yedi dühel" türklerin ebedi dümanıydı, "türkün türkten baka dostu yok" mantığı herkesi düman ilan etmiti. đçte "bölüçülük, kominizim, vatan hainleri, irtica"vardı. bu korkunç ortamda her türk gözlerini yumarak, kulaklarını tıkayarak, hiç birey düünmeyerek kemalizmin "ulu öğretisine" sığınmalıydı. nefret ediyorum dünyadan ve bakılarımı gökyüzüne çevirerek düünüyorum: 1991 yılının son aylarında mahsum korkmaz akademisinde; " türkiye devrimci halk partisi " ile ilgili balatılan çalımaları hatırlıyorum. ulu önderimiz bir toplantıda; " türkiyede devrimci mücadale bir türlü gelimedi, yeni bir parti kurmak gerekiyor, bizim saflarımızda çok sayıda türk var, gerekli desteği sunar, bir partiyi kurarız. parti için bir program gereklidir, ayrıca bazı büroürler hazırlanabilir. büroür konuları; türkiyede silahlı mücadele sorunları, türkiye solunun eletirisi, türk tarihi ve kemalizm, türkiyede kiilik sorunları olabilir " dedi. hemen ardından bu sorunları yazıp tartıabilen altı kiilik bir komisyon atadı. bu komisyonda ben, zehra, laz zeki, mümin akçakaya, hasan serik ve bilge vardı. ulu önderimiz tartıacağımız konularla ilgili gerekli perspektifleri verdikten sonra laz zekiyi ayağa kaldırarak " sen bir mustafa kemal olabilirsin" dediğinde, yüzü kızaran zeki arkadaın dütüğü duruma çoğu güldü.  biz talimatları aldıktan sonra mahsum korkmaz akademisinde, revir olarak kullanılan binanın solunda bir çadır kurduk, adınıda " türkiye çadırı " koyarak çalımalarımızı burada sürdürmeye baladık. program taslağı üzerinde tartımalar sürdürürken; almanyanin düsseldorf kentinde tutuklu olan türk asıllı duran kalkan, mardin eyaletinde koardinatör olan türk asılı edip ( muharrem ) ve yardımcısı elifin de konuyla ilgili görü ve önerilerini istedik. bir süre sonra duran kalkanın görü ve önerileri geldi. bizim hazırladığımız programın gerisinde olmakla birlikte bazı önerilerinden yararlandık. edip ile elif, dikkat çekici bir tavır takındılar. bize gönderdikleri bir notta " türkiyenin kendine göre koulları vardır, pkkyi orada taklit ederek devrim gelitirilemez. eğer bir partinin kurulması gerekiyorsa; bu partiyi yıllardan beri kürdistan ulusal saflarına katılıp enternasyonalist görevini yapan türkiye devrimcileri tarafından kurulması gerekiyor. parti bir seksiyon partisi olmamalı, bağımsız bir parti olmalı ve kimseden talimat almamalıdır, " deniyordu.  ulu önderimiz bu notu okuyunca vahim bir durumun ortaya çıktığını değerlendi. edip ile elifi acil olarak akademiye çağırdı. ve ikisi aleyhine anti propoganda gelitirdi. bize anlattığına göre; ikisi karı koca hayatı yaıyorlarmı, bölgede dümanla ilikili faaliyetler gelitirerek çok sayıda gerillayı kuruna dizmiler. oysa aynı edip ile elif daha üç dört ay kadar önce zindan konfaransına gönderdikleri bir mektupla, biz cezaevlerinden tahliye olanları uruguay cezaevlerinden tahliye olan gerilla komutanlarına benzeterek; köe yazarı olmakla, legal faaliyetlere önem vermekle, silahlı mücadeleyi tasfiye etmekle suçlamılardı. bu mektubu bize itahla okuyan ulu önderimiz edip ile elifi örnek devrimciler olarak göstermiti. dört ay öncesinin örnek devrimcileri "akademiye acil olarak gelin" talimatına uymayarak, mardin bölgesinden đstanbula geçerek türkiye’de parti kurma faaliyetlerine baladılar, tabi hemen" ajan " ilan edildiler. bu durumu öğrendiğimde ilerde olabilecekleri biliyormuum gibi, türkiye çadırında komisyon çalımalarımızı bitirdikten sonra sohbet arasında unları söylemitim:" zeki, bakanımızın deyimiyle sen mustafa kemalsin. mümin zaten đsmet đnönüye benziyor, hasan kazım karabekir, zehrada halide edip adıvar olsun. edip ile elifde mustafa suphi ile karısı konumuna geldiler. türkiyeye gittiğinizde ilk iiniz; edip ile elifi boğmak, sonra bir çerkez ethem yaratmaktır" dedim.  anlattıklarıma kahkahalarla gülüyorlardı. mümin đsmet đnünüye benzetildiğine seviniyordu. zehra ise halide edip adivar rolünü üstlenmek istemiyordu... türkiye partisi ile ilgili çalımalarımızı, ubat 1992 sonunda bitirdik. zehra bir grupla birlikte ulu önderimizin talimati üzerine türkiyeye gönderildi. laz zeki türkiye çalımaları yerine gerilla olarak botana gitti. daha sonra botanda ulu önderimizin talimatıyla tutuklanarak idamadan yargılandı. anlaılan mustafa kemalliği kimseye kaptırmayan ulu önderimiz, laz zekiye çerkez ethem rolünü vermiti. edip ile elifin akıbetini çok sonraları avrupada öğrenecektim. 1974lerden sonra henüz bir grup aamasında karslı bir azeri</Page><Page Number="86">olarak pkkye katılan edip, 12 eylül öncesi karsta pkk bölge sorumluluğu yapmıtı. 12 eylül darbesinden sonra lübnan sahasına geçerek uzun süre burada eğitim görmü, 1984te ulu önderimizin vekili ve avrupa koardinatörü olarak avrupaya gitmiti. burada diğer kürt gruplarına, ulu önderimize içten içe muhalefet gelitirenlere karı terör estirmi ve pek çok yurtsever ve devrimciyi ulu önderimizin talimatıyla katletmiti. ulu önderimizin avrupadaki kalıpcı anlayılarının mimari olmutu. tüm bunlara rağmen avrupada tutuklanan edip, önce idam cezasına çarptırılarak, ardından yunanistana gönderilerek oradan da mardin eyalet koardinatörlüğüne atandı. ancak edip türkiye partisi çalımaları gündeme gelince eskiehirli kasap kızı olan elifle türkiye partisi çalımaları için đstanbula gitti. buna öfkelenen ulu önderimiz, kemalist metodlarını devreye soktu. artık edip ile elif nerede olurlarsa olsunlar hal edilmeliydiler. đstanbulda ulu önderimizin talimatlarını alan kullar, faaliyete geçip onların izini buldular. durumu ulu önderimize ilettiler. bir talimat üzerine "topal osman" (24) hazırlıklarını tamamladıktan sonra yanına bir kiiyi daha alarak đstanbulda bir mardinli’nin evinde pusu kurdu. gece karanlığı bastığında edip ile elif pusu kurulan eve girip kapıyı kapatıyorlar. evde saklananlar, edipin baına bir un çuvalı geçirerek boğuyorlar! böylece 70 yıl önce đstanbula parti kurmaya giden mustafa suphi, mustafa kemalin emriyle karadeniz’de boğdurulurken, edip de aynı amaçla, parti kurma amacıyla đstanbulda iken, ulu önderimizin emriyle baı çuvalın içine geçirtilip boğduruldu. sıra cesedi imha etmeye geldiğinde, edipi boğanlar, baına çuval geçirilmi ceseti đstanbulun bir çöplüğüne götürüp, üzerine benzin dökerek yakıyorlar.  ulu önderimize edipin yürüttüğü çalımalar hakkındaki bilgiler gerekli olduğu için; elif ama götürüldü. bilgiler aldıktan sonra "af" edilerek, gözetim altında türkiye partisi faaliyetlerine gönderildi. daha sonra bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen metodlarla yok edildiğini tahmin ediyorum. çünkü bu yok edilme "polis elifi kaçırdı" biçiminde kullar arasında yansıtıldı ve elif konusu da böyle kapatılmı oldu. yirmi yıldır devrimci mücadelede yer alan elifin ardından, ne bir satırlık yazı, ne de bir açıklama yapıldı. bunlar çogumuz gibi bir frankenstayn yarattılar. bu frankestayn, yaratıcılarini yiyerek geri kalanların içine korku salıyor!   gök yüzünün ucsuz bucaksızlığı denizin enginliğinde… ulu önderimizin düüncelerimdeki yıkık, harabe dünyasının kalıntılarıyla beyrut sokaklarına dalıyorum.  22 agustos 1993 beyrut                                                 bölüm: 8  ate olmayan yerden duman çıkmaz. ben size yalnız dumanı değil, atei de gösteriyorum.  öğle satlerine yakın uyandım. du aldıktan sonra kahvaltımı yaptım. đnsan bir ile uğramayınca zaman geçmiyor, dakikalar, saatler, günler, geceler haftalar uzuyor da uzuyor. pasaport vize sorunumu nasıl çözeceğim? kızılhaç: "bir ülke sana vize verirse, pasaport sorun değil, onu biz hal ederiz." diyor. ama bildiğim kadarıyla vize almak sorun değil, bu konu kafamı kurcalıyor, gidip bir hüseyinle konuayım diyorum. lübnanda telefon balı baına bir sorun, oysa günümüz dünyasında telefon sistemi, bir ülkenin sinir sistemidir. lübnanda sava her eyi harabeye çevirdiği gibi, telefon sisteminide harabeye çevirmiti. lübnanın sinir sistemi bozuk olduğundan kolay kolay duymaz ve duyurmaz. öğleden sonra odamdan çıkıp aağıdaki salona iniyorum. vestiyerde çalıana telefon açılıp açılamayacağını soruyorum "dakikasi dört dolar" diyor. bu, lübnan parasıyla 7 bin, türk parasıyla 40 bin lira ediyor. đin kötüsü hüseyin evde olmazsa kaseti konuacak, kasete de para ödeyeceğim. sonra ya allah deyip telefon tuslarına basıyorum. karı tarafta telefon kalkınca seviniyorum, merhabalatıktan sonra:  "merak etme. kızılhaç, durumunu uluslararası af örgütüne, gazeteciler birliğine ve pene yazmı. bu dört kurulu almanya ve belçikanın sana vize vermesi için giriimlerde bulunacak. fazla üzülmene gerek yok, en kısa zamanda geleceksin" deyince "biraz acil olsun, buralarda daha fazla kalamam, selamlar gözlerinden öpüyorum " diyor,</Page><Page Number="87">telefonu kapatıyorum. akam üzeri yine deniz kıyısına gitmeye karar veriyorum. dalgaları uzun süre izledikten sonra yüzüyorum. elbiselerimi giyip otelime doğru yola çıkarken, yüzlerce kiinin ilerdeki bir uçuruma doğru kotuklarını gördüm. merak ettiğim için bende o yöne doğru komaya baladım. birinin uçurumdan denize dütüğünü öğrendim. adamı görmedim ama botların onu boğulmaktan kurtardığını, ambulansla hastahaneye götürdüğünü anladım.  güne batmak üzereydi, kalabalık arasında dolaırken otele dönmeyi düünüyordum. birden batmanlı bir yurtseveri karımda gördüm. adam elini bana uzatarak " hogeldin " dedi. tokalatım "ho bulduk hacı" dedim. ben bar eliastaki otelde göz altındayken, hacı da otelin diğer bölümünde bazı tüccarlarla birlikte kalıyordu. ebeke beyrutta hacı’yi bir dükkana yerletirmi, buradan kürdistanın çeitli il ve ilçelerine elektronik eya gönderiyordu. hacı yurtsever ve dürüst bir insan olduğu için durumumu gizlemiyorum. "kaçtım hacı" dediğimde, sapsarı kesildi! "hoca, o kelimeyi kendin için kullanmana üzülüyorum" dedi. ona göre kaçmak namusuzluktu, bana göre ise kaçmamak! hacı benim bildiklerimi ve gördüklerimi bilmediği gibi, hereyi güllük gülistanlık olarak görüyordu. ama buna rağmen hacı’ya" evet bende üzülüyorum ama bir gerçeği ifade ediyor o kelime "diyorum.  "peki neyi? " "arkadalarla anlaamadım" "o zaman bakana çık" diyor. sonra üzerimdeki kılık kadife pantolonuma, kılık botlara, rengi soluk gömleğe bakıyor: "paran yok mu?" "hayır, yok" "eyvah, selim çürükkaya bu hale mi düecekti!" "bu hale düürüldüm hacı" "peki senden ne istiyorlar?" deyince hacı’ya hereyi anlatmanın yararsız olduğunu düündüğümden: "diyarbakır cezaevinin tarihini tersyüz edecek bir kitap yazacaksın ya da seni öldüreceğiz diyorlar " "bunu kim istiyor?" "parti görüü olarak bana dayatılıyor hacı " deyince, o yine "sen bakana çık" deyip duruyor. adam parti demenin bakan demek olduğunu bilmiyorki! bende" bakan da yaz " diyor dediğimde: "bakan diyorsa yazmalısın!" "ben inanmadığım, doğru bulmadığım bir eyi yazmam. yalanın altına imza atmam, bu yüzden beni öldürmek istiyorlar ve kaçtım" dediğimde, biraz düünüyor:  "sen bir suç ilemisin ki, seni öldürmek istiyorlar, yoksa neden seni öldürsünler?" deyip anlattıklarımdan bir ey anlamıyor. "yalnız suç ileyenleri öldürmüyorlar suçlara tanık olanları da ortadan kaldırıyorlar. ben bunlardanım, ilenen suçların, çarpıtılan gerçeğin ve tarihin tanığıyım, bunun için beni ortadan kaldırmak istiyorlar" diyorum. yine anlattıklarimdan bir ey anlamayınca kendisiyle vedalaıp ayrılmak istiyorum. đtiraz ediyor hacı: "gel yemek yiyelim., bu beyrutta parasız, tek baına seni bırakamam " diyor. hacı’yla çekitiriyoruz, iki tüccar daha geliyor, onlarda beni taniyorlar, hep birlikte yalvarıyorlar. "gel bizim otelde kal" diyorlar. "hayır sağolun" diyorum. akam saat sekizden, gece saat bire kadar cadde cadde dolaıyoruz beni bırakmıyorlar, neticede ikna ediyorum "eyvallah" deyip bir köeyi dönüyorum, karanlık bir sokağa geçerek koa koa bir incir ağacının yanına varıp tırmanıyor; dalları arasında saklanıyorum. uzun bir süre bekledikten sonra ağaçtan inip otelime dönüyorum.  otelde yatağıma uzanırken düünüyorum. diyarbakır cezaevinde apocu mantığın stalinist mantık olduğunu, bu mantığın basta insan kiiliğini hedef aldığını ( 1985- 86da pkkden ayrıldı ve hapishanede sözü edilen mantığa karı ideolojik olarak aktif mücadele verdi ) söyleyen naif kurtun bana anlattıgi bir hikaye aklıma geliyor.nayifin anlattığına göre: dini etkinliğin güçlü olduğu bir bölgeye giden dört arkada, kendi arlarında konuarak birisini eyh tayin ediyorlar ve köylere gittiklerinde söz konusu adamın keramet sahibi</Page><Page Number="88">çok yüce ve ulu bir insan olduğunu köylülere anlatıyorlar. düzenledikleri bir kaç hileyle eyhin keramet sahibi olduğunu köylülere inandırıyorlar. köylüler, eyhe tam güvenerek onu yüceltip tapıyorlar. artık eyhin dediği her söz kanun haline geliyor ve eyh ilk i olarak arkadalarından kurtulmak istiyor. köylülere arkadalarının kafir ve münafık olduklarını söylüyor, köylüler eyhe inanarak sopalarla adamlara saldırıyorlar. eyhin eski arkadaları köylülere: "durun bizi vurmayın, sizin eyh olarak bildiğiniz kii eyh falan değildir, biz buraya gelmeden önce isiz güçsüz kiilerdik; kendi aramızda anlaarak onun eyh olduğunu size söyleyerek kandırdık. imdi bizi öldürtüp sahtekarlığının delillerini ortadan kaldırmaya çalııyor " diyorlar, ama köylüler dinlemeyip üçünü de öldürüyorlar.  bizim hacı’yı düününce, eyhin arkadalarını öldüren köylüler aklıma geliyor. ve gülüyorum. yarın bar elias sakinleri beyrutta olduğumu öğrenecekler, durumum ulu önderimize telefonla iletilecek, ardından, "sağ yakalayıp getirmek mümkün değil, aranıp bulunsun konualım sana bir ey yapılmaz, önderliğin talimatıdır denilecek, uygun bir eve götürülüp, hiç kimseye çaktırılmadan, arkada hiç bir iz bırakılmadan öldürüleceğim. "đp ucu bırakandan hesap sorarım" talimatı verilir ve beni tanıyan bir ekip beyruta gönderilir. böyle yapılacağını çok iyi biliyorum.çünkü aynı talimat ve yöntemlerle kaybedilenlerin sayısını dahi bilmiyorum. otelde bu konu üzerine düünerek, tedbirlerimi alıyorum. birincii, zorunlu olmadıkca otelden çıkmayacağım. đkincisi, çaramba günü kızılhaça gidip ölüm orucuna girmeyi kararlastırıyorum. neden kaçtığımı ölüm orucuna balayarak dünya kamuoyuna açıklasam, beni öldürmeyi göze alamaz diye düünüyorum. kaçıım böyle gizli kalırsa, beni gizli kapaklı bir ekilde öldürüp hereyin üstünü örtebilecekler diyorum. ardından basın ajanslarına ve gazetelere gönderilecek bir sayfalık bir açıklama kaleme alıyorum.  türk basını beni öldürmek isteyen ulu önderimizi protesto etmek için beyrut kızılhaç bürosunda ölüm orucuna baladığımı öğrenirse; onlarca muhabir ve gazeteci gönderir. türk basını olayı kendi açısından kullansa da, durumumu geni kitlelere duyurmu olurum. çaramba günü elimdeki basın açıklaması ile kızılhaç bürosuna gidiyorum. marie roseye " beni takip edenler beyrutta olduğumu öğerendiler, beni arayacaklarını, otellerde aratırma yapacaklarını biliyorum. bu durumu protesto etmek için u andan itibaren ölüm orucuna balıyorum. büronuzdan dıarı çıkmayacağım, elimdeki bu açıklamayı da bazı ajans ve gazetelere faxlamak istiyorum" diye açıklamada bulunuyorum. rose akınlıkla söylediklerimi dinledikten sonra pascalla konumak için baka odaya geçiyor. yazdığım açıklamanın altına tarihi yazmayı unuttuğu gördüm. takvime baktım, günlerden 14 temmuz. müthi bir tesadüf dedim kendi kendime. çünkü 14 temmuz 1982 günü benimde tutuklu bulunduğum, diyarbakır cezaevinde zulme karı büyük çaplı ölüm orucu balamı, dört arkadaım ehit dümütü. bende onbir yıl sonra aynı gün, tıpkı türk sömürgecilerinin yaptığı gibi kürt halkının ileriyi gören evlatlarını, öldürerek, bağımsızlığımızın önüne set çekmek isteyen, baka sömürgeci bir zihniyetin; yaam tarzını, yönetim biçimini halkımıza dayatan ve bunun için partiyi tasfiye ederek kendini onun yerine koyan ulu önderimizi protesto etmek amacıyla ölüm orucuna balayacaktım.  ben düünmeyi sürdürürken, komitede çalıan faysal yanıma geldi. bana komitenin toplantı yaptığını, bir karar aldığını, bu kararı bana iletmek istediğini söyledi: "burası insani bir kurulutur, siyasi ilere bulamaz, ayrıca geceleri burada kalabileceğin yer yok, ölüm orucuna taraftar değiliz, vize ii uzun sürebilir, açlık grevinden vaz geçeceksen, seni hristyanların bulunduğu kesimde esrefye oteline yerletireceğiz, dıarı çıkıp gezmezsen, otel güvenliklidir " faysalı dinleyip uzun süre düündükten sonra eyleme girmekten vaz geçmeye karar verdim. akam saat bete komitenin koardinatörü bayan marie le kohli beni taksi ile esrefye oteline götürdü. kızılhaç komitesi adına bir oda aldı, be günlük otel parası olan 100 doları ödedi, 200 dolarda bana vererek arabasıyla evine gitti.  bayan marie ile vedalatıktan sonra ikinci kattaki 206 nolu odama gittim. oda; yatağıyla, döemesiyle, banyosuyla muazzamdı. dutan sonra yatağımın üzerine oturarak dü kurmaya baladım. zaten yalnız kaldığımda hep dü kurarım. bazen geçmie, bazen</Page><Page Number="89">geleceğe uzanıyor dülerim. bazen uçağa biniyor almanyanın frankfurt kentindeki hava alanına iniyorum. kalabalıkların arasında nereye gideceğimi bilemiyorum. eskiden gittiğim, bildiğim yerlere gidemem, yurtseverler ne zaman, nereden geldiğimi soracaklar. gerçekleri olduğu gibi izah edersem, huzursuzluk isyan balar. peki, almanyada ne yapacağım? susarsam, hiç kimseye bir ey söylemezsem, doğru olur mu? böyle yaparsam "yıldı, örgüte ayak uyduramadı, mücadeleyi terk etti " propogandası yaptırır, fırsat bulduğunda mahmut bilgili veya bakaları gibi beni gizliden imha ettirir. gerçekleri olduğu gibi anlatır, yazarsam, ardıma adam takarak öldürmeye çalıır. gerçekleri yazmamdan ve anlatmamdan çok korkar. çünkü bütün suçları orta yere dökülür, gerçek yüzü ortaya çıkar. o halde susmamam, yazmam gerek. yapılanlar, olup bitenler, katliamlar, tasfiyeler, cinayetler karısında susacaksam, ha örgüt içinde susmuum, ha dıında, ikisi arasında fark yoktur. sussacaksam kaçmam gereksizleir. neden kaçtım ki?  gerçekler gizli kalmamalı, korku gerçeklerin üstüne perde olmamalıdır. anlatacağım diyorum. ama nasıl? yani nasıl anlatacağım? nasıl inandıracağım? tanrıya karı gelmiim, kullara tanrının "tanrı" olmadığını, tanrı olarak bilinenin, bir sahtekar, bir zulümkar, bir ikiyüzlü ve kürdistani sömürgeletiren bir devletin elinde kukla, kürt halkının gelecek vaad eden gençliğinin celladı olduğunu anlatacağım. herkesi kısa bir süresi içinde buna inandırmanın güç olduğunu biliyorum. çünkü böyle bir durum karısında tanrı; kulların kulaklarını tıkar, gözlerine perde çeker, beyinlerine mühür vurur. kendisinin söyledikleri dıında kulları göremez, duyamaz, okuyamaz, düünemezler!.. rus halkı stalini 60 yıl sonra anladı. romenler, ancak 40 yıl sonra çavueskonun gerçek yüzünü gördü. buna rağmen anlatmam gerekir. bu bir zorunluluktur. zorunluluğun da ötesinde insani görevimdir. bütün diktatörlerin ortak özellikleri yansıyacak kitabıma. anlatmanın yolu yöntemi de önemli. gazete ve radyolara verilecek bir demeç, açıklama ile vehamet anlatılamadığı gibi, anlaılamaz. bir bildiri dağıtımı ile kimse ikna edilemez. üç sayfalık, on sayfalık anlatımlada kitleler inandırılamaz.  o halde ne yapmam gerekiyor, diye uzun uzun düünüyorum. neticede cezaevinden tahliye olduktan sonra gördüklerimi, yaadıklarımı, okuduklarımı, tanık olduklarımı kaleme alacağım ve yayınlatacağım diyorum.yalan uzun süre ayakta kalamaz, gerçekler fırtınasını salıp yalanları süpürüp atmaya çalıayım, belki bu fırtınanın gürültüsü ile kulların gözleri görür, kulakları iitir, beyinleri çalıır diye düünüyorum. yazacaklarıma karı diktatörlüğün idolojisi:" bunlar özel savaın, dümanın söylediği eylerdir " diyecek, beni karalayan, gözden düüren yazılar, tanınan kullara kendi asıl isimleriyle yazdıracaktı; bunun ötesinde söyleyecek sözü yoktu. kullar kendi isimleriyle yapacakları açıklamalarda beni yerecek, ulu önderimizi överek göklere çıkaracaktır; onların açıklamaları da benim yazdıklarımı doğrulayacaktır. "özel savaın, dümanın söylediği eylerdir "savunması, geçmite:"sovyetlerde demokrasi yok, sosyalizm yok, diktatörlük ve devlet kapitalizmi var" diyenlere karı "bunlar emperyalizmin söylediği eylerdir" diyenlerin savunmasına benzeyecektir. "ate olmayan yerden duman tütmez" ben size yalnız dumanı değil, atei de gösteriyorum. bütün kanıtlarımla, bütün deneyimimle konuuyorum. anlattıklarıma inanmazsanız bile, gösterdiklerimi görürsünüz. avrupada görürsünüz, amda görürsünüz, dağda görürsünüz, ehirde görürsünüz. bugün görmezseniz yarın görürsünüz, yarın görmezseniz öbür gün, ama kesinlikle görürsünüz. yurt severseniz, kul olmamısanız çoğu eyi görüyorsunuz, cephe çalıanı iseniz, kendi gözlerinizle yapılanları, söylenenleri, anlatılanları görmeye, kendi kulaklarınızla iitmeye çalıın. ulu önderimiz tarafından atanmı kiilerseniz, zaten hereyin içinde yaıyorsunuz; paslanan, o çalıamaz duruma getirilen beyninizi çalıtırmaya uğraın. düünmek insanın asli görevidir. bu görevi bir bakalarına vermeyin. đnsana özgü bu asil görevin elinizden alınmasına da izin vermeyin. đnsanı diğer yaratıklarından ayıran tek özellik, düünebilmesi; düüncelerini yazılı ve sözlü dile getirebilmesi, yani yazıp çizebilmesidir. bunun için çalıan, özgür bir beyin gereklidir. düünme görevinize sahip çıkın. diktatörün beyniyle düündüğünüz, diktatörün gözleriyle gördüğünüz, diktatörün kulaklarıyla iittiğiniz sürece gerçekleri göremiyeceğiniz gibi anlatamıyacaksınız. duygusuzlaıp; kör, sağır ve dilsiz olmanızı istemem.</Page><Page Number="90">ulu önderimizin heykelleri ve fotografları halk tarafından kırılıp yırtılarak atıldığı zaman, kendi beyninizle düündüğünüzde, bugün benim anlattıklarımin çok ötesinde eyleri anlatacaksınız. ama unutmayın ki, o gün ben, tarih ve gelecek nesillerle birlikte diktatörlüklerin yüzünüze tükürmü olacağız."hasas bir dönemden geçiyoruz. türk devleti ile sava sürüyor, böyle bir dönemde önderimiz etkisizleirse, bu dümanın iine yarar, kürt halkı tarihte bir ans yakalamıtır; hereye rağmen katlanmak gerekir’, savunması; diktatörlüğü, baka bir anlatımla, zülmü yaatıp gelitirir. resmi idolojinin istediği budur; yani diktatörlüğün görüü. tarihteki bütün diktatörler, halkını felaketlerin girdabında boğarken:"benim sayemde yaıyorsunuz ve yaıyacaksınız " diyorlardı. kenan evren, 1980 yılında darbe ile iktidara geldiğinde; resmi ideoloji tarafından kafası uyuturulan bütün zihniyetler, onun sayesinde türk milletinin saadete ve refaha kavuacağını yazıyorlardı. oysa kenan evren; susan, buza kesen, iitemez, göremez ve üretmez, kısır bir türkiye bıraktı ardında.  resmi ideoloji:"bakan apo sayesinde mücadele yükseliyor" diyor. ben bunun tam tersini iddia ediyorum; ulu önderimiz , gelimelerin önünü tıkıyor. kendisi savaa gitmiyor, savaanların savaa önderlik yapmalarına izin vermiyor. sava, ordunun ve halkın örgütlenmesiyle güçlenir. ulu önderimiz halkı sürületirmeye çalıırken, gerillanın ordulamasını engelliyor. kürdistandaki savaın genelkurmayı yoktur. yani savaı sevk ve idare edecek, savala ilgili her türlü kararı alabilecek bir kurumun olumasına izin verilmemiti. neden? çünkü böyle bir kurum oluursa, ulu önderimiz amda mülteci durumuna düer. bir mülteci ve kaçkın durumuna dümemek için, ordunun merkezilemesini engelleyerek, her eyaletin baına bir koardinatör atamıtı. kendisi amdan telsizle çatımaları yönetiyordu. etkili, yetkili, karar sahibi olanlar, savaı yürütenler değil de, amda oturup göbek büyüten, keyif çatan, savamanın ne olduğunu bilmeyen, savaı yönetiyordu. amdan çıkan talimatla cudi, amed, dersim, serhat ve garzanda süren sava, kör ve topal bir savatı.  sava, amdaki mahallelerde, evlerde, apartmanlarda oturarak, sağa sola küfür ederek öğrenilmez; bizzat sava meydanlarında öğrenilir. on yıldan beri sava cephelerinde savaan gerilla komutanları tonlarca deney ve tecrübe edinmelerine rağmen, bu deney ve tecrübeler doğrultusunda değil, ulu önderin patavatsız, mantıksız talimatları doğrultusunda hareket etmek zorunda kaldılar. savaın bizzat deney ve tecrübeleri askeri derslerin ana konusu olması gerekirken, bunların yerine ulu önderin -savaın gerçeğiyle hiç bir ilikisi olmayan- ayetleri, telsiz konumalari talimat olarak kabul ettirilip yürütülüyordu. arabaya benzin yerine su konulduğunu düünün, yürütmeye çalıın; ite aynı mantıksızlıkla, kör, topal bir sava yürütülüyordu.  bekaada hapisteyken telsiz konumalarını okuduğumda çok gülmütüm. ulu önderimiz her konumasının ardından "bunları bütün yapıya dinletin veya okutun müthi güç alırlar" diyor. karıdaki gerilla komutanı "doğrudur bakanım, okuyunca güçleniyoruz diye onaylıyor. bu bir yanılsamadır. savaı görmeyen, silahlı olarak dağa tırmanmayan, pusu kurmayan, çatıarak pusudan çıkmayan, karı tarafın yaptığı sava hilelerine tanık olmayan, dağı, taı, vadiyi, sürünmesini, ayağa kalkıp koulmasını, tutulmasını, bo bırakılmasını, yanıltılması gereken yerleri bilmeyen birisinin küfür ve azarlarla dolu zırvaları insana nasıl güç verir? "benim söylediklerim size güç veriyor" diye buyururken, karıdaki "doğrudur" demek zorundadır."sayın bakanım, gel, savaın baına geç, anlattıklarının dıarıdan gazel okumak olduğunu görürsün" diyecek durumda değil ki. telsiz konumalarının bir yerinde, ulu önderimiz bir komutana:"komutanlar savaanlarla birlikte olacak, hatta savaanların önünde olacak, öyle uzakta durup savaı seyreden, kendisini saklayan komutan, komutan olmaz, bunu herkes böyle bilsin" diyor. gerilla komutanı "doğrudur, yaparız bakanım" diyor.  oysa; bakanım, en büyük komutan sensin, uzakta oturup savaı seyr edeceğine, amda gezip tozacağına, gel idare et. ayıptır, saklanma. uzaktan seyr etme. bu durumda bazı komutanlar seni örnek alıyorlar, demeliydi. gerçek budur. bu durum savaı köstekliyor. bunun ötesinde ulu önderimizin çizgisi sapık bir çizgidir. gerillayi özgürletirme maskesi altında köleletiriyor. her gerilla kendini iyice bir yoklasın; gerçekten özgürlemi mi,</Page><Page Number="91">kölelemi mi? özgür insan, düünür ve düünce üretir. düündüklerini hayata geçirir. köle adam düünemez, düünce üretmez efendisinin kendisine söylediği ve öğrettiği kelimeleri tekrarlar. kölenin dünya görüü, idolojisı, olaylara bakı açısı, yaanılanları analiz etme yeteneği yoktur. efendisi ona neyi, nasıl ve ne için ögretmise öyle düünür ve yaar. gerillada ulu önderimizin ayetleri dıında söz söylemek, düünmek, düünce üretmek mümkün müdür? değildir. çünkü resmi ideoloji unu bir kanun ve ilke haline getirmitir: "kimse kendi görülerini hiç bir yerde söylemeyecek, savunmayacak ve onların doğrultusunda hareket etmeyecektir. herkes partinin görülerini savunacak, anlatacak, bu düünce doğrultusunda hareket edecektir. "ortada parti diye bir olgu yok! partilerde üyeler veya üyeleri temsil etme yetkisiyle seçilenler; kongre, konfarans, kurultay gibi toplantılardatemsil ettiği mıntıkanın görülerini söyler, sorunları tartıır, ortak düünceler ve görüler oluturulur. bundan sonra parti üyeleri bu görüleri savunmak ve hayata geçirmekle yükümlü olurlar. böyle durumlarda kiiel görüler demokrasi gereği çoğunluğun görülerine tabi olur. oysa bizde, herkes ulu önderimizin söylediğini tekrarlayacak, düünecek, savunacak ve hayata geçirecektir. bu vahim durumdan dolayı gerillada, ehirlerde ve avrupada düünce üretilmesi tamamen engellenmi, düünce üretenler çizgi dıı ve düman olarak görülüp öldürülmü ya da tasfiye edilmilerdir. çünkü düünce yalnız ulu önder tarafından üretilir, geri kalanlar tekrarlar.   öyle bir etrafınıza baktığınızda, toplantılardaki konumaları dinlediğinizde, gazetelerdeki yazıları okuduğunuzda, anlatılan dersleri izlediğinizde sadece tekrarcıları göreceksiniz. düünce üretmeyen gerilla, savaı kazanamaz. savaı kazansa, karı tarafı yıksa, ekonomisini, eğitimini, maliyesini ve diğer kurumlarını parçalasa bile, yeni bir ey ina edemez ve sonu yıkımdır. ulu önderimiz, ilerde yenilmemizin ve yıkılmamızın temellerini imdiden atmıtır. ulu önderimizin bütün tedbirlerine almı olmasına rağmen savaan insan taktik düzeyde olsada düünce üretir. bunu tam olarak engellemesi imkansızdır. zaten biraz sava yürüyorsa çizgisini tam olarak hakim kılamadığında ve gerilla da düünce üretilmesini tam olarak engelleyemediğindedir.  nitekim bekaadaki hapiste parmaksız zekinin ( emdin sakık ) yazdığı iki kitabını okuduğumda bu durumun bilincine varmı, sava ve örgütlenme ile ilgili çok önemli düünceler üretmi olduğunu gördüm. bu kitapları yayımlanmadığı gibi, ulu önderimize çok yakın bazı kulların eletirisine uğramaya balamıtır. bir kula" parmaksız zeki giyap gibi bir düünür, bir asker olabilir " dediğimde yüzünü buruturarak: "kendini önderlik gibi görüyor ilerde tehlikeli olabilir " diyerek resmi ideolojinin mantığını ifade etti. çünkü resmi ideolojiye göre, düünce üreten herkes diktatörün rakibidir. diktatörde rakip değil köle veya kul istiyor. bunlara ek olarak; ulu önderimizin sapık çizgisi, gerillalar arasında yoldalık ilikilerini yok ederek; kukuculuk, güvensizlik, birbirini takip, tutuklama, yargılama, infaz gibi sonuçlar yaratarak; gerillanın moralsizlemesine, savama azminin kırılmasına, memnuniyetsiz insanların çogalmasına, kaçıların, dümana teslim olanların artmasına ve mücadele ibresinin yükselmeyiine neden oluyor. 1992 eyalet konfarans raporlarını okuduğumda, u gerçek net olarak ortaya konulmutur; savatan kaçanların, yani gönüllü olarak gelip katıldıktan sonra, sapık çizginin yarattığı sonuçları görünce kaçanların sayısı, ehit düenlerin ve kaçmayanların sayısının bir kaç katıdır.  bazılarının zor koullardan ve korkudan kaçtıklarını var saysakta büyük çoğunluğun, sapık çizginin yarattığı sonuçlardan dolayı kaçtığı, bilinen bir gerçektir. en önemlisi savaa katılan insanlar, çok büyük amaçlar için savaa katılmılardır. ulu önderimiz, kendini bu amaçların yerine koymutur. savaa ilk olarak katılan genç: "ben ülkem için, ben halkım için, ben köyüm için, ben ailem için, ben gelacek nesiller için, ben kendim için savaa gidiyorum" diye düünür ve gider. dağa gittikten kısa bir süre sonra sade ve sadece "apo için" savatığını anlar ve apo amda oturmaktadır. esat’ın uağıdır. oysa gerilla halkı için savaa katılmıtır. yaratılan hereyin apo tarafından gasp edildiğini, kendi yaamının bile, onun dudakları arasından çıkan bir söze bağlı olduğunu fark edince ya kaçar ya intihar, intiharvari bir eylemle kendini yok eder ya bir kenara çekilir ya da aponun bu sapık çizgisini boa çıkarmaya çalıırken tutuklanıp kuruna dizilir. yirmi yıllık bir tarihe baktığımızda mücadeleye katılan birinci ve ikinci kuaktan kalanların</Page><Page Number="92">sayısının bir elin parmak sayısı kadar az olduğu gerçeği söylediklerimin kanıtıdır. ulu önderimizin feodal ve despot çizgisi ehirlerde yaıyan kitlelerimiz tarafından bilindiğinden, kitleler örgütlü bir mücadele içine girmekten çekinirler. devletin baskı, zulüm ve katliamlarına karı balatılan serhildanlar kitleleri önemli derecede uyandırmasına ve cesaret sahibi kılmasına rağmen, kitlelere özgürlük değil, despot çizgi dayatıldığından, dümanın kitleyi pasifletirme uğraısı baarılı olmu ve despot çizgi dümana hizmet etmitir. kğrt halkının özgürlük savaının baına bunları getiren ulu önderimiz, kürdistan halkının bir yumruk olmasını, cephede örgütlenmesini engelemitir.  1985te kuruldugu söylenen ernknin sadece bir programı, adı ve bayrağı vardır. cephenin tüzüğü yoktur. merkezi yoktur, cephenin liderleri, yöneticileri, yerel örgütleri yoktur. yani cephe bir güç, bir örgüt, bir otorite, bir karar organı değildir. çünkü otorite ve karar organı yalnızca ulu önderimizdir. o hem parti, hem cephedir. -allah onu baımızdan eksik etmesin! ne adammı bu böyle. o her yerdedir, her eye kadirdir. eh, allah olmak kolay değil.- bu gerçekten dolayı cephenin bir güç olması, kendi liderlerini yaratması engellenmitir. avrupa ve kürdistanda "cephe çalıanları" olarak adlandırılanların görevi, ulu önderimize direk bağlı olarak çalıanlara hamallık yapmak, onların tüm isteklerini yerine getirmektir. bunlar düüncede daha özgür, yetkide ise kölelerin köleleri konumundadırlar. bu durum halk örgütlenmesinin kösteklenmesi, tıkatılmasıdır. cephe örgütlenmesini böyle tıkayan ulu önderimiz, legal çalımaların gelimesine de engel olmutur. hepin örgütlenmesini, kurumlamasını, partilemesini, halkın desteğini almasını engelleyen kendisidir. çünkü o kendisi dıında hiç kimsenin kürt halkı tarafından tanınmamasını, hiç bir kurumun mesrulamasını istemez. (bu bir am yasasıdır) hep örgütlenip kurumlasa, halkla bütünleip mücadele etse, hepliler, halk tarafından tanınır, sayılır, sevilir, sözleri dinlenir ve bir güç olurlar. bu durum ise ulu önderimiz için büyük bir felaket olur. đte bu felaketi önlemek için imdiye kadar (5) hep genel bakanlarının yüzüne karı sürekli "biji serok apo" sloganları atıldı.ve ulu önderimiz tarafından hepte çalıanlar hakinda u ayetler indirildi "heplilerin hepsi reformisttir. bizim ve halkın olanaklarına göz dikmilerdir. öne çikmak, mehur olmak istiyorlar, buna fırsat vermemek lazım, kendini bilmez tiplerdir, fırsat bulsalar ülkeyi, halkı be paraya satarlar" bu ayetlerden sonra avrupa kullarına ve gerilaya verilen talimatlarla hepin anti propagandası yapıldı, halk içindeki örgütlenmesi yasaklanarak bir tabela partisi haline getirildi. hepnin de pkk gibi ismi ve lavhası vardı, kendisi yoktu. hep adına seçilen milletvekillerinin sesi kestirildiği gibi adsis ansız "bir i becermez, yeteneksiz kiiler "haline getirildiler.  hep bir yandan bu hale getirilirken diğer yandan telefon dalkavukları yaratıldı. amda oturan, bu telefon dalkavukları diğer heplileri de dalkavuk olmaya zorladı. nitekim parti kongre, toplantı ve mitinglerinde türk ve kürt halkının dile getirilmesi gereken onlarca acil ve canalı sorunu varken hep "biji serok apo" sologanı atıldı. çünkü ulu önderimiz için kürt halkının sorunlari taliydi, önemli olan heplilerin de "biji serok apo" demesiydi. görüldüğü gibi legal alandaki çalımalar böylece tıkatılarak bu alanda çalıabilecek binlerce insan atıl bırakıldı. ulu önderimiz için halkın örgütlenmesi savaın gelimesi fazla önemli değildir. onun için kendi diktatörlüğünü oturtması önemliydi.  tüm bunları bir kiinin yapması ve üstesinden gelmesi mümkün gözükmüyor. kürt halkının örgütlenmesini, bağımsız bir güç olmasını istemeyen sömürgeci güçler; halkın talebinin bağımsızlık olduğunun bilincine varan bu karanlık güçler; sömürgeci devletlere karı gelien, bağımsızlık ruhunu saptıran ve baltalayan bölgesel ve uluslararası ilikilerini devreye sokmulardır. ortadoğuda kısmı bir pay sahibi olmak isteyen, küçük hesaplar peinde koan, ruhen kul olmaya hazır olanlar vardır. bunlardan biri de apo dur. sömürgeci güçler; apo’yu kullandılar, kullanıyorlar, kullanacaklar da. ulu önderimiz, bu gücün taktik bir uygulayıcısı durumuna dümütür. bağımsızlık ve özgürlük için yola çıkan pkkyi tasfiye ederek, onun yerine kendine bağlı bir araç koydu ve bu aracı söz konusu stratejinin taktik bir gücü haline getirdi.  bütün bunlar bizim gerçeklerimizdir. kürdistan bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi bir felaket kıskacı içinde olduğu görülüyor. ulu önderimiz bir tıpa gibi, kendini bütün</Page><Page Number="93">gelimelerin boğazına atıyor: "hiç bir ey beni amamalı, hiç bir ey benim denetimim dıına çıkmamalı, benim haberim olmadan en ufak bir gelime olmamalı; yoksa ben giderim, ben gidersem tufan olur, felaket kopar, kürt halkı helak olur..."diyor. kürt halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi tufan ve felakettir onun için. bu girdaptan çıkmak, kürt halkını, bağımsızlık, özgürlük veya halkları istemine uygun bir statüye kavuturmak, açıklık ve yapılanma kürdistan devriminin acil sorunudur. rusyada 1925 yıllında uygulanması gereken glastnost ve prostroika 70 yıl geçiktirildiği için devrim yaatılamadı, öldürüldü. biz ise dünyadaki tüm gelimeleri ve acı deneyleri göz önünde bulundurarak, tecrübelerden yararlanarak, ulu önderimizin yarattığı tabloyu görerek, açıklık ve yapılanma politikasını hayata geçirmek zorundayız.  bunun için:  1. 1983 yıllarında pkk içinde yapılan ve tek kiinin diktatörlüğü -süreç içinde gerçekleen darbe- sona erdirilmeli. pkknin geçmii de tartımaya açılarak, stalinist partilerin akibeti göz önünde bulundurularak partilemeye yeniden gidilmelidir. 2. kürdistannin politik yaamına tek parti mantığından vaz geçilerek çok partili bir anlayıın kabul edilmesi. 3. stratejik önderlik, taktik önderlik gibi safsatalara son verilerek, meclis, cephe ve partiler, kürt ulusunun politik temsilcileri ve öncüleri olarak kabul olması. 4. bütün kürt parti ve örgütlerinin katılacakları demokratik bir cephenin kurulması, cephenin bir merkeze kavuturulması ve kürdistandaki bütün gelimelere el atması. 5. ordunun merkezilestirilerek, bir genel kurmaya kavuturulması, genel kurmayın ülke içinde savaın baında olması, savala ilgili bütün kararların genel kurmay tarafından verilmesi, yurt dıında olanların bu kuruma alınması. 6. orta, kuzey, batı kürdistandaki bütün örgütlerin oluturacağı cephenin giriimiyle, genel bir seçim yapılarak kürt halkının en yüce karar organı olan kürdistan uluslar meclisinin oluturulması. 7. merkeziletirilen ordunun meclisin denetimine verilmesi. 8. kürt ulusunun diğer parçaları arasında liderler savaı yerine, halkı temsil eden kurumlar arasında-kosullar göz önünde bulundurularak-asgari mütereklerde birliğın sağlanması. 9. meclisin denetiminde ulusal kurumların oluturulması. 10. kürt halkını referanduma hazırlanması, bunun için iç ve di kouların oluturulması.  bu temel ilkeler için çaba sarf ederek çalımak, ulusumuzun geleceği açısından büyük önem taiıdığından dağdaki gerillanın ehirlerdeki yurtseverlerin, hep içinde çalıanların: avrupadaki yurtseverlerin ve diğer bütün kürt örgütlerin kaçınılmaz tarihi görevleridir.  esrefiye oteli bir dörtyolun ağzında, geçen arabaların gürültüsünden uyuyamadığımdan düünüyor, düünüyor düünüyorum.  23 agustos 1993 beyrut                                                      bölüm: 9  bir ülkede vaya örgütte diktatörlüğün olup olmadığını anlamak istiyorsanız, orada dalkavuklaıin bulunup bulunmadığına bakınız.  öyle saatlerine yakın esrefiye otelinin önünde bir taksiye binerek kızıl haç komitesine gidiyorum. komitede çalıan faysal nehmen, benimle biraz sohbet ettikten sonra, eviden benim için getirdiği, içinde bir pantolon ile bir gömlek olan poeti uzatıyor. teekür ederek alıyorum. đsrail ve hizbullah örgütünün güney lübnandaki çatımaları üzerine konuuyoruz, faysal ii’lerden olduğu için hizbullah’a ilgi duyuyor. lübnan’da kelimenin tam anlamıyla bir sava var. đsrail hava kuvetlerine bağlı uçaklar, bombaları güney lübnanın yerleim birimlerine atıyorlar. bomba gürültülerinden beyruttaki binaların camları titriyor.  sava tırmandığından, kızılhaç çalıanlarının hepsi megul. delegasyon, pascalın bakanlığında sürekli toplantı halinde. marie rose telsizin basından ayrılmıyor, "tyr tyr tyr beyrut" deyip duruyor.</Page><Page Number="94">faysala almanyaya bir telefon açmak istediğimi söylüyorum, pascalın "okey" in den sonra hüseyin ile görüüyorum. hüseyin: "pen, ıgm, uluslararası af örgütü sana vize verilmesi için alman di ileri bakanlığına ba vurdular" diyor. selamlarımı ileterek otelime dönüyorum. yolda bir kot pantolon bir tiört, spor bir ayakabısı satın alıyorum. artık almanyaya gidebileceğime kendimi inandırmaya çalııyorum.  1992nin mart ayında bekaadaki mahsum korkmaz akademisine idim. kar yağmı hava soğumutu. ulu önderimiz bana: "hazırlan almanyaya gideceksin" demiti. akademi yönetiminde komutan olarak görev yaptığım dört ay içinde beni eletirmemi, düüncelerime önem veriyormu gibi davranmıtı. akademide kaldığım sekiz ayın ilk dört ayında sürekli saldırmı, yermi, gözden düürmü, gözaltında tutmu takibe almıtı. son dört ayında ise; kendi deyimiyle ayağa kaldırmaya çalımıtı. bu onun önemli bir taktiği idi; "önce düür, sonra kaldır, kendine bağla" taktiği. almanyaya gitmek için ama gitmeden bir gün önce, ikimiz missafirhanede karılıklı sohbet ederek, özel hazırlanan öğle yemeğini yemi, yemekten sonra ebubekir ve mustafa gezgörü yanımıza alarak silahlı muhafızların güvenliğinde, dağ yürüyüüne çıkıp, karlı dağlarda fotoğraf çektirmitik. akam üstü missafirhaneye tekrar döndüğümüzde görevlendirme üzerine konumutuk. avrupa örgütünün merkez üyesi, sexwebun ve berxwedan gazetelerinin koardinatörü, avrupa basın temsilcisi olarak atanıyordum. ulu önderimiz görevimin çerçevesini çizdikten sonra; "medya’da orada, senin kalacağın yere yakındır. burada yaptığın gibi yine çatımayasınız! o da merkezdedir birbirinizi anlayıla karılayın "dedi.  bu konumamızdan iki ay önce faysal dumlayıcı bana "selim arkada, önemli görevler seni bekliyor, önderlik sana büyük önem veriyor. dikkat etmisen hayati konularda, özelikle senin düüncelerini soruyor ve dikkate alıyor" dediğinde "biliyorum" demitim.   sakine benden önce güney kürdistandaki bir kampa gönderilmi, orada sesi soluğu kestirilmiti. (26) bende avrupa’ya gönderileceğim, eimle ilikilerim düzeltilecek, mevki verilecek, böylece denetim altında tutulacağım. avrupada kaldığım süre zarfında telefon konumalarımızda, ulu önderimiz görülerime önem veriyormu gibi görünecek, yaptığım bütün önerileri kabul edecek, fakat kendisine bağlı avrupa’daki dalkavuklarla çembere alınacaktım; düürülecek, i yapamaz, partiden anlamaz, disiplinsiz, uyumsuz, tasfiyeci ilan ettirilecektim. bu konuda dalkavuklarına aleyhimde rapor ve ifadeler yazdırtacak, beni bu raporlarla suçlu duruma düürecek, yargılayacak, sonra raporları göstererek:"ben birey söylemiyorum, hiç kimseye vermediğim önemi sana verdim, beraber çalıtığın arkadalarınönderliğin çizgisini boa çıkarıyor" diyorlar, hatta "objektif, subjektif ajan" olduğunu söyleyenler var. yakının mesut bile "cezaevinden tahliye olduktan sonra, türk subayı kendisi ile görümü" diyor. hakkında çok sayıda ifade var, bu arkadaların hepsi senin dümanın değil, önderlik olarak ifadelerini dikkate alacağım, ya çizgiye geleceksin, ya geleceksin" diyerek kendisine bağlanmamı, af dileyerek yalvarmamı, yaltaklanmamı ve dört dörtlük kul olmamı sağlayacaktı. taktik böyledir ve almanyaya gönderiliyorum. almanyaya vardığımda ulu önderimizin benim hakkımda yaptığı "ikinci tip önderlik" dağerlendirmesi, sexwebun gazetesinde, mart sayısında yayınlanmıtı. avrupada’ki dalkavuklara benim hakkımda verilmi bir talimattı bu.   çalımaya baladığım ilk haftada kuatmayı ve takibi hemen farketmitim. süre içinde gazetelerle uğrastığımda: "kendini bir gazeteci gibi görüyor, örgütle uğramıyor" eletirilerine muhatap oldum. örgüt ileriyle, kitlelerle uğratığımda: "özel ilikiler gelitiriyor, kitleleri kendine bağlıyor, gazete ilerine bakmıyor" deniliyordu. avrupada yaayan kürt aydınlarını berxwedan gazetesinin etrafında topluyorum, ulu önderimiz telefonla bana: "çok iyi yapıyorsun" derken, dalkavuklara: "gazete cephe gazetesi olmaktan çıktı, aydın gazetesi oldu" eletirisini yaptırıyordu. eimle ilikilerimi düzeltiğimde, bu kez dalkavuklar: "akademide kanlı bıçaklıydınız, burada neden ilikilireniz düzeldi? "eletirisini getiriyorlar. ardından radyo ve televizyon kurma çalımasını onaylıyorlar "dört ay boyunca örgüt sorunlarını bir tarafa bıraktı, örgütü radyo televizyon sorunlarıyla megul etti "de deniliyordu. avrupa örgütünün kararıyla rio djenerioda yapılan pen kongresine gidiyorum, daha sonra dalkavukların suçlamasına</Page><Page Number="95">maruz kalıyorum.yeni ülke ve özgür gündem için çok sayıda fotograf makinası ve kamera, kendi olanaklarımla temin ediyorum, daha sonra bunu yargı konusu yapıyorlar.  avrupada bana kurulan tuzakların tümünü izah etmek baka bir kitabın konusu olacağından, burada anlatmaya gerek görmüyorum. ama kurulan tuzakları biliyorum. bir mayın tarlasındayım, ispiyoncu gözler, ağızlar ve kulakların denetimindeydim. konumalarımın ötesinde oturuum, kalkıım, bakılarım, bütün davranılarım, duygularım hayallerim bile göz altındaydı. ben de hereyin izleyicisi ve gözleyicisiydim. beni nasıl düüreceğini, nasıl tasfiye edeceğini, sabır ve sukunetle takib ediyordum. bana karı uygulanan yöntemleri anlayabilirsem, benden önce tasfiye edilen, öldürülen, intihara sürüklenen, susturulan, kaçırtılan binlerce insana yapılanı anlamı olurdum. bunun için bir çok eye katlanıyor, gün geçtikçe yeni iğrençliklerle karılaıyordum. avrupada oluturulan yapıyı kısa da olsa izah etmem gerekir; gazetelerin baına geçtiğimde, önce serxwebun gazetesini inceledim. bu gazetede sadece ulu önderimiz kendi adıyla yazı yazabilir, baka kullar, ancak ulu önderimizi öven ve ona karı gelen bir kulu alçaltan yazılar, yazdıklarında asıl isimlerini kulanabilirlerdi. bu gazetede sadece ulu önderimizin ve ehitlerin resimleri yayınlanır -istisnai durumlar hariç- baka kuların resimleri yayınlanamaz. ehitlerin yalnız birer fotoğrafı yayınlanırken, ulu önderimizin beten otuza kadar değiik pozdaki fotografları her sayısında yayınlanır.  birgün gazete çalıanlarına, "arkadalar, kendi imzamızla serxwebun ve berxwedan gazetelerine yazı yazamaz miyiz?" diye soruyorum. yazamıyacağımızı bildigim halde bir iki dalkavuğun bu konudaki düüncelerini öğrenmek için soruyorum. dalkavuk bir bayan: "olur mu selim arkada, bu gazeteler partinin gazetesidir, ehitlerin kaniyla yaratılmılar, kollektif bir yapıları vardır, kiiler burada kendi imzalarıyla yazı yazıp meurlaamaz" diyerek, resmi ideolojiyi tekrarlıyordu.  gazetelerin kollektif olduğu söyleniyor, ama yalnız tek bir kii kendi yazı ve resimlerini yayınlatıyor. gazeteler ehitlerin kanıyla yaratılmı deniyor ama, bu ehitlerin kanı bir kiinin tekeline konuluyor, kiilerin ünlenmemesi gerekçesiyle kendi imzalarıyla yazı yazmalarına izin verilmiyor, bir kii ‘meurlamak’ için gazeteleri tek baına kullanıyordu. dalkavukların "gazeteler ehitlerin kanıyla yaratılmi, kollektiftir, bunun için kimse kendi imzasi ile yazı yazamaz, fotoğrafını basamaz" ifadelerinden unu anlıyorum: bu gazeteler aponun özel malıdır, kollektif değil, bireyseldir. bu yüzden sadece onun yazıları ve fotoğrafları yayınlanır. onun dıında birinin kendi imzasi ile yazı yazması yasaktır. çünkü yalnız onun tanınması gerekiyor, bakaları kendi imzalariyla yazarlarsa bireycilik bozulur, kollektif bir gazete haline gelir, diktatör kollektivizim değil, diktatörlük istiyor. "benim anladıklarımın tersini anlayan dalkavuklar ile kendi aramdaki farka bakıyorum; gerçek ile yalan arasındaki farkı görüyor, dalkavuklardan nefret ediyorum.   süre içinde gazetelere haber ve imzasız yazılar yazanların mantıklarını ve düüncelerini inceliyorum. aslında bunların mantığını incelerken, diktatörlüğün analizini yapıyorum. yazı yazanlar, düünce üretmiyorlar. ulu önderimizin gecmi, günümüz ve gelecekle ilgili her konuda düünce ürettiğine, yeniden düünce üretmenin gereksizliğine inanıyorlar. buna inandırıldıkları için, yazılarını kaleme almadan önce ulu önderimizin ayetlerini okuyorlar, ayetlerdeki düüncelerine yine ulu önderimizin kullandığı kelimelerle kağıda aktarıyorlar. yalnız u değiikliği yapıyorlar: ulu önderimiz ayetlerinde birinci tekil ahısta konuur: "yaptım, yetitirdim, yarattım, ayağa kaldırdım" gibi. onlar ise; "yaptık, yetitirdik, ayağa kaldırdık" gibi.  gazeteye yazdığım ilk yazı tekil uslupla kaleme alındığından, iki dalkavuk: "bizim uslubumuz böyle değildir" diyerek yazının yayınlanmasına karı çıktılar. durumu izah etmeye çalıtım ama; "bizim uslubumuz tekil değil çoğuldur. yani 'ben' yerine 'biz' kelimesi kullanılır. partinin uslubu böyledir", diyerek diretiyorlardı. ben de dinlemeyerek yazımı yayınlattım. onlara, lütfen ulu önderimizin yazılarına bir göz atın, her sayfasında en az yirmi adet "ben" kelimesine rastlarsınız demeye gerek</Page><Page Number="96">görmedim, deseydim bile "oönderliktir heval" diyeceklerini biliyorum. böylece anlıyorum ki; "ben" kelimesini ancak tanrı kullanabilir. çünkü sadece tanrınin kiiliği ve sıfatı vardır. biz kulların ve kölelerin sıfatı olamaz. biz, biziz. köle efendi gibi "ben" derse yasaları çiğnemi olur  berxwedan ve serxwebun gazetelerinin on yıllık bir tarihleri vardı. almanya' ya gitmeden bu kurumlarda çok sayıda gazeteci ve yazarın yetitirildiğini düünüyordum, gittiğimde anladım ki;  buralarda çalıanların görevi; ulu önderimizin ayetlerini redekte etmek, yayınlatmak, ayetler çerçevesinde bilinen uslupla bir iki yazı yazmak, büroya gelen haberleri yine önderlik uslubuyla haber yaparak ajanslara göndermekti. gazetede gazetecilik ve yazarlıktan anlamak, yazarlık ve gazetecilik yapmak, devrimci uslubu terk etmek, çizgiyi boa çıkarmak, burjuva uslubu konuturmak olarak değerlendirildiğinden, gazetecilikten anlayanlar seslerini kesmi, resmi usluba uymulardır. gazete bürosuna her gün çok miktarda haber malzemesi geliyor, bu malzeme, ilkel bir ajitasyon ve propoganda ile "haber" yapılıyordu. ama hiçbir ajans, radyo, gazete ve televizyon böyle yapılan haberlere değer biçmiyordu. yapılan haberleri okuyunca: böyle haber olmaz diyorum. "partinin uslubu böyledir, biz burjuva uslubuyla haber yapamayız" diyorlardı. konunun anlaılabilmesi için bir örnek vermem gerekiyor: bitlis' te bir çatımada üç gerilla ve sekiz askerin öldüğü haberi geliyor. bu malzeme ile öyle bir haber yapılıyor: "bitlis' te kahraman gerillalarımızla vahi, çapulcu türk ordu sürüleri arasında çıkan üç günlük bir savata halk kurtulu ordumuzun üç kahraman neferi 'yaasın bakan apo' sloganlarıyla ehit düerken, türk ordusuna kahr edici darbeler vurmu; sekiz askeri imha etmi, çok sayıda askeri de yaralamıtır."  böyle yapılmı bir haberin hiçbir ajans tarafından yayınlanmayacağını biliyorum. dalkavukların "parti uslubu bozulmamalıdır" diretmelerine aldırmadan haberlerin nasıl yazılması gerektiğini izah ediyorum. gazetecilikten anlayan bir arkada benden cesaret alarak biraz gerçeğe uygun haberler yapmaya balıyor. aradan kısa bir zaman geçiyor, basta bbc olmak üzere bir çok ajans ve gazete haberlerimizi manetten veriyor. haberlerin altında kullandığımiz kurd-ha on yıllık berxwedan ve serxwebun isimlerinin çok çok önüne geçiyor. ve uluslararası özellik kazanıyor. bu çalımalarımıza karılık dalkavuklar ulu önderimize ve avrupa koardinatörüne telefonlarla "gazete ve ajans, parti uslubundan uzaklastırılarak burjuva uslubuna çekiliyor" ihbarlarını yağdırıyorlardı. serxwebun gazetesinde çalıan yeteneksiz, kaprisli, birkaç kez uygulamalardan geçirilip köleletirilen bir bayanın, beni takip etmek, denetim altında tutmak, ayağımı kaydırmak ve yetki alanlarımda suni sorunlar yaratmakla görevlendirildiğimi anlıyorum.  bütün kurumlarda; yalan, ispiyonculuk, entrika, ayak kaydırma, güvensizlik diz boyuydu. kimse doğru dürüst kimse ile konumuyor, herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalııyordu. birbirlerinin hatalarını oturup tartıarak kendi aralarında çözme yerine; telefonla koardinatöre veya ulu önderimize rapor etme adı altında ispiyonluyorlardı. en iyi ispiyoncu, önderlik çizgisinin en iyi uygulayıcısı olarak düünüldüğünden aralarında inanılmaz bir rekabet vardı. bu durum; güven, arkadalık bağı, yoldalık ilikisi diye bir ey bırakmamıtı. kısa zamanda durumun vahametini anlıyorum, böyle bir ortamın kim tarafından ve neden yaratıldığını kavrıyorum. hemen gerekli toplantılar düzenleyerek, bu ilikilerin son bulması gerektirdiğini, birbirleri hakkında eletirisi olanların, eletirilerini resmi toplantılarda söylemeleri gerektiğini, bunun dıında kiilerin ardından dedikodu yapmanın, resmi toplantılarda söylenmeyen düüncelerin koardinatör veya önderliğe telefonla aktarmanın suç sayılacağını söylüyorum. toplantılardan kısa bir süre sonra,</Page><Page Number="97">ortalığın sakinletiğini, dedikoduların sona erdiğini, arkadalar arasında güven bağının gelitiğini, yoldalık ilikilerinin hakim hale geldiğini, kurumlarda hiçbir olumsuzluğun kalmadığını, daha sonra yaptığımız genel toplantıda tespit ediyoruz. ulu önderimiz ve ona bağlı olarak çalıan avrupa koardinatörü; kendilerine giden ihbar telefonlarının kesildiğini, iç didimenin bittiğini, yoldalık ilikilerinin pekitirildiğini anlamı olacak ki; koardinatörle bir telefon görümemizde: "sizin denetim alanınızda bir uzlama söz konusudur, bu eletiriliyor haberiniz olsun" dediğinde, her eyi daha iyi anladım. didime, sorun, ayak kaydırma, entrika, ispiyon, ihbar olunca; "denetim alanınızda sorun var, hakim olamıyorsunuz", bunlar son bulunca; "uzlasma var" eletirileri geliyordu. diktatör kaostan değil, uzlamadan korkuyordu.  bir alanda çalıanların kendi aralarındaki çelikileri, çatımaları, dedikoduları, entrikaları, güvensizlikleri, ispiyonculuğu bitirmesi demek, diktatörlüğün bitmesi demekti. çünkü diktatörlük tüm bunların toplamıdır. denetim alanlarındaki sorunlar bitince, bayan gözetleyicim, bu kez suni sorunlar yaratmaya baladı. bir defasında telefon defterimi kayıp etmitim; bunu duyar duymaz kıyameti koparıyor, yanındaki arkadalara "olur mu arkadalar, nasıl oluyor da telefon defterini kayıp ediyor?"diye soruyor, ardından; "defter alman polisinin eline geçerse, örgüt çöker. bu kadar tedbirsizlik olur mu?" diyerek arkadalarının yanından ayrılıyor, bu vahim durumu acil olarak ulu önderimize telefonla iletiyor. muhtemelen "bakanım çok tedbirsiz, bu gün telefon defterini kayıp etti; alman polisinin eline geçerse kurumlarımıza yönelirler" diyor. defterimi kayıp ettiğimin üçüncü günü, mahsum korkmaz akademisinin bütün öğrencileri, telefon defterimi kayıp ettiğimi bekaa'da duyuyorlar. oysa kayıp olan defterde sadece sekiz telefon numarası vardı; bunlardan birisi kürdistan komite' sinin, biri berxwedan' in, biri frankfurt derneğinin, diğerleri tanıdıklarımın özel telefon numaralarıydı. kaldı ki, avrupa'da bütün kurumlarımız legaldi. telefon numaraları da alman polisinin elindeydi. bu sorunun yarattığı olumsuzluklar düzelince bu kez yeni bir sorun çıkardı; berxwedan da çalıan battal ve mehmet'in salonda asılı olan ceketlerinin ceplerindeki pasaportları çalınarak; "denetim yok, disiplin yok, hırsızlık oluyor. bu pasaportlar baka ilerde kullanılıp yakalanırsa, polis irketi kapatır" yaygarasını kopardı. sorunu ulu önderimize kadar ulatırdı. bayanın buna benzer adi yöntemlerden vazgeçmeyeceğine inanınca, eimin berxwedan gazetesine uğradığı bir sırada söz konusu bayanla eimi bir odaya alarak bayana unları söyledim: "sen bunları bilinçli olarak yapıyorsun, bu günden itibaren bunları bırakacaksın, ben hiç kimseden çekinmem, yoksa seni buradan kovarım, bir daha buraya adımını atamazsın" dedim. söylediklerimin karısında kaskatı kesildi. ne yapsın zavallı? kendisine verilen görevi doğru dürüst yapamıyor, ağzına gözüne bulatırıyordu.  oktay, büroya gelen haberleri, yeniden yazıp haber haline getirdikten sonra, özgür gündem ve yeni ülke gazetelerine fakslıyordu. bu haberler genellikle yeni ülke gazetesine manet oluyordu. ben de her hafta yeni ülke gazetesine bir köe yazısı yazıyordum. yazılarımda kendisini övmediğim için her hafta adımın çıkmasına tahammül etmeyen ulu önderimiz, bu bayanı kullanarak yazı yazmamı engelledi. kurumlarda çalıanlar, bayanın bu ileri kendi baına yaptığı inancındaydılar. bu yüzden ona karı tavır alınca cezaevinden yeni tahliye olmu çocuk ruhlu biriyle bir eve kapandılar, kokuları çıkmayana kadar dıarı çıkmadılar! katıldığım son cephe toplantısında bu bayan tarafından kafaya alınan çocuk ruhlu mazlum'a: "selim arkada berxwedan da pijama ile dolaıyor, bu durumu parti ahlakıyla çeliiyor" dedirtildi. oysa ben hiçbir zaman pijamayla dolamamıtım. sabahları uyandığımda elimi yüzümü yıkamadan önce esofmanla dolamıtım. ahlaksızlığımı pijamaya sararak konferans toplantısında aleyhime kullanan ulu önderimizin bu iki durumu, yani verilen raporlardan bekaa'da soruturulmaya alındım. almanya' da bir evde uygunsuz bir pozisyonda yakalanarak tecrit ediliyorlardı.  almanya' ya gittiğimde eimle olan ilikilerimi anlatmam gerekiyor. çünkü bu ilikilerde de bir diktatörün analizini göreceksiniz. almanya'ya vardıktan iki gün sonra eimle telefonda görütüm: "sen dünyanın en adi yaratığısın, seninle artı hiçbir ilikim olamaz, durumu ailene ve</Page><Page Number="98">aileme bildiriyorum" dediğimde, "selim yapma, sakin ol, bir araya gelelim, konualım, sana anlatacaklarım var, yarın memi dayıya gel" dedi. bu kadın orada baskı altında kaldı, bana karı kullanıldı. konuayım belki gerçekleri daha iyi öğrenirim diyerek bir gün sonra duisburg' da oturan yakınım memi dayının evine gittim. đçeri girdiğimde eim bir odada memi dayi ve eiyle oturuyordu. güler yüzle "ho geldin" dedi. ben de soğuk bir ses tonuyla "ho bulduk" diyerek oturdum. memi dayı ve hanımıyla saat 23'e kadar sohbet ettik. bingöl'deki gelimeleri, kırsal alandaki durumu öğrenmeye çalıtım. saat 23.10 da memi dayı, yatak odamızın hazır olduğunu söyleyince; "iyi geceler" diyerek yatak odamıza geçtik. odada iki ayrı ranza vardı ve birbirine uzaktı. ben kapının karısındaki pencerenin dibine konulmu ranzanın yanına gidip soyundum, bir esofman giyerek iyi geceler demeden yatağa girdim. eim kapının arkasındaki yatakta oturmu düünüyordu. aradan epeyce zaman geçti, odada tam bir sessizlik vardı, eim aniden oturduğu yerden kalkarak yattığım yatağa doğru geldi, üstümdeki yorganı alarak ayağıma kapandı, ağlamaya baladı. ayaklarımı çekiyor, kafasını itekliyorum. o hem ayaklarımı öpüyor hem de ağlıyordu!  düünebiliyor musunuz! akademide benimle konumayan, bana karı düman kesilen, bana karı araç olarak kullanılan, ölümün pençesinde inlerken, beni doktora göndermeyen eim, almanya'da ayaklarıma kapanıp ağlıyordu! hiçbir kanıt bir diktatörlüğü bu sahne kadar açık anlatamaz. eimi karıma alıyorum, göz yaları durmaksızın akıyor, dudakları ağlamaklı, anlamsız gözlerle bana bakıyor. "anlat, her eyi anlatacaksın!" diyorum. hiçkırıkları artıyor, sarılıyor bana. bütün ısrarlarıma rağmen hiçbir ey konumuyor. sorularıma sadece ağlamakla yanıt veriyor. ben de, beni ispiyonlar diye bildiklerimi anlatamıyorum. o, gerçekleri bana anlatmaktan, itiraf etmemekten; ben de ona açılmaktan korkuyorum. ve neticede ben de ağlamaya balıyorum.  trajedik bir durum; konuamıyor ağlıyoruz, yaadıklarımızı ağlamakla birbirimize anlatıyoruz. ben onun neden ağladığını biliyorum, o da biliyor neden ağladığımı. ara sıra "anlat, neden öyle davrandin!" diye soruyorum, ağlamak ve susmakla yanıt veriyor. ve tekrar bana sarılıyor, itiyorum onu. "artık seni sevemem, gönül bahçemdeki bütün çiçekleri çiğnedin, harabeye çevirdin gönül bahçemi, sevgimi kirlettin, sevgimin katili, düüncelerimin polisi oldun, seni nasıl sevebilirim? sen artık dürüst, bildiği gerçekleri söylemekten çekinmeyen, cesur aysel değilsin, sen korkak ürkek, sahtekar medya' sın" diyorum. ne söylemek istediğimi anlıyor, yanıt vermiyor, uzanıyor yanıma. sessiz, ruhsuz, sevgisiz, içine sıcak su doldurulmu plastik bir kadın gibi yanımda. ben de yanında sırt üstü uzanarak gözlerimi tavana dikerek düünüyorum. d. bakır cezaevinin korkunç ikenceler altında korkmayan, boyun eğmeyen ikimiz burada korktuğumuz için birbirimizle konuamıyoruz. o benden mi korkuyor, ben ondan mi korkuyorum, yoksa ikimiz ondan mı korkuyoruz? garip bir korku, esrarengiz bir korku, freud' un bile çözemeyeceği iğrenç bir korku! ben eimin burada da, bana karı kullanıldığını düündüğümden ona bildiklerimi ifade etmekten korkuyorum, diktatörlüğün düünce polisi olduğuna inanıyorum. peki o neden korkuyor? eğer düünce polisi değilse, ba kaldıracağımdan ve öldürüleceğimden mi korkuyor, ihanet damgasından ürküyor ve ağlıyor.  bu ilk gecemizden sonra bir yıllık bir zaman süreci içinde kendisiyle bazı bulumalarım oldu. ama hiç sevmedim, rastgele bir kadın gibiydi yanımda. kendisine hakaret ettiğim, tekmelediğim geceleri hatırlıyorum. onu tekmelerken aslında diktatörlüğü tekmeliyordum. ama benim boyun eğmeyeceğimi, yaratılan ortamı kabul etmeyecegimi, korktuğu felaketin bir gün olacağını çok iyi biliyordu. benimle birlikte hareket etme cesaretini kendinde bulamadığından boyun eğmem için sürekli nasihatlerde bulunuyordu.  avrupa'da ki dalkavuklar, ulu önderimizden tanınmamam için, onun deyimiyle öne çıkmamam için talimat aldıklarını, bazı önlemlerden sonra görüyordum. hep ile iliki</Page><Page Number="99">kurmam engellendi. büyük kitle gösterilerinde konumama yasak konuldu. kendi adımla gazetelerde yazı yazmam uygun görülmedi. đlginç bir olay tedbirleri daha da açığa çıkardı. đslami cihat örgütü, (kontr gerilla, isim paravandır) benim hakkımda ölüm kararı almı ve bu kararı gerekçelendirerek đstanbul'da yayınlanan yeni ülke gazetesine fakslamıtı. yeni ülke gazetesi de bu kararı olduğu gibi almanya' da yayınlanan berxwedan gazetesine göndermiti. karar berxwedan gazetesinde çalıan oktay tarafından bbc' ye fakslandı. bbc akam haber bülteninde: "đslami cihat örgütü gazeteci ve yazar selim çürükkaya hakkında ölüm kararı aldı. ve bu haberi çeitli haber ajanslarına gönderdi" diye verdi. bu haberden bir gün sonra avrupa koardinatörü telefonla oktay'ı arayarak: "niye o haberi bbc' ye verdin?" diye sorarak azarlıyor. oktay durumu bana anlatınca; koardinatörün de ulu önderimiz tarafından azarlandığını biliyordum. çünkü bunun ardından kaleme aldığım ve kendi imzamla berxwedan' da yayınlattığım "rio da kürdistan" adlı yazım ulu önderimizin eline geçince, oktay' ı telefonla arayarak yazımın altındaki imzamdan dolayı azarlıyor. ulu önderimiz bu azarlamalarıyla unu demek istiyordu: "ben bu adamı tasfiye edeceğim, öldürecegim, intihara sürükleyeceğim veya kaçırtacağım neden daha fazla tanınmasına müsaade ediyorsunuz?" ben söylemek istediklerini çok iyi anlıyor, beni nasıl tasfiye edeceğini izleyerek belleğime not düüyordum.  bir gazeteci (đrfan cüre) kürdistan ulusal meclisi ile ilgili benimle bir söylei yapmıtı. söyleinin giri bölümünde, benim haberim olmadan kendi gözlemlerini aktararak: "selim çürükkaya' ya geleceğin babakanı gözüyle bakılıyor" diye yazmıtı. özgür gündem' de yayınlanan söyleiyi okuduğumda "selim suç dosyan kabarıyor" dedim. almanya' da ümit akın'ı gördüm. on be yıl önce, ilk karılamamızda, ince, uzun boylu, sarıın, bir gençti. tıkko' nun küçük militanıydı o zaman. kardei celal ve ablası saime akın bizim arkadaımızdı. o tıkko' da diretiyordu. kendisiyle çokça tartımı, ikna etmitik. son karılamamızda iri yari biri olmutu küçük ümit. sarıldı öptü beni, ben de onu. baka hiçbir ey konumadı, konuamadım ümit'le. sadece bakıtık. gözleri bana: "hani benim güzel ablam? niye öldürüldü? (27) ajan miydi ablam? ajan olduğuna sen inandın mı? đnanmadıysan öldürülmesinin nedenini neden aratırmadın? aratırdıysan niye sessiz kalıyorsun?" sorularıni soruyordu sanki. soramam ümit, soramam. soru sormanın karılığı ölüm. ve en kötüsü ardından gelen "ihanet damgasıdır" ümit. sana neden evinde oturuyorsun, diyemem. 15 yıl önce devrimci olman için, ikna olmanda benim de payım vardı. fakat imdi seni ikna etmek için gücüm ve yüzüm yok ümit diyor bakılarım. ben onu çok iyi anlamıtım, onun beni anlayıp anlamadığını hala bilmiyorum.  essen' de abdullah ekinci' nin kardei đbo' yu gördüm. o korkusuz atletik yapılı ıbo içkiye teslim olmu, çökmütü. đlk sorusu: "selim ağabey, ağabeyimin ölüm nedenini neden bize söylemiyorlar?" oldu. henüz yanıt vermeden: "ajansa, bize kanıtları göstersinler" dedi. hayır ajan değildi ağabeyin, intihar etmi dediğimde "sen ağabeyimi benden daha iyi tanırsın, intihar edecek biri değildi ağabeyim" dedi ve sustu. o zaman abdullah ekinci'nin intihar nedenini tam olarak kavrayamamıtım. bana söylendiği gibi "eletiriler altında bunalıma girmi, intihar etmi"e inanmı ve bu konuda berxwedan gazetesine bir anma yazısı yazmıtım.  son bekaa'da ki tutuklanmamda bana dayatılan yöntemleri gözlerimle görünce abdullah ekinci' nin neden intihar ettiğini anlamaktan ziyade gördüm!  sevgili đbo, 1984 yılının 15 ağustosunda ırnak baskınının komutanı olarak ülkemizin bağımsızlığı ve halkımızın özgürlüğü için silahlı mücadeleyi balatan komutan abdullah ekinci' nin son büyük eyleminin nedenleri anlaılmıtır. yakında halkımız ve gelecek nesiller de anlayacaktır.  bürüksel açlık grevinden (28) sonra paris' e gitmitim. köylüm ve akrabam mahmut tunç paris' teki</Page><Page Number="100">kürt kültür derneğinde benimle konumak istediğini söylemiti. konumak istemedim. kendisiyle ne konuacaktım? amcan (29) burada yani paris' te bir kadınla ilikisi olduğu gerekçesiyle bekaa vadisinde kuruna dizildi, bir çukura atıldı, üstü ta ve toprakla örtüldü mü diyecektim? hayır konuamazdım, ikna edemezdim, soracak sorulara yanıt veremezdim. "açlık grevinden yeni çikmıtım, konuacak halim yok, sonra konuuruz" diyerek atlattım. birkaç gün sonra bekaa' da öldürülen mehmet tunç' un ablası berivan, benimle telefon görümesi yaptı. berivan ile aznı yatayız. çocukluk arkadaımdı. küçükken kuzularımızı birlikte otlatmı, aynı tatan ellerimize kına yakmı, kenger sütünden sakız elde etmi, guele morin'de birlikte yüzmütük. bana "kardeimin akibetini biliyor musun?" diye sorduğunda küçüklük arkadaıma ihanet ettim, yalan söyledim. "tam olarak bilmiyorum, aratıracağım" dedim. oysa o benim yalan söyleyeceğimi bilmezdi.  almanya' nin essen kentinde öğretmen okulu arkadaım fadime yaar' in evine gittiğimde bircan yıldız' i hatırladım. fadıme ile bircan bizim tunceli öğretmen okulunun en küçükleriydi. devrimci coku ve heyecanımızın aha kalktığı o yıllarda, onlar da bize katılmılardı. küçüçük, kısa boylu bir kızdi bircan. onu çok severdim. o da beni. henüz halkın kurtuluu grubuyla hareket ettiği günlerde beni ölümden kıl payı kurtarmıtı. halkın kurtuluu örgütünün adamları beni öldürmek istiyorlar, hatta beni öldürecek olan adam, öğretmen okuluna gelmi bekliyor, bana öldürecek silahı da bircan aracılığıyla okula sokmulardı.getirdiği silahla benim öldürüleceğimi anlayan bircan; tunceli öğretmen okulunun yanındaki tepenin üstünde bulunan havuzun basında otururken, koarak nefes nefese yanıma geldi, tedırginlik içindeki haliyle "ağabey, seni öldürecekler" demiti. ve ben bircan' in bu haberi üzerine ölümden kurtulmutum. fadime bana bircan' ı sormadı, daha doğrusu soramadı. saime akın' la birlikte lolan kampında ulu önderimizin emriyle kuruna dizildıiğini ikimiz de biliyorduk. ama nedenini ne ben, ne de o söyleyebilirdi. sormaması, sormamam bundandı.  mahsum korkmaz akademisinden ayrılıp almanyaya gitmeden önce arkadaım hasan serik, hollandada ulu önderimizin emriyle öldürülen ve cesedi bir kanalda bulunan avukat mahmut bilgilinin baldızının; almanyadaki telefon numarasını vermi,"gittiğınde bir görü" demiti. görümedim hasan! telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı yırtıp attım. o numara cebimde bir suç aleti gibiydi. defterimin içindeki kağıda her baktığımda telefon numarası yerine, av. mahmutù görüyordum. gidip karısıyla ne konuacaktim? "eini çok iyi tanıyordum, avukatlik diplomasini alır almaz bizim davalara bakmak için ankaradan diyarbakır’a geldi, ofis semtinde bir apartman dairesinde kalıyordu, biz de arandığımız gimiz onunla kalırdık. hereyini bizimle paylaır, hem avukatlık hem de militanlık yapardı. 12 eylül faizmi onuda tutukladı. 1984 barikat direniinde 30. koğuta birlikte idik, boyun eğmiyor,"yaasın bağımsızlık ve özgürlük " diye bağırıyordu.çok kararlı bir arkadatı, ancak neden öldürüldüğünü bilmiyorum mu diyecektim? bunu diyemezdim! deseydim bile bacın, kocasının neden öldürüldüğünü anlatırdı bana. o zaman baım eğik olurdu, zaten mahmutun karısında hepimizin baı eğikti; bir de bacının karısında baımın eğik olmasını istemedim.  bir maralı, bana yalı bir kadının öyküsünü anlattı: maralı kadının genç kızı bağımsızlık mücadelesine katılmak amacıyla evden ayrılmı, aradan yıllar geçtikten sonra, kızının bekaa da öldürüldüğünü duymus ve çıldırmı. yoldan yürürken genç bir kızin sesini duyduğum da, hemen arkasına döner, iki elini ileriye doğru uzatır, gözlerini yumar ve elif, eliiif, eliiiiiif diye bağırırmı. kimse karılık vermeyince, bu kez yana dönüp aynı ismi tekrarlarmı, yine karılık alamayınca öne, sonra yana dönermi, hep böyle yana yana, döne döne, eliiiiif diye diye yürürmü. ve berxwedan telefonları:  kardeim 1980 de mücadeleye katılmıtı, bu güne kadar kendisinden hiç bir haber alamadık. öldüğünü duyduk ama serxwabun ve berxwedandan da kendisinden hiç söz edilmiyor, yayınlanan ehit listelerinde adı yok, sizin haberiniz var mi? teyzemin kızı 8 yıldan beri ortada yok... ağbim 1980 de evi terk etti. ölmü mü, sağ mı? karısı hala kendisini evde bekliyor,</Page><Page Number="101">sağsa bir haber göndersin. 1985 de köyümüzün çobanı kardeimin öldüğü ve cesedinin bir çukura atıldığı ihbarını kars jandarma karakoluna yapmı, bunu üzerine jandarmalar çobanın gösterdiği yeri kazıyarak bir torba kemik çıkartılar, daha sonra bu kemikleri bize teslim ettiler ve bizde kardeimin kemiklerini gömdük. aradan 6 yıl gecmi, imdi jandarma köyümüze baskın düzenliyor, kardeimin ölmediğini, karstaki eylemleri kendisinin düzenlediğini söylüyor. sizden öğrenmek istediğim gömdügümüz kemikler kardeimin mi, değil mi?  ve ardı arkası kesilmiyor telefonların. onlar konutukça, ben de dinledikçe, bir canavarın cinayetlerine tanık oluyordum. kayıplistesi o kadar uzun ki, cezaevinden çıkıp dıarıyı öğrendikten sonra nerede ise bir kusağın yok olduğunu gördüm. türk devletinin öldürdüklerinin isimleri, resimleri, öyküleri vardı. bizde geriye kalanların ne isimleri, ne resimleri, ne öyküleri, ne de mezarları vardı. ve iin en kötüsü bunları akibetini sormak suçtu!  dalkavuk sorununu biraz daha açmak gerekiyor. çünkü dalkavukların tahlili, diktatörlüğün analizidir. dalkavuklarla diktatörlük, eksi ve artı gibidirler. diktatörlük pozitif, dalkavuklar negatiftirler, her zaman ve heryerde birliktedirler. bir yerde dikitatörlük varsa, o yerde dalkavuklar vardır. ortada çok sayıda dalkavuk görülür. gerillada yani dağda, insan ister istemez biraz yaratıcı olmak zorundadır. engellenilmeye çalıılsa da, dağda savaan insan, açısı dar olsa da düünür. düünce üretir, üretmek zorundadır. pusudan nasıl kurtulur? tepeyi nasıl aar, karı güçe nasıl darbe vurur, nerede ve nasıl saklanır, geçiti nasıl tutar, gibi sorulara yanıt vermek zorundadır. bu yaratıcılığı geliir. dağda sadece dalkavukluk yapmakla yaanılmaz. ama avrupada durum böyle değil. avrupada sadece dalkavukluk yapmakla yaanır. burada dalkavukluk bir geçim kaynağıdır. en iyi dalkavukluk yapan en fazla yükselir, mevki sahibi olur, çocuklarını, karısını besler. dalkavukların, dalkavukluk yapmak dıında hiç bir becerileri yoktur. öyle ki dalkavukluk yapmasalar açlıktan perian olurlar. ulu önderimiz, bu durumu iyi bildiğinden kendi dalkavuklarına sık sık "ben olmasam hepiniz açlıktan ölürsünüz" derdi. avrupada dalkavukluk bir meslek haline getirilmiti. burada kürdistan sorunu, bağımsızlık ve özgürlük sorunu, sava, katliam, göç gibi sorunların anlatımı, bu konularda kitlelerin bilinçlendirilmesi, örgütlendirilmesi tamamen bir kenara bırakılmı, tüm bu sorunların yerine serok apo konulmutu. düzenlenen bütün kitle toplantı ve yürüyülerinde konuulan, anlatılan birinci konu; ulu önderin büyüklüğü ve yüceliğidir. atılan sloganlar," biji serok apo" bir daha," biji serok apo" dur. bütün konumalar;" selam sana ey serok apo!" ile balar," biji serok apo" ile noktalanır. ve ardından alkılanır. đin ilginç yanı, kitle toplantılarında dalkavukların hiç birisi ezbersiz konuamaz. çünkü beyinleri düünce üretmez, düünmez ve düündüklerini söyleyemez. kitle toplantıları için ulu önderimizin ayetleri okunarak konuma metni hazırlanır ve bu metin bir dalkavuk tarafından kitlelere okunur. böyle okunan bütün yazıların içeriği, üç aağı be yukarı aynı olduğundan, dalkavuk henüz konumasına balamadan ne konuacağı önceden bilinir. ne yazık ki kitlelerde, on yıldan beri tekrarladıkları "biji serok apo" sloganı dıında bir slogan üretme yetisinden mahrum bırakıldıkları için onlar da " biji serok apo " diyerek tekrarcı oluyorlar.  bu durumu bozmaya çalıtım. yaptığım kitle toplantılarında kürdistanda yaanan gerçekleri, türk devletinin yürüttüğü savaın karakterini, ehirlerde örgütlenmenin olmamasının nedenlerini, dinin ve mezheplerin kullanılmasını, kontrgerilla ve hizbullah sorunu gibi konuları anlatırdım. ama kağıttan okumayarak, kendi uslubumla anlatırdım. kitleler ilgi ile dinliyor, anlatılanlarla ilgileniyor, gazel okumadığımı, ulu önderimize övgüler dizip kürsüden ayrılmadığımı görünce; benim ile dalkavuklar arasındaki farkı hemen görüyorlardı. ve benim toplantılarda anlattığım konular, toplantı sonrasında, derneklerde, evlerde tartımalara neden oluyordu.yaptığım toplantılardan sonra dalkavuklar müthi rahatsızlanıyorlardı. ve rahatsızlıklarını u cümlelerle dile getiriyorlardı: "selim parti uslubunu değil, kendi uslubunu konuturuyor. önderlikten hiç söz etmiyor, önderliğin görülerini aktarmıyor " diyorlardı. bununla yetinmeyerek kitleleri kendi sapık görülerine dayanak yapıyorlardı.</Page><Page Number="102">kitlelerin içine girerek halkı bana karı kıkırtmak istendiğinin farkındaydım. " selim parti uslubu ile konumuyor, niye önderlikten söz etmiyor" denmeye balanmıtı. doğru olduğuna inandığım çizgideydim. onların çizgisi ve uslubu kitleleri koyunlatırmak içindi. ben ise kitleleri aydınlatmak istiyordum. diktatörlük ve dalkavuklar kitlelerin aydınlatılmasından ve düünce üretir hale getirilmesinden en az dümandan korktukları kadar korkuyorlardı. dalkavuklar ve uyuturulan kitleler, yer yüzünde sadece bir türkünün olduğunu ve yalnızca tek bir makamla söylenebileneceğini sanıyorlardı. ben ise aynı makamla on yıldır tekrarlanan bir türkünün güzelim yaamı monotonlatırdığını anlatıyordum. dalkavukların yaptığı konumalar kitleler üzerinde etki yaratmıyordu. çünkü övgü yapılıyor, acitatativ sloganlar atılıyordu "ey analar bundan sonra çocuklarınıza ninni yerine, biji serok apoyu öğretin, doyarlar." kitleler içerikten yoksun konumaları dinledikten sonra yeni bir ey öğrenemiyorlardı; ama benim yaptığım konumaların içeriği insanları dürtüyor düündürüyor, sorumluluk duygusunu harekete geçiriyor, görmediklerini gördürtüyor, karanın içindeki gri rengi gösteriyor, uykusunu kaçırıyor, mücadeleye sevk ediyordu. bu durumdan dolayı kitlelerin bana karı ilgileri farklıydı. yani kitleler, dalkavuk olmadığımı anlıyorlardı. rahatsızlık bundan kaynaklanıyordu. ve dalkavuklamam siyah ve beyaz renklerin dıında renklerin olduğunu söylemem, yer yüzünde bir türküden baka bir türkülerin de olduğunu söylemem, baka makamların da olduğunu göstermem rahatsız ediyordu birilerini ve çizgiye uymam isteniyordu. bunu bütün kürdistan halkını karıma almam pahasına kabul etmiyordum. çünkü ben dalkavuk olmak için pkkye katılmamı, 1974ten beri kemalizmin dalkavuğu olmamak için bata ailem olmak üzere bütün türk ve kürt halkını karıma almak pahasına pkkye katılarak hayatımı koymutum. diktatörlük, örgütün yerine geçince, avrupada çokları dalkavukluğu bir meslek olarak seçti ve mevki sahibi oldu.  çok yakından tanıdığım iki dalkavuk dikkat çekiciydi. bunların analizi diğerleri hakkında fikir vereceğinden, üzerinde duracağım. birisi kürdistan cezaevlerinde bittiği, tükendiği, hiç bir eye hiçbir inancı kalmadığı için çoluğu çocuğuyla avrupaya kaçtı. burada dalkavukluk yaparak geçinebileceğine inandığı için, saflara katıldı. tıpkı türkiyenin eski içileri bakanı đsmet sezgine benziyordu. fiziki ve kafa yapısıyla tıpkı sezgin. đkisinin karılatırmasını yapıyorum, ilginç sonuçlar çıkarıyorum. türkiyede o kadar yetenekli insan varken, đsmet sezgin gibi bir beyinsizin içileri bakanı olması tesadüfi bir olay değildir. türkiyede resmi bir ideoloji topluma hakim ve özel sava rejimi vardır. resmi ideoloji ve özel sava; düünce üreten, kafası çalıan, zeki insanlara önemli mevkilere getirmez, böyle insanları yargı karısına çıkarır, tutuklar, zindanlarda çürütür. đten el çektirir veya vatan haini ilan eder. kafası çalımayan, aptal, sadece kendisine verilen emirleri yerine getirebilen, kendisine dikte ettirileni yineleyeni, bunun dıına katiyen çıkmayan kiileri, sorumlu mevkilere getirir. đsmet sezgin bu özelliklere sahip olduğu için uzun süre içileri bakanlığı görevi yaptı. onun yaptığı bir kaç basın toplantısını ve bir kaç konumasını televizyondan izlemitim. söyledikleri birbirine benziyor, aynı eyleri tekrarlayıp duruyordu. konutukları, türkiyedeki resmi ideolojinin tekrarıydı. "türkiyenin birlik ve bütünlüğüne göz diken eli kanlı eskiyayı takip ederek, ininde kahredecek güçteyiz. türk milleti asil ve soyludur, iç ve di mihraklar bunu bilsinler" diyordu. bu kara renkli tek tip tablo; bu aynı türkü, aynı makamdan 70 yıldan beri söyleniyordu. đsmet sezgin basit bir tekrarcıydı.  bizde de resmi ideoloji var ve hakim. resmi ideolojiye đsmet sezgin’ler gerekli. kafası çalıanlar, düünce üretenler, karanın içinde griyi görenler; iflah olmaz, dükün, hain ve düman olarak gösterilmeliydiler. bunlar ya öldürülüyor ya cezaevlerine atılıyor ya da gereksiz ilan ediliyorlardı. kafası çalımayan, düünce üretemeyen, sadece ulu birinin söylediklerini tekrarlayan, avrupada göbek büyüterek beyinlerini küçülten, kitlelere "analar çocuklarınıza ninni yerine; biji serok apou," öğretin diye bağıran đsmet sezginler gerekliydi.  baka biri daha vardı: bu da 12 eylül darbesinden önce çoluk çocuğuyla avrupaya yerlemiti. o tarihlerden beri avrupada dalkavukluk yaparak kalabilmi, savaa katılmayı aklının ucundan bile geçirmemi, halkın olanaklarıyla beslenmi bir yıldırım</Page><Page Number="103">akbuluttu. türkiyede yıldırım akbulutun anap hükümetleri döneminde uzun süre içileri bakanlığı ve babakanlık yapmasıda tesadüfi bir olay değildi. özal cumhurbakanı seçildikten sonra, anap, milletvekilleri içerisinde, en beyinsizi, en öküzü, en aptal kiiyi babakan olarak seçti. çünkü resmi ideoloji ve özel sava böyle birisine ihtiyaç duyuyordu. bizdeki resmi ideoloji ile bizdeki akbulut tencere ile kapak gibi tam birbirlerine uyuyorlardı. đin ilginç yanı, bizim akbulut, bizim sezgin birbirlerini çok sever, birbirlerini destekler, her konuda aynı düünürlerdi. daha doğrusu, düündüklerinden değil, ortak yanları düüncesiz olduklarıdır.  benim tanınmamdan ya da popüler olmamdan rahatsızlık duyuyor, bunu zaman zaman bana söylüyorlardı. bir defasında onların bu yöndeki eletirilerini dinlediktn sonra: "popüler olmak için yetenek gereklidir. siz be veya on yıldan beri avrupadasınız, her yerde siz varsınız, bütün toplantılarda siz konuursunuz, ama siz yine yoksunuz. đnsanların kafalarında iz bırakamıyorsunuz, yetenekleriniz yok, düz insanlarsınız, tanınsanız bile akbulut ile sezginin tanındığı gibi tanınırsınız " dediğimde suratları kıpkırmızı kesilmiti.  avrupada yapılan kürdistan ulsal meclisi seçimlerini bunlarla birlikte organize etmitik. ulu önderimiz, ubat 1992 yılında ulusal meclis ile ilgili mahsum korkmaz akademisinde bir konuma yapmı, bu konuma avrupaya ulamıtı. biz de mayıs 1992 de ulusal meclisin kurulması, millevekillerinin seçilmesi için gerekli çalımalara baladık. dalkavuklar, düünce üretme yeteneğine sahip olmadıklarından, ulu önderimizin meclisle ilgili yaptığı konumayı tekrarlayıp duruyorlardı. oysa çalımalar ilerledikçe onlarca sorun ortaya çıktı, bu sorunlar karısında tıkanıp kalıyorlardı. örneğin seçim nasıl yapılacak, kimler seçime katılabilecek, kimler oy kullanabilecek, diğer kürt grupları seçime katılabilecek mi, kürdistanda seçim nasıl yapılacaktı, hep milletvekillerinin durumu ne olacak, oluacak meclisin güney kürdistan’da olumu meclisle ne gibi ilikileri olacak, suriye kürtlerinin durumu ne olacak, eski sovyetlerde yaayan kürtler meclise aday gösterilebilecekler mi, gibi pek çok soru ortaya atılmıtı.  dalkavuklar düünce üretme yeteneğinden yoksun bırakıldıklarından, bu sorulara yanıt veremiyor, ulu önderin yüce düüncelerini bekliyorlardı ki, tekrarlayabilsinler. ulu önderimiz de meclis konusunu bir propoganda konusu olarak gördüğünden bu konularla ilgili düünceleri yoktu. ulu önderimizin bu tür ağır konulara aklı ermez. durumun böyle olduğunu görünce bütün konulara açıklık getirdim. gazetelere yazılar yazdım, benimle yapılan röpörtajlarda sorulan sorulara net yanıtlar verdim, kitle toplantılarında görülerimi söyledim. seçim kurulunda seçimin yapılı biçimiyle ilgili düüncelerimi kabul ettirdim. böylece seçimin yapılı biçimi ve meclis ile ilgili görülerim resmileti. böyle bir durum ortaya çıkınca; akbulut ve sezgin resmi görü haline gelen görülerimin savunucuları oldular. ulu önderimizin bu konuda zaten görüleri yoktu. dalkavuklar da düüncesizdi. kitlelerin sorularına yanıtlar verince, aydınlatılmamı konuları aydınlatınca onlarda benim söylediklerimi tekraralamaya baladılar. ulu önderimiz oluan atmosferi tam olarak bilmiyor, meclis çalımalarını iyi buluyordu. meclisle ilgili ürettiğim düünceler, konuyla ilgili verdiğim demeçler, röpörtaj sorularına verdiğim yanıtlar, kitle toplantılarında yaptığım konumalar, hem bizim kitleler, hem de avrupalı bazı çevreler üzerinde olumlu bir izlenim yaratmaya balamıtı. meclis ve seçim çalımalarinin avrupadaki kürt kitleleri içinde yeni bir atmosfer yaratması, konuyla iligili bir çok yayın organında yazılarımın yayınlanması, bir gazetenin benden" geleceğin babakanı " olarak söz edilince akbulut ve sezgin’e "öne çıkmasın" talimati verildi. diktatörlüğün mantığı buydu. öne çıksam kendisinin geride kalacağına inanıyor. oysa sorun bu değil ve benim de böyle bir amacım yoktu. akbulut ile sezgin bu "öne çıkmasın" talimatını öylesine acemice uyguluyorlardı ki, ister istemez tepki duyuyordum. giesen’de yapılan meclis konferansında be kii divana seçiliyoruz. seçildiğimiz yerden kalkarak divan masasına geçtik, henüz kendi aramızda divan bakanı seçmeden, akbulut alelacele sezgini parmağı ile dürterek "divan bakanlığına geç, delegelere teekkür et" diyor. bu yöntemin anti demokratik bir yöntem olduğunu söylüyorum, beni suçlu durume düürmeye çalııyorlar. milletvekillerini tanıtmak amacıyla basın toplantısı düzenleyip; meclisin</Page><Page Number="104">biçimini, amaç, ve çalıma yöntemini, bileimini basına anlatacağız. basın toplantısı için bir sözcü gerekiyor. akbulut sezgini, sezgin de akbulut’un yapmasını istiyor. đkisinin de benim sözcülük yapmamam konusunda anlatıkları belli oluyor. çünkü ben yaparsam öne çıkarım! đkiside; dalkavuklar, onlara talimat veren de, benim akbulut ve sezgin’den daha iyi sözcülük yapacağımı biliyor. meclis grubunun demokratik çalımasını talimatla engelliyor. öne çıkmamdan, daha fazla tanınmamdan korkuluyor. yakın zamanda beni de hal edecek ya. kitlelerin kafasına düebilecek kukuları imdiden yok etmeye çalııyor. sezgin ile akbulut basın toplantısında konuamazlar. gazetecilerin soracakları sorulara yanıt veremezler. bunu çok iyi biliyordum. palulunun eeğini tanıdığı kadar, ben de adamlarımı tanıyordum.  bunların ezbere bildikleri bazı sözler vardır. bunlar bizim kitle toplantılarında kitleleri hipnotize ederek sürületirmek amacıyla okunan gazellerdir. bu gazelleri dünya basını karısında da tekrarlayarak bizi rezil edeceklerinden veya saddam hüseyinin karısında göbek atan milletvekilleri konumuna düeceklerinden korkuyorum. neticede akbulut sözcülük yaptı." parti" böyle buyuruyordu. meclis grubunun iradesi çiğnenmiti. toplantı çok sönük geçti. akbulut gazetelere haber olabilecek yeni hiç bir ey söylemedi, toplantıdan sonra milletvekillerinin çoğu akbulutu eletirdi. tabi bu durum karısında akbulut ile sezgin beni suçluyorlar. onlara göre ben akbulutu eletirdiğim için diğer milletvekilleri de benden cesaret alarak eletirmilerdi. resmi ideoloji cesaretli milletvekili değil, eletiri yapan milletvekili değil, boyun eğen milletvekili istiyordu. akbulut ile sezgin kendilerini meclis grubu içerisinde partinin otoritesi olararak görüyorlardı. benide susmam kouluyla yanlarına çekerek meclisin demokratik özelliğini tamamen ortadan kaldırmaya çalııyorlardı. onlara göre en demokratik yönetim, bir kiinin üç kiiye talimat vermesi, bu üçünün de geriye kalan talimata uydurmasıydı. bu plana göre akbulut koordinatör olacak, ulu önderimizden talimatları alacak, üçümüz de bu talimatlar çerçevesinde diğerlerini zaptu rapt altına alacağız. bu anlayıa kesinlikle karı çıkıyorum. "meclis demokratik olarak çalıacak, kararlarını oy çokluğunluğuyla alacak. dıardan talimat almayacak, pkk meclisin üstünde olmayacak, içinde ve altında olacaktır " diyorum. bu görülerimi basınada yansıtıyorum. bana göre ulu önderimiz de milletvekili olararak seçilmeliydi, kendisine bir konum biçilmesi gerekliyse. buna meclis karar vermeliydi. beimle yapılan röpörtajlarda sorulara verdiğim yanıtlarda, meclisle ilgili kaleme aldığım yazılarda düüncelerimi böyle dile getirmitim. diğer milletvekillerinin çoğu görülerimin doğru olduğuna inanıyor ve tavırlarını buna göre sergiliyorlardı.  sezgin ile akbulut bu duruma iddetle muhaliftiler. đkisi kendilerini partiyi koruyan, beni de partiyi meclisten dıtalayan olarak değerlendiriyorlardı. oysa benim böyle bir niyetim yoktu. ben demokrasiyi ve demokratik meclis çalımasını öneriyordum. đin gerçeği demokrasinin olduğu yerde dalkavuklarin ii bitiyordu. dalkavuklar böyle bir felaketten müthi korkuyorlardı. partiyi koruma kaygısı sadece bir maske idi. akbulut almanya’da orta bölgenin sorumlusuydu. on yıldan beri almanya’da yaıyor ve ulu önderimize dalkavukluk yapıyordu. meclis seçimleri zamanında orta bölgede adaylığını koydu. yasak olmasına rağmen denetimindeki olanakları ve çalıanları harekete geçirerek seçim çalıması yaptı, sandıklar açıldığında bölgede seçilecek olan dört delegeden dördüncü olmayı bir kaç oyla baardı.  birinci, ikinci ve üçüncü sıralarda kazanan yurtsever üç kadındı. üçününde seçim propogandası yapma olanakları yoktu. üçü de akbulut’tan çok çok fazla oy toplamılardı. bu gerçekte gösteriyor ki halk dalkavukları sevmiyor, demokrasi ve seçim dalkavukları ortadadan kaldırıyor. bu felaketten hem dalkavuklar hem de diktatör korkuyor. akbulut kendi bölgesinde aldığı yenilginin nedenlerini kendi dalkavuk yapısında, kendi akbulutluğunda aramıyor, beni eletiriyor," gazetelere verdiğin demeçlerle kendini ön plana çıkardın, nerdeyse kazanamayacaktım. " dalkavuklarda kaybetme endiesi vardı, kul olmayan bazı yurtseverlerin seçilmesini benim etkime bağladılar. hem kendi bölgemden hem de konferansta otuzbirinci milletvekili seçilmem kulları dahada kızdırdı, "öne çıkmaması " talimatina ragman öne çıkmıtım. akbulut ile sezginnin bana yönelik faaliyetlerine bizim veli de katılınca talimat olayını ciddiyetine daha fazla inanmaya</Page><Page Number="105">baladım. veli, dürüst, çalıkan kendisine verilen ileri hamal gibi çalııp yerine getiren, uzağı göremeyen bir arkadatı. veli de sezgin ve akbulut gibi konuuyor" sen kitlelerle özel ilikiler gelitiriyorsun, kitleyi kendine bağlıyorsun, gittiğim her yerde seni konuuyorlar, parti değil " (seni konuuyorlar derken ulu önderimizi değil demek istediğini anlıyorum.) diyor. nerede kitleyle özel iliki kurmuum, diye soruyorum" frankfurt’ta " diyor. düünüyorum. frankfurt’ta kimseyle özel ilikim yok, eim o bölgede kaldığı için arasıra gidiyordum, bir kaç kitle toplantısında konuma yapmı, bir kaç evde kalmıtım; ama kimse özel iliki kuracak zaman bulamamıtım. sonuçta orada kimseyle özel ilikim olamamıtı diyerek konuyu kapatıyordum. ama gitmek için frankfurt’a gidiyorum. kültür derneğin de herbiji ile konuuyorum, komutan iarin (31) kızkardei, nazlı bizi evine davet ediyor. herbiji ile nazlı’nın evine gidiyoruz. oturma salonundaki bir kanepenin üzerine oturduğumda; televizyonun üzerindeki nazlı ile çekilmi bir fotoğrafıma gözüm iliiyor, ardından salonun duvarlarına gözlerimi gezdiriyorum; bir duvarda che gueveranın, bir duvarda da komutan iar’ın fotografı asılıydı. ayağa kalkıp diğer odaları dolaarak duvarlara göz gezdiriyorum, evde ulu önderimizin fotoğrafı yok. avrupada bir yurtseverin evinde, ulu önderimizin değilde, selim çürükkayanın fotoğrafı televizyonun üzerine konulmu! "yandin selim" diyorum. niye böyle yaptın nazlı? senin yaptığını çorumlular yapmaz, yaktın selimi diye düünüyorum. bir koltuğa oturarak biraz düündükten sonra: "veli bu eve geliyor mu?" diye soruyorum " her zaman burada" yanıtını alınca; frankfurtta özel ilikimin korkunçluğunu anlamı oluyorum.  brüksel açlık grevinin meclis önderliğinde yapılmaması için, avrupa merkez üyelerinin tümünün muhalefetine rağmen, ulu önderimizle anlaıp meclis önderliğinde açlık grevini balatıyorum. akbulut ile sezgini "ah, of" larla açlık grevine yatırıyorum. ardından açlık grevine yeni bir düzey getiriyorum. açlık grevinin meclis önderliğinde olmasından yararalanarak avrupa parlementolarıyla ilikiye geçip meclisi merulatırmayı hedefliyorum. bunun için milletvekili timur sayanla birlikta avrupa ülkelerinin babakan ve devlet bakanlarına, avrupa parlementosu bakanına, mandella ve papa jean paule kürdistanın son durumunu, türk devletiinin sivillere yönelik yaptığı katliamları, rakamlarla izah eden birer mektup kaleme alıyoruz. ayrıca t.c. cumhurbakanı turgut özal, babakan süleyman demirel, meclis bakanı hüsamattin cindoruka gönderilmek üzere birer protesto mektubu yazıyoruz. türk parlementosunda görev yapan bütün kürt kökenli milletvekillerine; kürdistanda yapılan katliamlar karısında sessiz kalmamaları gerektiğini vurgulayan mektupları hazırladıktan sonra, mektupların altına kürdistan ulusal meclisi avrupa milletvekillerin adlarını yazarak imzaya açıyoruz. mektupları diplomatik bir dille yazmaya özen gösterdik, uslube karı çıkan aklı eksikleri susturabildik.  brükselde açlık grevini balattığımızda; yabanci dil bilenlerden bir basın bürosu, bir de milletvekilleri sekreterlik bürosu oluturarak; avrupa devletlerinin brüksel’de bulunan elçiliklerinden randevu alarak kum milletvekilleri sıfatıyla görümeler yaptık. cumhurbakanlarına iletilmek üzere mektupları elden verdik. avrupa parlementosu bakanı, belçika, hollanda ve hamburg parlamentolarıyla milletvekili sıfatıyla görümeler yaptı. bu durum; diplomatik kapıların kumne açılması demekti. açlık grevini bu seviyede ele alınmasında benim ve timur sayanın payı büyük olduğu için akbulut ile sezginin bana karı olan rahatsızlıkları devam ediyordu. her ikisi de bilgileri günlük olarak koordinatöre, o da ulu önderimize aktarıyordu. kum halkımızın en yüce karar organıdır diye demeçler veriyorum. meclis ve brüksel açlık grevi avrupanın politik, diplomatik ve basın çevrelerinde yankı uyandırıyor. avrupa basını ve telezyonları; ulusal meclis, kürt sorunu ve açlık grevini genice ele alarak kamuoyuna sunuyorlar, yalnız burada bir eksiklik yapılıyordu. ulu önderimizden hiç söz etmiyorlardı! onun yerini bir kurum olan kum geçmiti.  avrupa’da ilk olarak böyle vahim bir gelime oluyordu! çünkü daha önce avrupada düzenlenen bütün açlık grevleri ve bütün etkinliklerde, ön planda olan ulu önderimizdi. bütün etkinlikler onu öven sloganlarla balıyor, onun büyük boy posterlerinin taınmasıyla sürüyor, onu öven konumalarla sona eriyordu. bundan dolayı avrupa</Page><Page Number="106">kamuoyu bu etkinliklere ilgi duymuyordu. ben bu açlık grevinde, ulu önderimizi bilinçli olarak arka plana attım. bir halk katliamlarla karı karıyaydı. türkiye devleti bu halkı acımasızca yok etmeye çalııyordu. kontra eylemleriyle ehirlerde beyüzden fazla sivil öldürülmütü. ve bu halk kendisini yönetmek için temsilcilerini seçmiti; öne çıkarılması gerekenler bunlardı. evet, bunları ve kürt halkının yaadığı dramı, arka plana atıp bir kiinin önünü açmak, kürt halkına ihanettir! halkın can alıcı, ölümcül sorunları ortada dururken; kitlelere "yaasın bağımsızlık " sologanı yerine " biji serok apo " sologanı attırmak, bağımsızlığın önüne ta duvar çekmek demektir. zaten avrupadaki etkinliklerde bir diktatör, her eyin önüne geçtiği için, kamuoyu bu büyük halkın dramı karısında ilgisiz kalmıtı. bu ilgisizliği emperyalizmin politikaları gibi savsatalarla açıklamak diktatörün ucuz propogandasıdır.  hükümetleri bir tarafa bırakalım; avrupa halklarına yürüyülerle, gösteriler, miting ve toplantılarla kürt halkının dramı, durumu anlatılmıyor, ulu önderimizin ululuğu anlatılıyor. onbinlerce kiinin katıldığı gösterilerde, sadace ulu önderimizin büyük posteri taınıyor, onu öven konumalar yapılıyor ve yine onu öven sloganlar atılıyor. bu maskaralıklarla avrupa halkları, kürt halkının çektiği acıları nasıl öğrenmi olacaktır? avrupa’lının gözünde kiiyi böylesine putlatırmak maskaralıktı. alman yalıları ellerinde ulu önderimizin fotoğraflarıyla caddelerde, " biji serok apo " diyerek yürüyen gençlerimize bakınca, sanki kırk yıl önceki gençlik yıllarını hatırlarmıcasına tuhaflaıyorlardı.  ırnakın bombalanmasından sonra düzenlenen bir yürüyüte " kahr olsun ırnakı bombalayanlar! " sologanı yerine "biji serok apo" sologanını kitleye attıranlar, bir ulusun büyük davası önüne bir ahsı engel olarak diken dalkavuklardır. bakaları değil! böyle yapıldığı için, avrupalılar gözlerinin önüne dikilen bu diktatörün arkasındaki kitlelerin çektiği acıları, ya görmüyorlar ya görmezlikten geliyorlar. ben bütün bunları görüyordum, bütün dalkavuklar söylediklerimin doğru olduğunu biliyorlardı. hatta kendi dalında uzmanlamı ünlü bir dalkavuk avrupada yapılan geni çaplı bir toplantıda beni kast ederek "doğru düünceleri vardır ama, u anda geçerli değildir" diye söylemiti. dalkavukların derdi, halkın kurtuluunu geçekletirmek değil, diktatörü övüp karın doyurmaktır. avrupada yapılan son cephe toplantısında dalkavukların, büyük bir ihtimalle ulu önderimiz tarafından planlan saldırılara maruz kalıyorum. hepsi bir ağızdan beni eletiriyorlardı. bütün eletirilerin özetini bir dalkavuğun söylediği söz, izah etmektedir: "selim bilsin ki, pkk ondan daha büyüktür."   bütün bu suçlarım ve günahlarımla kum toplantısına katılmak için ama, oradan güney kürdistana gideceğim. baıma gelecekleri tahmin ediyorum, buna rağmen gideceğim. yamyamı, beni yemeye yeltenirken görmek istiyorum. gözlerinin içine bakmak istiyorum. bu benim için çok önemli. gitmeden bir gün önce eim dalkavuk olmam için bana nasihatte bulunmutu. kendisine u sözleri söyledim: "meclis toplantısı ile birlikte daha da tanınacağım. o da benim iimi bitirecektir!"   esrefiye otelinde zaman durdu, yaprak kıpırdamıyor. ben, durmu zamanın bağrında, durdurulamayacak zamanları düleyerek yaıyorum.  24 agustos 1993 beyrut                                                     bölüm: 10  asıl yargılanması gereken yargı mevcii igal edildiğinde haksız yargılanmaların sonu gelmez. otelin menajeri nebileden esrefiye otelinin yakının da bir postahanenin olduğunu, oradan uluslararası görümelerin yapılabileceğini öğreniyorum. akam üstü nebile’nin tarif ettiği yöne giderek bodrum katındaki postahaneyi buluyorum. đçeri girdiğimde büyük bir kalabalıkla karılaıyor, isim yazdırarak sıraya girmenin gerektiğini öğreniyor, hüseyinin telefon numarasını görevli memura verip bekleme salononuna oturarak neleri konumam gerektirdiğini düünüyorum. yaklaık bir saat sonra adım okunduğunda,</Page><Page Number="107">telefon kabinine girerek ahizeyi elime alıyorum: "alo" diyen ses tanıdık bir ses. seviniyorum, düündüklerimi ard arda söyledim, bana para göndermeleri için kardeimin telefon numarasını veriyorum. o da: "sana vize verilmesi için alman elçiliği ile uğraılıyor" deyice vedalaıp postaneden ayrılıyorum.  otel odamın kapısını kilitleyince hapishane hayatım devam ediyordu. zaten hayatımın üçte biri hapishanelerde geçti. karı olduğum kemalist diktatörlüğe, imdi yeni bir tanesi daha eklendi diyor ve son tutuklanmamı düünmeye balıyorum: biz kum milletvekilleri mart ayının baından ortalarına kadar ard arda ama gelmitik. programımıza göre bir kaç gün am’da kaldıktan sonra türkiye ve eski sovyetlerden gelecek olan milletvekilleri ile birlikte güney kürdistan’ın erbil kentine geçerek toplantımızı yapacaktık.  ulu önderimizle ilk görümemizde, demokratik olarak çalıacak, kürt milletinin, en yüce karar organı olarak ilevini sürdürecek bir meclise karı olduğunu ve meclis için ortaya çıkan halk talebini bastırmaya çalıtığını, kuzey kürdistan’da kısmı bir prapagandadan öte bir çalıma yaptırmadığını, meclis için gelen aydın ve yurtseverleri geri çevirdiğini, suriye kürtlerinin seçim olayından habersiz olduklarını, seçimi avrupa ve eski sovyet kürtleri arasında bir propoganda malzemesi olarak kullandığını anlıyorum. ulu önderimizle sohbetimiz sürerken bir kul: " bakanım, bu meclis partinin mi, yoksa önderliğin mi denetiminde çalıacak?" diye sorunca, ulu önderimiz hiç düünmeden: "tabii bizim denetimimizde çalıacak" cevabını veriyor. burada kullanılan "bizim" in anlamının "benim" demek olduğunu hepimiz biliyoruz. bu yanıttan sonra hepimizin yüzüne karı: "bunlar mı halkı temsil edecek? daha seçildikleri gün bitmiler. ama önemli değil basit bir araçtır, bir bakalım!" diyor.  ulu önderimiz gittikten sonra kaldığımız evde kalanlardan, suriye kürtleri arasında seçim çalımalarının yapılmadığı, kuzey kürdistan da gerillaya bağlı milislik yaptığı için deifre olan bazılarının, gerilla komutanları tarafından milletvekili olarak gönderildiğini, meclise gelmek isteyen çok sayıda aydın, politikacı ve avukatın durdurulduğunu, gelenlerin geri gönderildiğini öğrendim. bir iki gün sonra meclis olgusundan müthi korktuğunu fark ettim. nitekim daha sonra telsiz konumalarını okuduğumda avrupa’dan gelen milletvekilleri için:"bunların hepsi dükün, olanaklarımıza göz dikmiler, -kendisi olanaklara ve iktidara konmus ya, kime kaptırır?- bunun için gelmiler. bunları terbiye etmek için buraya getirdik, -diktatörlüğün olduğu bir yerde demokratik olarak çalıan bir meclisi oluturma çabası içinde olmak terbiyesizliktir.- çözümlemelerimi bol bol okutun, disiplini dayatın, adam olan olur, adam olanları ileride gerillanın denetiminde bir cephe çalıanı olarak, bir milis olarak çalıtırırız. adam olmayanları sınır dıına atarız, nereye giderlerse gitsinler..." diyordu. burada kullanılan" adam olmayanlar" sözleri köle veya kul olmayanlar anlamına geliyor. ve bu noktada: selim, avrupa’da faliyete geçecek meclise biçtiğin rol ile ulu önderimizin biçtiği rol arasındaki farkı gör ve baına gelecekleri düün! çünkü sen, meclisin kürt milletinin en yüce kurumu olduğunu söylemi, demeçler vermi, röpörtajlarında sorulara yanıtlar verdin diyorum.  bir daha ulu önderimizin kendisinin dıında hiç bir kurumu kabul etmiyeceğini, esatın ve saddamın meclisleri gibi bir meclise bile tahammül etmeyeceğini, kurumlamayı savunma maskesi altına her türlü kurumlamayı engellemeye devam edeceğini anlıyorum ve burada uzanan sömürgeci bir eli görerek düünüyorum. pkknin kurumlaması neden engellendi? neden pkkyi tasviye ederek sadece bir isim bıraktı? kürdistan komitelerinin kurumlamalarını neden ustaca engelleyerek felce uğrattı? hünerkom kurulduğundan bu güne kadar neden kurumlamadı? kürdistan aydınlar birliği neden bir isimden ibarettir? serxuebun ve berxuedan gazeteleri neden bir redaksiyon düzeyinde tutuluyor? ernknin, yani cephenin neden sadece adı, bayrağı, programı vardır(5) da kendisi yoktur? hev-kom neden bir isimden ibarettir? hepin partilemesi, halkın desteğini alması neden engellendi? kumin olumasından neden korkuyor? bütün bu sorulara tek bir yanıt buluyorum: halkımızın devletlemesini, bağımsızlamasını ve özgürlemesini istemeyen sömürgeci bir gücün, stratejisini ve bu stratejiye angaje olmu taktik bir diktatörün geleceğimizi köleletirmek için, bu günümüzü dağıttığı, tasviye ettiğidir.</Page><Page Number="108">bu aamada diktatörün emrinde yeterince asker yoktur. kendisi dıında bir kurum güçlenir, güç ve otorite sahibi olursa, üslendiği fonksiyonu yerine getiremeyeceğini, iktidarı kayıp edeceğini çıkarıyordu. bunun için sık sık:" kurumlaalım, ben kurumlamayı savunuyorum, kurumları oluturmak istiyorum, fakat siz beceriksizsiniz, yaratamıyorsunuz..." propogandası altında bütün kurumlamaları engelliyor veya tasviye ediyordu. sadece ismi olan her kuruma bir dalkavuk atıyor, emrine iki kii vererek ileri bu düzeyde tutmaya özen gösteriyordu. đlerde emrindeki askerleri çoğaltabilirse; ortadoğunun diğer diktatörleri gibi askerlerin dipçiği altında uydu kurumlar yaratıp mustafa kemal, hafız esat, saddam hüseyin örneklerini tekrarlamak istiyordu. bunun dıında bir sistem düünmesi zaten mümkün değildi. çünkü yurt dıına çıktıktan sonra dünyada ki gelimeleri izlememi, kitap okumamıtı. 1973-1979 yılları arasında stalin sosyalizmini kitaplardan öğrenmi, ona inanmı, am dünyası kafasının miğferi olmu, am sosyalizminin pkk içindeki uygulayıcısı olmutur.  dünyadaki gelimelerden habersiz olduğu halde;" ben hereyi biliyorum, marksı lenini atım, hiç bir peygamber, dünyanın hiç bir lideri benim kadar konuup yazmadı " havasına girdiği, yanındakileri de buna inandığı için kendisi de buna inanmı, bu yansılsamalı durum yeni gelimeleri öğrenmesini, gerçekleri görmesini engelliyordu. bunun ötesinde onun ne öğrenmesi ve ne öğrenmemesi gerektirdiğini am yasaları belirliyordu. tıpkı kullarının ne öğrenmesi, ne öğrenmemesi gerektirdiğini kendisinin belirlediği gibi.  bütün ayetlerini okuduğum, uzun süre dinlediğim için çapını, ufkunu; kültür seviyesini, yani mentalitesini biliyorum. onu öyle analiz etmek mümkündür: ankara, am kültürü, stalin sosyalizmi ve urfa toprak ağalığı kültürünün birleiminden olumu bir tiptır. entrikacılıkta mustafa kemal, tasviyecilikle hafiz esat, diktatörlükle stalin, söylem, despotizm ve yaam tarzıyla urfa toprak ağasıdır.   mustafa kemal kendi baına çok kötü değildir. hafız esat ta öyle, stalin ve urfa toprak ağalığı da kültürde kendi baına çok kötü değillerdir. ama bu dördünün kötü yönlerinin toplamından oluan bir tip tam bir ucubedir. ve biz bir ucubeyle karı karıyayız. bunları sadece bir benzetme olsun diye söylemiyorum. ulu önderimiz daha devlet kurulmadan mustafa kemal’den çok daha fazla arkadalarının baını yedi! ulu önderimiz daha devrim yapmadan buharınlar, kamanevler, zinovyevler trocki gibi kurbanlar o kadar çoğaldı ki; mübarek daha devlet kurmadan esatı geçti. kendisi dıında tasviyeye uğramayan bir ey bırakmadı. urfa ağaları zaten onun yanında ağa bile sayılmazlar; oturuu ağa, konuması ağa, köylülerini azarlaması ağa, halka tepeden bakması ağa, yaam tarzı ağa, tuvalete çıkma dıında ardında sürekli fotografçı ve kameracı dolatırması, sonradan görme bir ağanın aynısıdır. böyle ulu önder kürt halkına nasıl bir rejim vaad edebilir? nasıl bir ekonomi? nasıl bir toplumsal düzeni? ulu önderimizin bu konularda düünceleri yoktur. ekonomiden hiç birey anlamıyor, ayetlerini inceleyin; ekonomiyle ilgili yuvarlak sözler dıında bir ey bulamazsınız. çavuesko, honecker, stalin sosyalizmini önerse, kaç yıl yaayabilir bu çağda? koskoca sovyetlerde yaayamayan stalin rejimi, kürdistan gibi bir ülkede yaar mı?  ulu önderimiz mevcut kafasıyla kapitalizmi bile yaatamaz. çünkü "yarattım" dediği insan mentalitaesi; onun propagandasını yapamaz; onun söylediği ayetleri tekrarlama, savata ölme ve öldürme dıında hiç bir yeteneği yoktur. kiinin yeteneklerini öldürtmesi, yok etmesi, geçmiinden bütünü ile sıyrılması, militanlaması ön koul olarak kabul edilmektedir. bu anlayıta; ülkemizi sömürgeletiren bir gücün taktiğini gömek gerekiyor! ulu önderimizin denetiminde çalııp; ekonomiden, maliyeden; ticaretten, diplomasiden, gazetecilikten, edebiyattan, sanat ve müzikten anlamak ve bu yönden gelimek için çaba harcamak suçtur. böyle özel yeteneklere sahip olanların yapmaları gereken ilk ey bu konulardaki bütün yeteneklerini bir tarafa bırakmalarıdır. onun yanına giden kiilere söylenen ilk söz "bu gereksiz ilerden bir an önce vazgeçin ve militanlaın" sözüdür. militanlamanın karılığı da, önderlik çizgisine gelmek ve dalkavuklamaktır. çünkü ulu önderimizi elindeki araç, güç, beyin yapısı bunu buyuruyor.  kim ne derse desin, ne söylerse söylesin, ne yazarsa yazsın, ulu önderimizin yönetim</Page><Page Number="109">anlayıı am yönetim anlayıının aynısıdır. bu yönetim, toplumun üçte birini muhbir, geri kalanını sürü haline getirmek ve bastonu ele alarak gütmektir. bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yoktur. çünkü ulu önderimiz:"yarının insanını bu günden yapıyorum, yarının toplumunu bu günden kuruyorum " der. bugün yarattığı insan mentalitesini ve oluturduğu rejimi iyice inceleyin, yarınki rejimi açıkça görürsünüz. bu gün beyüz dalkavuğu varsa, devlet kurulduğunda onların sayısi yüzbine yükselir. bugün bin ispiyoncusu varsa, devlet kurulduğunda bir milyona çıkar. bugün üç ayda bir altı cariye değitiriyorsa, toplumun tümüne hakim olduğunda bunların sayısı daha da artar, sayısız hale gelir. bugün ortalama yılda yüz kiiyi idam ediyorsa devlet kurulduğunda günde yüz kii idam eder. imdi" serok apo " ise, devlet kurulduğunda kendisini kürtlerin atası ilan eder. imdi her eve zorunlu olarak fotoğrafı asılıyorsa, devlet kurulduğunda her evin önüne bir heykelini dikmeye çalıır. evlerin bütün bölümlerine, trenlere, uçaklara, garajlara, barajlara, bağaclara, binalara, dağlara, talara, ağaçlara, hastahanelere, postahanelere, lokantalara ve havada dolaan büyük balonlara fotoğrafını astırır. imdi sexuebun ve berxuedan, özgürhalk dergilerinde sadece kendi yazdığı yazıları yayınlattırıyorsa, güney kürdistan’da kurduğu radyodan kendi kitaplarını gün boyu okutturuyorsa; devlet kurduğunda radyo ve televizyonlar günün 24 saatinde onun konumalarını verir, ayetlerini okurlar. imdi diktatör olan, devlet kurulduğunda herhalde demokrat olmaz! bu gün binlerce, yüzbinlerce insan canla bala çalıır, çatıır, ölürken, kendi yaamları hakkında söz sahibi değillerse, hereylerini veriyorlarsa ve am’da oturan diktatör hereyin sahibiyse, devlet kurulduğunda herkes devlete, devlet ona çalıır. ülkemizin bir parçası, sömürge bir gücün aracı olmaktan kurtulabilirse, kuracağı düzenin bir diktatöre hizmet etmemesinden yanayım. apo zihniyetinde kürt halkının olanakları ve insan gücü heder olur; sonrası tasviye olma akibeti her an gündemdedir.  yine amdaki gelimelere dönüyorum. orada önemli gelimeler yaanıyordu; kendini ortaya koyan kum sorunu vardı. ulu önderimiz bundan kurtulmak istiyordu. gerilla da ulu önderimizin kendi değimiyle, çizgiye gelmeyen ve çizgisine karı gelen, çizgiyi uygulamayan ve kökeni diyarbakır cezaevi direnicilerinden olan kırk kii soruturmaya alınmıtı. büyük bir bölümü komutan düzeyinde kiilerdi. ulu önderimize göre bunlar ya yola gelmeli ya da "hal" edilmeliydiler.  meclis yeni bir otorite olma yolunda idi, gerillada ise kırka yakın komutan çizgiye uymuyordu. bunları tasviye etmek, diktatörlüğün sürdürülmesi için kaçınılmazdı. güneyde alınan yenilgi, talabani ile kurulan taktik iliki, talabani’nin atekes önerisi, gelimelerin boyutunu geniletti. duruma göre talabani’nin önerisi kabul edilecek, ona duyulan ihtiyaçtan dolayı yakınlık arttırılacak, t.c ne merulamayı teyit etmeye çalıacak, diğer kürt gurupları ile "cephe kurka" söylemi gelitirilecek, bu hengemede kırk komutanın yargılanıp ii bitirilecek, meclis çalımaları fes edilecek, dikkatler baka konulara çekilecekti. böylece bu büyük tasviye olayı gerçekletirilirken, diğer kürt guruplarının da sesi kesilmi olacaktı. zaten ulu önderimiz bizimle yaptığı bir konumada: "dağdaki yargılamalar balamı durumdadır, yargılanmaların güvenlikli sürmesi için atekes durumu iyi bir fırsattır. atekesin süresini yargılanmaların bitimine göre ayarlıyacağım" diyordu. bu korkunç gerçek 1993 telsiz konumalarında da mevcuttur.  meclis çalımalarını, daha doğrusu meclisi fesh ederek : "bunun yerine diğer kürt guruplarıyla bir cephe çalıması yapacağız" demesi, meclis olgusunu sonraya ertelemesi, asılsız bir propagandanın ötesine geçmeyecektir. cephe çalımasının gündeme alınması, diğer kürt guruplarını iç tasviyeler karısında sesiz bırakma taktiğidir. ulu önderimiz bu taktiğini yürürlüğe sokarken bizim, yanımızda kalan cemil bayıkın, rıza altunun avrupa’da kalan mustafa karasu’nun ve savataki gerilla komutanlarının hiç birisinin görüüne ba vurulmadı.  cemil bayık’la aynı evde kalıyorduk, o da bizim gibi hereyden habersizdi. rıza altun ara sıra yanımıza gelip gidiyordu, yalnız talabani’nin atekes ile ilgili önerisinin görüüleceğinden haberdardı. gerilla komutanlarının zaten hiç bireyden haberi yoktu. nitekim atekes ile ilgili basın toplantısından sonra ulu önderimizin gerille komutanları ile yaptığı telsiz konumalarını okuduğumda, gerilla komutanları:" keke bu atekesten daha</Page><Page Number="110">önce haberimiz olsaydı. ona göre tedbirimizi alırdık bakanım " diyorlardı. ulu önderimizin, bizim gibi taktik önderlerle sorunu görüeceğine baka güçlerle görümütü. birkaç gün önce özal’la görüen talabani, öğle saatlerinde esat’la, akama ulu önderimizle de görümütü.  talabani ile görümesinde ulu önderimiz bana çok önem verdiği için, beni de protokoldeki dört kiiye dahil etmiti. talabani ve beraberindeki üç kiiyi kapıda karılayıp toklatıktan sonra öpümütük, oturma odasında cola içmi, meyve yemitik. talabani’nin yanında gelenlerle konumaya daldık. baka ne yapabilirdik? ulu önderimiz, talabani ile asıl görümeyi ayrı bir odada yaptı. bu yüzden hiç bir ey öğrenemedik. talabani beraberindekilerle ayrılıp gidince, geceyi ulu önderimizim -eğitim adayı olarak türkiye’nin çeitli üniversitelerinden gelen altı bayanla - evinde geçirdik. sabah cemil bayıkın kaldığı eve gittiğimde cemil gelimeleri öğrenmek istedi: "görüme ayrı bir odada yapıldı dedim sadece.  basın toplantısı yapılmadan önce suriye parlementosunun kürt milletvekillerinin bulunduğu bir sohbet toplantısında atekes ile ilgili konuurken, sorularını özellikle bana yönelterek görülerimi alması, milletvekili timur sayan’ın dikkatini çekmi olacak ki, toplantı bittikten sonra yanıma gelen timur:" bakanın sana bu kadar önem verdiğini bilmiyordum "timur’un bu sözleri karısında sessiz kaldım;" kedinin fare ile oyunudur bu" diyecektim; ama henüz iç ilikimizi timura açmanın zamanı değildi.  avrupa’da benimle ilikilerini çok iyi ayarlamıtı. ama dalkavuklarını kullanarak ayağımı kaydırmaya çalımıtı. am da da aynı taktiği uyguluyordu; kendisi iyi davranacaktı. avrupa’dan ama gelmi ve dalkavuklarını harekete geçirecek, tutuklatacak, ipe sapa gelmez ifadeler vermeleri için kendilerine talimatlar verecek - bazılari ifadelerinde dolaylı olarak türk ajanı olduğumu iddia edecek- bazıları çizgiyi boa çıkaran objektiv ajan olduğumu söyleyecek, böylece ya intihar edeceğim ya da objektiv ajan olduğumu kabul edeceğim.  bu noktaya geldikten sonra beni huzuruna çağıracak:" ben sana her türlü desteği, kimseye vermediğim önemi verdim. senin arkadaların, senin akrabaların ajan olduğunu iddia ediyorlar ama ben kimsenin sözüne göre hareket etmem, bunlar basit insanlardır. önderliğin kanunlarının takipcisi ol! kendini düzelt! önderliğe ölümüne bağlan, uyumlu çalı, bunlar sorun değil! nereye gitmek istiyorsun?" diyecek, bağlı kalman için "önemli bir görev" verecek ve böylece iyi bir dalkavuk olacağım. bunu amda veya güney kürdistanda yapacağını tahmin ediyorum. çünkü daha avrupadayken dalkavukların öfkesi bana karı patlamıtı. o ise müthi iyi davranıyordu. ben de bu çelikiyi kavramayacak kadar aptal değildim.  1993 newroz bayramı nedeniyle amdan suriye kürdistanına gönderiliyoruz. 15 kum parlementeri, halep, kamılı, haseki, derik gibi kentlerde kutlanacak olan newroz bayramına katıldıktan sonra erbil veya zele kampına gececeğiz. newroz kutlamaları bittikten sonra milletvekili arkadalar halepte bir evde toplandık. akam üstü ulu önderimiz bizimle bir telefon görümesi yapacaktı. kısa bir beklemeden sonra telefon çaldığında, ilk telefona koan đsmet sezgin oldu. đsmet telefonla: "bakanım baı bouz, baımıza bir koordinatör atansa iyi olur" diye söze balıyarak, yıldırm akbulutu koordinatörlüğe önerdi. ulu önderimiz sırayla diğer milletvekilleriyle görüürken; rıfat çelebiye yıdırım akbulutun koordinatörlüğe önerildiğini, bu konuda ne düündüğünü sorunca, rıfat amca:" kessinlikle olmaz bakanım, biz oyla kendi aramızda birini seçer, adını size iletıriz " cevabını veriyor. kendisine göre çok doğal bir tavır takınan rıfat amca, milletvekilliğinin orada sona erdiğinden habersizdi. ulu önderimiz, rıfat amcanın yanıtına karı hemen olumsuz bir tavır takınmıyor:" tamam tamam " diyor, diğer milletvekilleriyle görümelerini sürdürüyor, ama koordinatörlük sorununa dokunmuyor. benimle görümesinde güney-batı eyaletinde ömer isimli vejinci bir ajanın açığa çıkarılarak çözüldüğünü, çok önemli bilgilerin alındığını, benim, mustafa karasunun, rıza altunun, faysal dunlayıcının, ayselin ve helinin aleyhinde ifadeler verdiğini, kendime çok dikkat etmem gerektirdiğini söylüyor.</Page><Page Number="111">halepten kamılıya geçtikten sonra rıfat amca; diğer milletvekillerine akbulutu koordinatörlüğe kabul edip etmeyeceklerini soruyor, çoğunluk akbulutu kabul etmeyince, sonucu sezgin ile akbuluta aktarıyor. bunun üzerine akbulut ile sezgin ulu önderimizle bir telefon görümesi yapıyorlar. sonradan aleyhimde yazdıkları raporları soruturmada okuduğumda, telefonla:" rıfat amcayı bu tür alıtıran selimdir. oy ile kiileri seçme, meclisin demokratik çalıma anlayıı gibi yaklaımlar selimin baı altından çıkıyor. avrupada da aynı eyleri yapmı, bizi diğer milletvekilleriyle karı karıya getirerek bunlar partiyi size karı sopa olarak kullanmak istiyorlar demiti. biz daha sonra bu durumu konferansta eletirdik, vaz geçmediği gibi diğer milletvekillerini önemli oranda etki altına almıtır. güneye gelirse-tanındığı için - oradakileri de etkileyerek meclisle önderliği karı karıya getirir, durum budur. rıfat amcada karıtırıcı birisidır. zaten hastadır, baımıza bela olur, geri almanyaya gönderilirse çok iyi olur. bir de oradaki arkadalara talimat verilip, meclis adına konumaması sağlanırsa, parti açısından yararlıdır. biz seçim yoluyla kiilerin seçilmesine karıyız. önderliğin atama yoluyla bu ileri haletmesini istiyoruz" dediklerini öğrendim.  bu telefon görümesinin hemen ardından, ben ve rıfat amca ama geri cağrıldık. artık rıfat amcanın geri gönderileceğini, beni tutuklatacağını, sağ olarak kurtulamayacağımı tahmin ediyordum. bu ara milletvekilleri timur sayan, murat dağdelen ve metin cansızla aynı evde kalıyordum. timur ile metin hala güneyde meclis çalımasının nasıl yapılacağını soruyorlar. konu üzerinde tartııyorlardı. artık hereyi açıkça tartıma ve konuma zamanının geldiğine inandığım için: "arkadalar! diktatörlüğün olduğu yerde meclisten söz edilemez!" dedim, aırdılar. çünkü ikisi bütün engellemelerin, olumsuzluğun, antidemokratlığın akbulut ve sezgin’den kaynaklandığını düünüyor ve söylüyorlardı. onlara: "bunlar sadece dalkavuktur" diyerek dikkatlerini konunun önemine çektim. murat dağdelen daha önce akademide bulunup ulu önderimizi çok yakından tanıma olanağı bulduğundan, diktatörü derinlemesine kavramıtı. bildiklerini dolaylı yoldan sık sık bana anlatırdı. söylediklerinin karısında ya suskun kalır ya da onaylıyorum anlamında, onaylamıyormuum gibi yanıtlar verirdim. o ne demek istediğimi anlardı.   kaldığımiz evde ulu önderimizin türk basınına:" ben đsayim "dediğını duymustuk. timur, murat ve metin bu konu üzerinde konuuyorlardı. ben de anayasayla ilgili bir kitap okuyordum, kitabın yazarı prf….. üçüncü dünya ülkelerindeki yönetimlerin antidemokratikliklerinin nedenlerini izah ettikten sonra bazı diktatörlerin özelliklerine değinerek, bokkasanın kendisini đsa ilan ettiğini:" ben đsayım " dediğini yazıyordu. bu bölümü okuyunca ister istemez güldüm ve yüksek sesle okumaya baladım. ardından meclisle görülerimi ve bundan sonra olabilecek gelimeleri anlattım. bir gün sonra akbulut, sezgin, zeki, murat, timur, đsmail ve edip tekinin bulunduğu bir toplantıda: "güneyde meclis toplantısının olmayacağını, meclisinde olmayacağını, bu zihniyet oldukça bu sorunun çözülemeyeceğini, meclis çalımasının artık olmayacağını, tarihin söylediklerimi haklı çıkaracağını" söyledim. bu benim veda konumamdı. böylece öldürülürsem, düüncelerimin bilinmesini istiyordum.  bir gün sonra suriye kürt milletvekili ebu kurdo, rıfat amcayla beni alıp ama götürdü. rıfat amca almanyaya gönderildi, ben atekes ile ilgili ikinci basın toplantısının hazırlıklarını yapmak ve gazeteci rafet ballıyi karılamak maksadıyla bar-eliasa gönderildim. bar-eliasa varır varmaz cezaevi olarak kullanılan bir yere konuldum, üstüme kapıyı zincirlediler. avrupa’da halkımızın kullandığı yüzbin oyun en az yetmibebinini aldığım halde, sorgusuz sualsiz tutuklanmıtım. ulu önderimiz hereyden habersizmi gibi tutuklanmamı bakalarına yaptırdi. avrupadan gelen dalkavuklara talimat vererek benimle ilgili iğrenç raporlar yazmalarını istedi. sorgucum, ard arda gelen raporları getirip bana veriyor, bu soruturmanın çok önemli olduğunu, taktik önderlikte yer aldığım için, soruturmanın merkez tarafından yürütüldüğünü özellikle vurguluyor, ciddiye almamı istiyordu. đkide bir:"sorusturmanı merkez komitesi yürütüyor" demesinden, "önderlik karımıyor" demek istediğini anlıyorum. merkez komitesi diye bir kurum yok, senin kimin talimatıyla beni tutukladığını biliyorum diyeceğim, ama sabır etmenin daha akıllıca bir davranı olacağı sonucuna varıyorum.</Page><Page Number="112">sorgucum benimle ilk konumasını:" bu selim çürükkaya ismini bir kere yok etmemiz gerekiyor " cümlesi ile noktalayınca george orwel dünyasında olduğumu anladım. sorgucum gittikten sonra kirli yatağıma sirtüstü uzanarak; george orwelin roman kahramanı winstonu düünmeye baladım: "tersine" dedi," belleğini denetim altına almayan sensin. buraya getirilmenin nedeni o. kendini eğitmediğin, boyun eğmeyi, alçakgönüllü olmayı bilmedığin için buraya geldin. akıl sağlığını korumak için gerekli olan uysallığı göstermedin..." ..." gerçek dediğin insanların kafalarında var olan bir eydir. her zaman yanılabilen bireylerin kafalarında değil, kollektiv ve ölümsüz bir kafada, partinin kafasında. parti neyin doğru olduğunu ileri sürüyorsa gerçek odur. partinin gözüyle bakmadığın sürece gerçekleri görmezsin. öğrenmen, kendini yok saymayı öğrenmen gerekir. akıl sağlığını kazanabilmek için kendini hor görmen, gururunu yenmen gerekir." tutuklandığım üçüncü günümde sorgucum, kendisine gelen raporlardan derlediği ve ulu önderimizin perspektifleri doğrultusunda hazırladığı aağıdaki soruları yanıtlamam amacıyla bana verdi, bana sorulan soruları olduğu gibi yazıyorum, bu soruların yanıtlarını kürt halkına vermek istiyorum:  soru: 1978de bingölün solahan kazasının bir köyünde elinde tabanca patladı, bir köylü yaralandı. bu olay üzerine köylüler bizim sempatizan bir öğretmeni öldürdüler. neden arkadaın ölümüne neden oldun? yanıt: olay olduğu zaman ahmet elçi ve melik adlı iki öğretmen arkadata yanımda idi. bozuk bir tabancanın namlusundaki mermiyi çıkarmaya çalıırken tabanca elimde patladı. kurun, köylü bir gencin diz altındaki ayak kemiğine isabet etti. tabancanın namlusu geni olduğu için kurun kemiğe batmamı, yarısı dıardaydı. yanımızda bulunan gencin ağabiyisini, arabası olan ağabeyisini çağırması için köye gönderdik. bir süre sonra eli sopalı, kürekli köylülerin bize doğru geldiklerini, kaldığımız köy ilkokulunun oda penceresinden gördüğümüzde, sempatizan olan köyün öğretmeni teskin etmek amacıyla yanımızdan ayrılarak köylülere doğru gitti. köylülerin sopalı saldırısına uğradı. sırtından iki sopa darbesi alınca köyün aağısındaki ormana doğru kaçtı. biz üçümüz köyün yabancısı olduğumuz için köylülerin gitmesini bekledik. neticede köylüler gencin yarasının hafif olduğunu anlayınca biraz yatıtılar. silah benim elimde patladığı için, bana saldırma söz konusu olabileceğini söyleyen ahmet ile melik köyün üst tarafındaki ormandan bingöle gitmemi önerdiler; kendilerinin köylüleri yatıtırabileceklerini söylediler. arkadalarin önerisi üzerine ormandan bingöle gittim. arkadalar köylüleri ikna ettikten sonra yaralının kurununu çıkarıyorlar ve köyden ayrılıyorlar. ormana doğru koan öğretmen arkadaın, memleketine, maraa gittiğini düünüyorduk. bir hafta sonra cesedi, murat nehrin de çıktı. meğer; sopa darbelerinden biri baına denk gelmi, köyün aağı tarafındaki ormanlıkta dümü, biz köyden ayrıldıktan bir gün sonra köylüler öğretmeni ormanlıkta bularak köye getirmiler, korkudan hastahaneye götüremediklerinden, yaralanan gencin ağabeyisinin evinde beyin kanamasından ölmü. olayin açığa çıkmaması için cesedi murat nehrine atmılar. olay harfi harfine böyle olmutu. o dönemdeki bütün partililer, ulu önderimizin kendisi de, olayın böyle olduğunu biliyordu. ve yine o dönemde olayla ilgili konuulmu, soruturma yapılmı, örgütün kararıyla; "dikkatsiz" davrandığım, olayın bir kaza sonucu vukuu bulduğu anlaılarak sorun tamamen çözülmütü. tam 15 yıl sonra bu olayın sorusturma konusu yapılması, yüzlerce arkadaı sistemli bir sekilde katleden birisinin, kendi katilliğıni gizlemek amacıyla bani, "arkada katili" olarak göstermeye çalıması dikkat çekiciydi.  soru: 1979 da ein diyarbakır cezaevinde tutuklu iken arandığın halde görümesine nasıl gittin? açıkla! yanıt: 1979 da ismen aranıyordum; fakat ahsen ne cezaevi görevlileri ne de polis beni tanıyordu. üzerimdeki fahri oğlu, cermik doğumlu, cuma kurt adına düzenlenmi bulunan kimliğimle bir defa eimi ziyaret etmeye gittim. o dönemde bunun hi bir sakıncası yoktu. bir yıl sonra hıdır akbalıkın ihbarı üzerine gözaltına alındım. söz konusu kimliğimden dolayı altı ay hapis cezasına carptırıldım. kimliğim u anda diyarbakır iki nolu askeri mahkemesinin pkk ana davası dosyasında mevcuttur.</Page><Page Number="113">soru: 1980 de diyarbakır’da tutuklandığında sorusturmadaki tutumunu izah et! yanıt: soruturmada direndim, belediyede çöpcü olduğumu iddia ettim. örgütle ilgili hiç bir bilgi vermedim. bu durumu hem ulu önderimizin hem de cezaevinde yatan bütün sorumlu arkadalarca biliniyor. polis ifade ve siyase savunmalarım, diyarbakır sıkıyönetim komutanlığı pkk ana davası ve elazığ pkk grubu davasında mevcuttur.  soru: 1981 yılında diyarbakır cezaevinde yüzbaı esat seni soyup, einle yüzletirmek istediği zaman neden kurallara uydun? yanıt: bu olayı 12 eylül karanlığında diyarbakır afağı adlı romanımın birinci cildinde anlatmıtım. eimden dolayı kurallara uymadım. ben eimden dolayı kurallara uymusam; kemal pir, mazlum doğan, m. hayri durmu, rıza altun ve mustafa karasu neden kurallara uydular? 19 mayıs 1981 den 1 eylül 1983 tarihine kadar diyarbakır cezaevinde kurallara uymuyan hiç bir insanın oladığı çok iyi bilinmesine rağmen, benim de bu tarihler arasında kurallara uymamın sorusturma konusu yapılasının anlamı nedir? kaldı ki ben, diyarbakır cezaevinde en uzun direnen ve en son kurallara uyan 17 kiinin içindeydim.   soru: diyarbakır cezaevinde fuat cavgun olayı (33) çıktığı zaman tavrını açıkla! yanıt: fuat cavgun olayı ve tavrım biliniyor. bu gün olsa bile aynı tavrı takınırdım.  soru: ceyhan cezaevinde önderliğin kitabıni okurken neden yüzünü eskittin? yanıt: ulu önderimizin kitabında kendi arkadalarına yani gerillaya küfür ettiğini okuduğum için.  soru: 7- cezaevindeki yaantını anlat! -disipline bakıın  -önderliğe bakıın -kollektiv çalımaya ve yaamaya bakıın -değerlere yaklaımın  -kitleye yaklaımın -yoldalık ilikilerin yanıt: tüm bunların yanıtını; "12 eylül karanlığında diyarbakır afağı" adlı iki ciltlik kitabımda bulursunuz. söz konusu kitabım yayınlanmadan önce hem içerdeki örgütün hem de ulu önderimizin onayından gecmiti.  soru: cezaevinden tahliye olduktan sonra bol para harcamanın kaynağını açıkla! yanıt: 27 nisan 1991 yılında bartın cezaevinden tahliye olduğum zaman üzerimde bir milyon t.l. vardı. ayrıca o tarihlerde yeni ülkenin sahibi olan y. serhat bucak bana bir miktar para vermiti, miktarını serhatın açıklamasını istiyorum. cezaevinden tahliye olduktan tam 28 gün sonra örgüt arkadalarımın kanalıyla meriç nehrini geçerek yunanistan’a geçtim. 28 gün içerisinde harcadığım para yol paralarıda dahil bir buçuk milyon türk lirasını geçmez. halkın milyarlarca lirasına tek baına el koyan, kendi çözümlemelerinde, "ben büyük bir servet sahibiyim, ben bir kral kadar zenginim diyen ulu önderimizin, kendi harcamaların nedenini hiç bir zaman açıklamayan, hiç bir kuruma ve hiç bir kiiye hesap vermeyen; sınırsız para harcayan ve dördüncü kongrede:"bakan da harcamalarının hesabını açıklasın" söylentilerini duyunca m. ener de dahil bir çok kiiyi ajanlıkla suçlayan birinin, benim cezaevinden çıktıktan sonra, 28 gün içinde: "bol para" harcamamı soruturma konusu yapmasının anlamı ne?  soru: cezaevinden tahliye olduktan sonra dogu perincekle neden görütün, bütün detaylariyla izah et? yanıt: doğu perinçek ile görütüğümde yanımda diyarbakır đnsan haklari derneği bakanı sayın fevzi veznedaroğlu ve ei sevtap yokuta bulunuyorlardı. sayın doğu perincek’le neler konuup tartıtığımı sayın perincek, veznedaroğlu ve yokuun açıklamasını istiyorum.  soru: behçet cantürkle görümeni anlat! yanıt: cezaevinden tahliye olduktan sonra, daha önce diyarbakır cezaevinde birlikte</Page><Page Number="114">yattığımız behçet cantürk ile licelilere ait olduğu bir otelde görütüm. behçet cezaevinde ekonomik olarak bize yardımda bulunan yurtsever bir insandır. behçetle görüürken yanımda sayın mendi ve esi leyla zana, sayın recep maralı ve alibey köylü’de vardı. bu özel bir görüme olmaktan ziyade tesadüfi bir karılasmaydı.  soru: cezaevinden tahliye olduktan sonra köye gittığınde bir gurup asker köyünüze geldi. hangi amcla seninle görütüler? yanıt: köye gittikten üç gün sonra köyümüze bir grup asker gelerek, asker kaçağı olduğumu ve bingöl askerlik ubesine gelmemi istediler. bir gün sonra avukat sabri erik, elektrik mühendii đsmet aydoğdu, ziraat mühendisi ahmet kasımoğlu, hep bingöl eski il bakanı đbrahim đncedursun ve yeni đl bakanı feyzullah karaaslan ila birlikte bingöl askerlik ubesine giderek askerliğimi üç ay tecil ettirdim.  soru: meriç nehrini geçerken, neden seyfettin alusu nehirde bıraktın? yanıt: su akıntısı bizi karakol ııklarının altına sürükledigi için üzerinde can yeleği bulunan seyfettin kıyıya çekemediğimizden iki kilometre aağıda kıyıya çıkmıtı. benimle birlikte dört arkada vardı. bu olay diğer dört arkada içi,n hiç bir sorun olmazken, benim aleyhimde sürekli kullanılmasının mantığını anlamamak pek güç değil. olay bir yıl kadar önce aleyhimde yine kullanılmı, akademiye gelen seyfettin ifadesinde: "arkadalar kasıtlı olarak beni nehirde bırakmadılar" açıklamasıyla kapanmıtı.  soru: cezaevinden tahliye olup akademiye geldiğinde, parti tarafından cezalandırılanların akibetini akibetini neden sordun? yanıt: 11 yıl cezaevinde yattık. yattıktan sonra ulu önderimizin yanına gittiğimde eski arkadalarımın büyük bir çoğunluğunun yaamadığını ve kimsenin bu arkadaların adlarını ağzına almadığını görünce, çok yakından tanıdığım bazı arkadaların akıbetini ulu önderimize sordum. böyle bir sorunun yargılama konusu yapılması, kendi çirkef suçlarını gizlemek isteyen bir diktatörün çirkin yüzünü çıkarıyordu. ben, abdullah ekincinin, dilaver yıldırım, saime akın, bircan yıldız, ayten yıldırımın ve daha yüzlercesinin akibetini sormayacak mıydım? demek ki diktatör suç ilemiti ki, soru sormamı hesap verme olartak değerlendiriyor, beni soruturmaya alıyor.  soru: akademiye geldiğın ilk günlerde yaami ve dersleri boa çıkarmak için neler yaptın? yanıt: akademiye geldigim günlerde sadece düündüklerimi söyledim. düüncelerimi söylerken bundan ötürü yargılanacağımı bilmiyordum!  soru: önderliğin taklıdini yapıp alaya almanın nedeni nedir? yanıt: dalkavuk olmamı istiyordu, olmuyordum. soytarı rolünde onu kızdırmadan eletiriyordum. bu durum, onu alaya almam gibi algılanmısa suç ben de değil, insanı dalkavuk veya soytarı olmaya zorlayan bir ortamı yaratandadır.  soru: akademide ein ile aran bozuktu. avrupa’da neden düzeldi? yanıt: avrupada eimle ilikilerim düzelmedi. bu soru söyle sorulmalıydı:" ein akademide bana ispiyonculuk yapıyordu, avrupada neden ispiyonculuk yapmaktan vazgeçti? "  soru: önderliğin kadın sorunuyla ilgili çözümlemelerini bilmene rağmen, geceleri einle neden aynı evlerde kaldın? bütün detaylarıyla izah et? yanıt: 13 yıl eiyle yatmamı bir insan, eine kavuup aynı odada, aynı yatakta yattığında ne yaparsa, ben de onu yaptım, suç iledim! ulu önderimizin ayetlerini çiğnedim! detayını anlatırsam kulların ahlakı bozulur; günaha girmek istemiyorum!  soru: benim demokrasi anlayıım, benim parti anlayıım, benim tarih anlayıım gibi terimleri sık sık kullanmanın amacı nedir? yanıt: olmayan demokrasiye karı, demokrasi anlayıi, olmayan partiye karı parti anlayıi, çarpıtilan tarihe karı tarih anlayıi olduğu için bu terimleri sık sık kullaniyordum.</Page><Page Number="115">soru: avrupa’da aydınlarla iliki kurmanın amacı ve iliki kurduğun aydınlarin adlarını yaz? yanıt: değerli kürt aydınları! ben sizinle hangi maksatla iliki kurdum? lütfen kamuoyuna izah edin!  soru: bir cephe gazetesi olan; berxuedani neden aydınlara açtın? ve:" kapalılığa son" terimini neden kullandın? yanıt: kürt aydınlarının berxuedan gazetesine yazı yazmalarını ulu önderimize önermitim. bu önerim kabul edilmiti. aydınlar gazeteye kendi isimleri ile yazı yazmaya baladıktan sonra, gazeteyi inceleyen ulu önderimiz telefonla bana;" çok iyi olmu, daha fazla kiiye yazdırt " demiti. aydınlara yazı yazdırtmak istememin asıl nedeni; ulu önderimiz kendi güdümündeki insanların dünyasını kararttığı için düünce üretecek kimse kalmadığındandır. onun güdümü dıında olan, düünce üretebilen insanları halkıma hizmet vermelerini sağlamaktı.  soru: gazete ve dergilere kendi imzanla yazı yazmakta neden ısrar ettin? yanıt: ulu önderimiz partiyi tasviye edince, partinin bütün yayın organlarını kendi tekeline alarak, diğer: "pkk lilerin" kendi imzalarıyla yazı yazmalarını yasakladı ve sadece bu yasağın kendisi için geçerli olmadığını idrak ettiğimden, durumu vahim olarak değerlendirdiğinden, kendi imzamla yazı yazmakta ısrar ediyordum. bu ısrarlarımdan dolayı bu gün yargılanmam, diktatörün kendisi dıında, kendi imzasıyla yazı yazanları suçlu olarak gördüğünün isbatıdır.  soru: ein ve ali rıza unsuru (34) ile olan tüm ilikilerini açıkla? yanıt: üçümüzün de kendine özgü bir ilikisi yoktur.  soru: rio de jenerio ya neden gittin? yanıt: arkadalarımın onayı ile pen kongresine katılmak amacıyla gittim.  soru: halkın ahlakını bozan rio yazısını neden yazdın? yanıt: berxuedan ve özgür gündemin okuyucularına sesleniyorum: değerli okuyucular, berxuedan gazetesinde;" rio da kürdistan " özgür gündem de rio đzlenimleri balıkları altında yayınlanan yazıları okuduğunuzda ahlakınız bozuldu mu? bozulduysa çok çok özür diliyorum! ( çok zayıf bir ahlaka sahip olduğunuzdan, hatanın bir kısmı da sizde) ama buna rağmen ahlakı bozulanlar, bana ba vursunlar, đrana gönderip tamir edebilme imkanı yaratırım!  soru: berxuedan ve sexueabun yazı kurumuna neden ilkel ve cahil dedin? yanıt: yazı kurullarında yer alan tümü yaıyor. arkadalar, ben size "ilkel ve cahil" dedim mi? ben size ilkel ve cahil demediğim halde, demiim gibi yargılanıyorum. ulu önderimiz her gün size 40 kez eek oğlu eekler!demesine rağmen neden kendisi yargılanmıyor?  soru: avrupadaki yaantını anlat? -disipline bakıını, -kollektivizm anlayıını, -önderliğe bakıını, -yoldalık ilikilerini, -değerlere yaklaımını, -kadın sorununa bakıını, -savaa bakıını, -demokrasi anlayıını, yanıt: ben avrupa’da olduğum süre içinde eski bir pkk li gibi çalıtım, mücadele verdim, görülerimi anlattım, geldiğim günden, gittiğim güne kadar ulu önderimizin yarattığı dalkavuk tiplerle çalıtım. bana dayatılan örgüt anlayıı yerine kendi gücüm oranında eski pkk ilikilerimi yaatmaya çalıtım ve cezaevindeymi gibi yaadım.</Page><Page Number="116">soru: radyo ve televizyon kurma sorununu neden gündeme getirdin? yanıt: radyo ve televizyon kurma önerisi benden gelmi ve kabul edilmiti. ama buna rağmen yargılama konusu olmaktadır. imdi körler mahallesinde ayna satmaya kalkan biri görüyorum kendimi.  soru: meclis konferansı konumanda, neden karamsarlık yarattın? yanıt: diktatörlüğün halk iradesine müdahale edeceğini tahmin ettiğim için.  bana verilen bu soruları okuduğumda baım döndü. bu soruların içeriği için tutuklanmadığımı çok iyi biliyordum. çünkü soruların tümü paravandı. ancak açıkca ajan olduğum ileri sürülüyordu. tepki duysam, hiçbirisine yanıt vermezsem, öldürüleceğimi biliyorum. bunun için bütün sorulara çok açık yanıtlar veriyorum. onun asıl amacı beni öldürmek değil, kullatırmak olduğunu anlıyorum. nitekim soruların yanıtını verdikten be gün sonra sorgucum yanıma geldi: verdiğin yanıtlar kabul edilmedi, bu yanıtlar zaten biliniyordu. polisiye bir olay gibi sorunu ele alma, kendine yönelmen, kendini hiçletirmen, önderliğin ve partinin karısında kendini yok etmen gerekiyor. burayı bir soruturma yeri olarak görme, kendini eğitime alınmı olarak kabul et. önderliğin yüceliğini kavra, biz cezaevinden çıkanlar topu topu 70 kiiyiz, önderlik istese hepimizi fırat nehrinde boğar. bu hiç sorun değildir. sen kendine çok sevdalanmısın, kendini yerle bir edeceksin, bu senin son ansındır.diyor ve gidiyor.  benden istenen özeletirinin mantığını anlıyorum. cüce bir yaratık ile yüce bir varlığın öyküsünü yazmalıyım. đki gün içinde iki sayfalik bir özeletiri yazınca, filozof aracılığıyla sorgucuma iletiyorum, üç gün sonra yanıma gelen sorgucum: "yine kabul edilmedi" diyor. söyledikleri karısında sessiz kalınca: "selim arkada bana verilen perspektivi sana vereceğim. not al, o doğrultuda özeletirini yaz "diyor, verdiği perspektive göre; ben 1980-1984 yılları arasında diyarbakır cezaevinde objektiv olarak direnmeme rağmen, farkına varmadan kiiliğim zedelenmi, yıkılmı, çürümü ve giderek devrimcilikten uzaklamıım. 1984 ile1990 yılları arasında rehabilitasyona tabi tutulduğumdan, kiiliğim daha da bozularak parti ve halk dümanı bir kiiliğe bürünmüüm. daha önceki akademi eğitimiyle bu kiilik bir türlü düzelmemi, bundan dolayı avrupa pratiğim, kontrgerilla ve özel sava pratigi olarak ortaya çıkmı.  kiiliğim; reel-sosyalist, kemalist, türksolu ve kürtsolu kiiliğiymi. sorgucum:" özeletiriyi yazmakla sorun çözülmez, selim çürükkaya’yi öldüreceksin. öyle bir adam olmayacak, kendini tamamen boaltacak, önderliğin istediği eyleri, boalan yere dolduracaksın " anlamına gelecek talimatlar vererek gidiyor. önderliğin talimatlari böyleydi. ya uyarak kendimi yok edeceğim ya da intihar edeceğim. ya fiziksel ya da düünsel olarak kendimi yok etmem gerekiyordu. đte bu noktaya geldiğimde abdullah ekinci’nin intiharı aklıma geliyor, eli kanlı katili görüyorum ve intihardan vaz geçiyorum. benden istenen özeletiriyi yazmaya karar veriyorum; hiçlestiğimi, cüceletiğimi izah ederek, ulu önderimizi yükseltiyorum. ve yazıyı bitirdiğim zaman, annemin, babamın, kardelerimin, eimin etini yemi gibi oluyorum. ama yemin ederek söylüyorum; harpagoslaıp kyrus’un saflarına astyages’e karı savamayacağım. ya ne yapacağım? kaçacağım! kaçmak namusuzluktur diyeceksiniz. hayır! bu durumu kabul edip kaçmamak namussuzluktur. kaçtıktan sonra kalem ve kağıt bulabilirsem halkıma, türkiye halkına, dağda savaan gerillaya, avrupada özgürlük ve bağımsızlık için çaba sarf edenlere, kürdistan ehirlerinde savaanlara, kürdistan ve türkiyeli aydınlara, gelecek nesillere ve tarihe hereyi izah edeceğim. sorun sadece benim sorunum değil, ben çok basit bir tercüman olmaya çalııyorum, yapılması gerekeni halkımdan, dağlarda vuruanlardan, ehirlerde savaanlardan ve ülkemin aydınlarından bekliyorum. çünkü dava hepimizin davasıdır!  kaçıım merudur. protestodur. mücadele anlayııdır. bir ulusun iradesini kanla, katliamla, hile ve entrika ile gaspeden, kendi iktidarı dıında, hiçbir eyi görmeyen, halkımızın en ileri evlatlarını ajanlıkla damgalayan, kendi ajanlığıni gizlemek amacıyla öldüren.kendi despotizmini ina etmek için kadın ve çocukları da katlederek korku salmaya çalıan bir despota karı direnmek meru ve haklıdır. despota karı direnmek,</Page><Page Number="117">pkk ye karı direnmek değildir. tam tersine pkk’lı olmak ona karı direnmeyi gerektirir. imdiye kadar direnmemi, boyun eğmi olanlar, ilerde halka ve tarihe hesap vermekle karı karıyadırlar. çünkü pkk’yi tasviye eden, pkk’lileri öldüren, intihara sürükleyen, köleletirerek pkk’li olmaktan çıkaran, kaçırttan bu despottur! pkk’li dalkavuk, köle, tek kiiye tapan değildir. bilimin puta karı olduğu kadar, bir pkk’li de kendi halkının özgürlüğü ve bağımsızlığı için savaan onurlu bir insandır. esrefiye otelinin odasında bu son sözleri kendi kendime söyledikten sonra uyumaya çalııyorum.  25 agustos 1993 beyrut                                                    bölüm: 11  efendi kendi köleleri için neyi ne kadar fazla yasaklarsa , aynı eyi kendisi için o kadar serbest sayar.  esrefiye oteli ile postahane arasında mekik dokuyorum. telefon defterimdeki numaralar, dünya ile bağlanı sağladığından, onu itina ile koruyorum, sanki kaybedersem bütün dünya ile bağlantılarım kopar hissine kapılıyorum.  hüseyin ile son görümemizde;" kardein ve arkadaınla görütüm, sana yardımcı olmanın ötesinde canlarını bile vereceklerini, söylüyorlar. ayrıca u saatlerde seni telefonun baında bekliyorlar" dediğinde hüseyinle vedalaıp kardeimi arıyorum. kardeime durumumu kısaca izah ediyor, bana para yollamaları için ne yapmaları gerektiğini anlatıyorum. kardeim ayselinde yanında olduğunu, konumak istediğini söylüyor. ona da durumu izah edince eim; "ben de bu gün görevi bırakıyorum" diyor. hiç bir ey söylemeden telefonu kapatıyorum. eimden hala kukulandığımdan, kaldığım yeri ve telefon numaramı söylemiyorum. otel odam aynı zamanda düünme ve yazma yerim oldu. bu odada geçmii düüncelerimde yaayarak, yeniden yazıyorum.  sorgucum, beni cezaevi olarak kullanılan odaya tıktığı gün; 20-22 yalarında bir gencin aynı odada tutuklu olduğunu görmütüm. kapı yüzümüze kapanınca, genç içten gülümsüyerek güzel kürtçesi ile "heval selim ho geldiniz" demiti, "hobulduk dedikten sonra" yanına oturmutum. uzun süre sessiz kalmıtık, genç birden bire:" beni tanıyamadın her halde "demiti. "hayır" dediğimde," sen akademide komutan iken, ben askerdim, sonra önderliğin kuryeliğini yapıyordum. sık sık akademi yönetimine gidip geliyordum," deyince tanıdım. tokalaarak, "merhaba fevzi" dedim ve sohbet etmeye baladık. bana neden buraya getirildiğimi sorunca; "kendime özgü düüncelerim olduğundan" dedim. türkçe bilmeyen fevzi: "hii fikren xas " dedi gülümseyerek. fevzi mizahi sevdiğimi biliyor ve sohbetimizin hemen balangıcında hii fikren xas diyerek mizaha giri yapıyordu. söylediklerine gülünce, fevzi:" selim arkada sen beni iyi tanımazsın ama ben seni çok iyi tanırım. đstersen senin çözümlemeni yapayım " deyince; "haydi yap dedim." bir süre düünen fevzi: "ben küçükken, daha doğrusu devrimci olmadan önce çobandım. çok akıllı bir köpeğim, bir sürü koyunum vardı. sen çobanlık yapmadığından belki bilmiyorsun; özellikle yazın, koyunlar sürü halinde çobanın ardından yürürken, kafalarını birbirinin bacakları arasına sokarak veya kafalarını eğerek yürürler. bizm pkk’nin uslubu da böyledir. ama sen buna uymuyorsun, ikide bir eytan keçi gibi kafanı kaldırıp sağa sola, ileri geri bakıyorsun. bu tavrınla çobana güvenmiyor, yanlı yere götürmesinden kukulanıyorsun gibime geliyor " deyince, kahkaha ile güldük. "kürtçe anlattığın için, iyi anlıyamadım, ama yine de iyi çözümlemeye benziyor." dedim. aslında anlattıklarını iyi anlamıtım, fakat buraya konulmu bir düünce polisi olabileceğinden kukulandığım için açık vermemeye çalııyorum." çözümlemem nasıl ? " diye sorarak gülüyor." peki seni niye tutukladılar? " diyorum, gülüü dudaklarında donuyor, rengi değiiyor, gözleri sabitleiyor, bir heykel gibi oluyor sanki. ondaki bu ani değiikliğe aırıyorum! bir," ahhh " çekiyor ve susuyor." çekinme, kimseye bir ey anlatmam " diyerek konuturmaya çalııyorum, bir daha," ahhh " çektikten sonra:" ben inançlarımı yitirdim, artık hiç bir eye, hiç kimseye inanmıyorum " diyor ve susuyor. bu cümle ile," ben ulu önderimize de inanmıyorum " demek istediğini anlıyorum. veçok kötü, insanın bütün inançlarını yitirmesi çok korkunç bir ey! diyorum. peki sence bir insan neden inanclarını yitirir? diye soruyor. biraz düünüyorum: đnsanlar bazı eylerin</Page><Page Number="118">kutsallığına inanırlar, sonunuda kutsal olmadıklarını anlayınca inançlarını yitirirler yanıtını veriyorum. hiç düünmedentam beni tahlil ettin diyor. o zaman anlat diyerek zorluyorum. birahhh daha çekip susuyor. bu son susması uzun sürüyor, ben de zorlamak istemiyorum...   aradan epeyce zaman geçti. rewsen (35) senin köylündü değil mi? dedi.dedesi bizim köyde oturur yanıtını verdim. bu iler hep rewsen’in yüzünden baıma geldi dedi ve tekrar sustu. merakımı dürtüklediğindenkesik kesik anlatma, neyi anlatacaksan anlat dediğimde sen rewsen’in yalan söyleyebileceğine inanıyor musun? dedi bana. hiç düünmedenhayırdedim. ve fevzi anlatmaya baladı:  ben iki yıldan bu yana önderliğin özel kuryeliğini yapıyordum. bundan yaklaık be altı ay önce bir gün önderliğin evine gittiğimde kimse yoktu ve bir odadan ağlama sesi geliyordu. odanın kapısını açtığımda rewsen baını kaldırdı; gözleri kıpkırmızı idi, yanaklarından yalar akıyordu.niye ağlıyorsun,diye sorduğumda; yere oturdu basını ellerinin arasına alarak ağlamasını sürdürdü. kendisiyle samimi olduğumdan yanına diz çökerek, ayıptır, niye ağlıyorsun? varsa bir derdin bana söylededim. rewsen baını kaldırdı, gözyalarını sildi ve inançlarımı bombalayan u sözleri söyledi:  ben, türk polisi bana tecavüz etmesin diye buraya geldim, ama burada da namusumu koruyamıyorumdedi. cinlerim baıma toplandı, tüylerim diken diken oldu, benzim sarardı, ellerim, dudaklarım titredi, sinirlerim gerildi. kim? dedim; seni namusuna el atan kim?deyip, tam kendimi kaybetmitim ki:bakan bana sarkıntılık yapıyordedi ve yeniden ağlamaya baladı.  dalmıtı, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. yıllarca tanrı olarak taptığı birinin, genç kızların namusuna zorla el attığını öğrenmi, bütün inançlarını yitirmiti. đkimiz de taa kesilmitik. kaldığımız odadaki ranza, küçük masa, sünger yataklar, kirli bataniyeler, naylon kaplı pencere, piriket duvarlarda susmulardı. rewsen hala 20 yalarında, bizim yörenin en güzel kızıydı. atee atsan ate yakmazdı, suya atsan su kıymazdı boğmaya. ceyhan cezaevindeyken kitabımın birinci cildini kardeim sait ile birlikte okumu, beni görmeye gelmiti. đlk tanıtığımızdaedebiyat fakültesinde okuyorum, sait ile birlikte, kitabını okuyunca çok etkilendim ve ziyaretine geldimdemiti.   görü kabinimdeki görünümü hiç bir zaman hafızamdan silinmez. kumral saçları, ay gibi parlayan yüzü, uzun ve narin vucudu, mahsum bakılı gözleri, demir parmaklıklar ve tel elek tarafından karelere bölünmütü. ona ülkemizin nasıl parçalandığını, halkımızın nasıl dilsizletirilerek vatanında vatansızlatırıldığını anlatmı, ardından sorduğu soruları yanıtlamıtım. diyarbakır vahetinden bazı örnekleri anlattığım da gözyalarının yanaklarından yuvarlandığını görmütüm.   almanyadan ama geldiğimde rewsen’i bir evde gördüğümde ürkmütüm. bir deri bir kemik, soluk bir yüz, anlamsız bakılı bir çift gözdü rewsen. kendisiyle tek baıma konuma firsatı bulamamıtım; ama o halini görünce; bu adamın insanlari insanlıktan çıkardığı içimden geçmiti. fevzi’nin ne düünüyorsun selim arkada, sorusu beni dülerimden sıyırdı. biraz daha düündükten sonra ona ‘anlattıklarını pek anlamadım, bana öyle geliyor ki kendini kadın dedikodularına inandırmısın’ dedim. o da, özel sava benimle oynamı, öyle diyorsun ha? dedi. sonra beni ikna etmek isterceine konumaya baladı: yalnız rewsen olsaydı neyse. varsini tanıyor musun, diye sordu. tanıyorum, dediğimde, ‘o zaten delirdi’ dedi. öyle sürdürdü konumasını. varsın bize açıkça unu söylüyordu: ben gerillaya gidersem hangisi isterse; gönüllü olarak altına yatarım. niye bizi kendisine serbest etmi, gerillaya yasaklıyor? varsin dürüst bir kız, yalan söyliyeceğine inanmıyorum dedi.  daha konumak istiyordu. konumaya ben girdim. o belki kafayı üüttüğünden dolayı böyle söylemi, insan bir delinin söylediklerine inanır mı? đnandırıcı bir ey varsa söyle, böyle deli saçmalıklarına kendini inandırmana bir anlam veremiyorum daha çok var diyor, fevzi. đtiraz ediyorum. bu bir oyun olmasın mı, diye soruyorum, tepki duyuyor:</Page><Page Number="119">ne oyunu yaw, karkir takma isimli, kısa boylu ama çok güzel, sevimli bir kız vardı. bir gün evde ikimiz yalnız kaldığımızda, boynuma sarılarak ağlamaya baladı:nedir karkir, niye ağlıyorsun? dediğimde fevzi nedir bu baıma gelenler! bana sarkıntılık yapıyor, yere yatırıp dudaklarımı ağzına alıyor, domuz gibi üstüme çıkıp inmiyor, altında eziliyorumdeyince taa kestim.  sivasın koçgiri kazasından berçem vardı, babası antalyada oturuyordu, götürmeye gelmiti kızını. o kızın baına da çok eyler gelmiti. bu i ta cegiz altun’un kızkardei sakine ve rozaya kadar uzanıyordu. mulu bir kız vardı. gözlüklü, takma adı medya idi. o da adana çukurova üniversitesinden gelmiti. o da bunalıma gimiti. hiç biri önderliğe inanmıyordu.  böyle bir ey olsaydı senin dıında duyanlar olurdu, karılar senin kafanı bulandırmı dediğimde, kızıyor rewsen bana söyleyince bunalıma girdim. kimseye bir ey söylemedim, ama inanclarımı yitirdim. rewsen dayanamıyor, bu kez bakanın koruması hasan’ın yanında ağlıyor. hasan da benim gibi derdini öğrenmek istiyor, söylemeyince kolundan tutupyoksa sen birini mi seviyorsun? diyor, rewsen de hayır hiç kimseyi sevmiyorum, bakan bana sarkıntılık ediyor diyor, hasanın kolları yanlarına sarkıyor. o da bunalıma giriyor. rewsen ardından bakanın diğer koruması hamite sorunu anlatıyor. hamitin de baı dönüyor. kızlar bu arkadalara olanı biteni anlatmılar, fakat bizim bunlardan haberimiz olmuyor. hamit ile hasan benim olayı bilmedigimi sanıyorlar. hasan hamitin hamit de hasan’ın bilmediğini sanıyor. sonunda rewsen sorunu rıza altun’a açıyor. rıza rewseni dinledikten sonra bak eğer bu anlattıkların doğruysa bakanı öldürürüm, yalansa seni öldürürüm diyor ve bakanın yanına çıkıyor, artık nasıl söylüyorsa; bakan rıza’ya: 'serseri misin sen?’ đte cezaevi kiiliği! hemen tahrike geliyor. bunlar özel savaın yollarıdır, aleyhimde yaptığı propogandalardır. o sürtükten zaten kuskulanmıtım. ablası tutuklandıktan sonra, polisi bilinçli olarak buraya gönderdi. derhal uygulamaya alın! buraya nasıl geldi? onu, kim hangi amaçla buraya gönderdi? önderliğin yıpratılması için yapılan planlar nedir? öldürme, zehirleme planları ne zaman uygulanacaktır? onunla birlikte çalıanlar var mı? bütün bu soruların yanıtlarını alacaksınız. siz çocuksunuz! düman içinize girmi, kılınız kıpırdamıyor. gelmi bana masal anlatıyorsunuzdiyerek rızayı geri gönderiyor. rewsen tutuklandı, ardından varsin. varsin tutuklanınca hepimizin ismini verdi. rewsen hasan ve hamitin de haberdar olduğunu söylemiti. kızların soruturması üç dört ay sürdü. varsin çalıma kampına gönderildiği için delirdi. en son beni tutukladılar. oysa ben de onlar gibi bir duyanım sadece, dedi feyzi.  đpe sapa gelmez eyler anlatıp duruyorsun, anlayabildiğim kadarıyla, senin anlatımına göre kızlardan hiç biri gönüllü değil, zorla yapılıyor, bu i demek istiyorsun, dediğimde, fevzi: bir tanesi hariç, baka gönüllüye rastlıyamadım. almanyanın frankfurt kentinden gelmiti. 18-19 yalarında genç bir kız. kod adı, nujin. bildiğim kadarıyla almanyada ak çetelerinin üyesiymi. o çok memnundu. bakanın yanından hiç ayrılmıyordu. disiplini misiplini bir tarafa bırakmı, senli benli konuuyordu. bakan da bize:buna karımayın, bu alman kültürüyle büyümüder, ho görmemizi isterdi. kızaran suratıma bakarak ne düündüğümü ve kendisinin çözümlemesini yapmamı istedi. ben yine anlattıklarına inanmamı gibi görünerek: fevzi, seninki kadın dedikodusu, kızların evde canı sıkılmı, bir an önce oradan kovulmak için bu dedikodulara ba vurmular veya aralarında gerçekten ajan vardediğimde baını sallayarak sen ne kurnaz adamsın!dedi. biraz daha düündükten sonra: eskiden bakan bize ders anlatırken ben yüzde sekzen be bu kadın sorunundan dolayı devrimci oldumdiyordu ama, bir anlam veremiyordum. yaananlara tanık olunca söylediğinin gerçekten doğru olduğuna inandım dediğinde, ben sırt üstü uzanmı, gözlerimi tavana dikmi dalmaya balamıtım.  önce varsin, ince narin vücudu, güzel yüzü ve sert bakılarıyla gözlerimin önümden geçti:  selim ben 1989 da gazetelerden sadece pkknin adını duymutum. đzmir de üniversitede okuyordum. babam tatvanlı, kürtüm. ama bunun bilincinde değildim. ceyhan cezaevinde adi tutuklu olarak yatan bir yakınım vardı. onunla görümeye</Page><Page Number="120">gittiğimde, akrabamdan koğuunun bitiiğinde pkklilerin kaldığını öğrenmi oldum. pkk lileri bir göreyim nasıl insanlardırdiye düünerek koğuunuza gelmitim; mustafa karasu kürt olduğumu öğrenince sevindi. ve geçmiimi anlattı bana. eve gittiğimde, babamın ve ağabeyimin yakasına yapıtım:biz kürdüz, pkk bizim kurtuluumuz için mücadele ediyordedim. benim için kızımız delirdi dediler. sonra kitaplar okudum. üniversitede okuyan kürt öğrencilerle tanıtım. akademiye geldiğimde bir baktım ki, sen ordasın, nasıl sevinmitim selim anlatamam! yönetimde iken bana çok yardımcı olmu, moral vermitin. bir gün varsin arkada, devre sonunda ehir faaliyetlerine mi, dağa mi gitmek istiyorsun?dediğinde selim arkada, yüksek tepelerin yamacına varıp tırmanmaya balayınca, ehir faaliyetlerine gideyim diyorum. tepeyi çıkıp, zirveden inmeye balayınca dağa gidesim geliyordedim de gülmütün.  akademiye yeni asır gazetesi yayın yönetmeni yücel arın geldiğinde gel fotoğrafını çektir, gazetede yayınlansın, annen, baban seni görsün demi, kucağımdaki silahımla karlı bir tepede fotoğrafımı çektirmitin. bütün inancımla savaa katılmaya gelmi, davamıza inanmıtım. ama savamak bana nasip olmadı, savaa gideceğime bir zalimin haremine dütüm. gerisini anlatamam selim. yeni yağmı kar kadar temiz ve lekesiz değilim, üstelik kaçık bir kadıncağızım artık diye konuuyordu karımda. ‘hayır diyorum, yeni yağmı kar bile senin kadar temiz olamaz. sen suçsuzsun diyor ve gözlerimi kapatıyor hiç bir ey düünmek istemiyorum. ama bu kez koçgirili güzel berçem canlanıyor kafamda. avrupada iken babasının bana yolladığı mektubu hatırlıyorum: akademide benimle çok konutunuz, kendinize göre haklısınız. ama benim içim yanıyor, oğlum hapihaneye dütü, küçük kızım yakalanıp ikence gördüğü için çıldırdı. yanınızdaki dünya güzeli kızımdan hiç haber alamadım. ne olur güzel kızımın eline silah vermeyin, onun eline kalem yakıır. söyleyin kızımı avrupaya göndersiler diyordu.  dayanamıyor, dülerden kurtulmak için gözlerimi acıp tavana bakıyorum. bu kez kömür gözlü roza görünüyor, gerçekleri öğrendin mi? neden konumadığımı, neden dükün olarak damgalandığımı, neden sık sık tutuklandığımı, neden ikence gördüğümü sonunda öğrenebildin mi? diyordu. rozanın gözlerine bakamıyorum, utancımdan gözlerimi kapatamıyorum.  bu kez çete nujin canlanıyor hayalimde:selim, ein aysel frankfurt’tan beni akademiye gönderdi. sevine sevine gelmitim ama, akademide bir kaç gün kalınca ruhum sıkıldı. kadının erkeğe, erkeğin kadına bakması bile yasaktı. oysa almanyada baka ekilde alımıtım. sıkıldığımı, sevgililerimi özlediğimi, geri gitmek istediğimi sana söylemitim. ama sen gittikten sonra ansım açıldı. bakan beni evine aldı, bütün sıkıntılarım gitti, eski neeme yeniden kavutum. bakan çok anlayılı bir insan, kadına çok önem veriyor, beni yüceltiyor, kaldırıyor ta üstüne çıkarıyor diyordu.  erotik pozisyonlardan rahatsız olup gözlerimi açıyorum, nefesim kesik kesik, boğulur gibi oluyorum. bu kez mustafa karasu, eim ve ben; simamizi tavanda görüyorum ve yanyana duran üç kii! aponun haremine kadın yollandığını biliyor musunuz? sen! mustafa karasu! đzmirde üniversitede okuyan tatvanlı varsini mücadeleye katılması için ceyhan cezaevinde ikna etmedin mi? sen! aysel çürükkaya! frankfurttan vartolu nujii akademiye göndermedin mi? sen! selim çürükkaya! rewsennin akademiye gitmesinde senin hiç rolün yok mu? siz üçünüz de pezevenk değil misiniz? diyorum. mustafa karasu ile eim bana kızıyorlar kızmayın kızmayın, siz subjektiv değil, objektiv pezevenksiniz yoldalar diyerek, yatıtırmaya çalııyorum. eim bana sus baımıza ta yağacak! dercesine bakınca, anamı hatırlıyorum. ana, eyhle imamın zina hakkındaki vaizlerine inanmıyorum, çünkü ikisi de zina yapıyor dediğim de, anam sus selim, kafir olacaksın, baımıza ta yağar diyordu.  bu satırları okuyacak olan kulların halını düünüyorum. tövbe estegfirullah çekip selim ajan oldu diyecekler. anam kafiroldu diyordu, onlar ajan oldu diyecekler. kurye fevzi konutuğu için ajandı. rewsen fevzi’ye söyledi diye ajandi. fuat cavgun gerceği öğrendi, karı çıktı, dükün oldu. sivaslı berçem ajandı. roza karı çıktı, sürtük</Page><Page Number="121">oldu. selim dünyaya açıklayınca ajan-oğlu-ajan mertebesine ulaacaktır!  rıza altunu düünüyorum: sen onca ikenceli bir yaamı yaadıktan sonra, ulu önderimizin yanına var, harem ağalığı yap; olacak i mi bu; bunun bilincinde misin rıza altun? osmanlı padiahları, eskiden harem ağalarını afrikadan getirilen siyah kıvırcık saçlı köleler arasından seçerlerdi. ulu önderimiz belki biçiminden dolayı seni o göreve layık gördü. ayetleriyle hadım edildiğini biliyor musun? uzun süre sessiz kaldığımı gören fevzi: kalk konualım dedi. kalkıp oturduktan sonra peki soruturma sonucu ne oldu? dediğimde varsin delirdi, diğerleri özel savaın oyununa geldiklerini, özel savaın taktiklerini uyguladıklarını kabul ettiler. bakan onları af etti, dağıtıldılar. bu kez yeni bir takım eve alındı. bana gelince, ben de imdi özeletirimi yazıyorum, bana verilen perspektife göre, bende özel savaın aleti olmuum, dedikodulara inanmıım, çaresiz bu perspektif doğrultusunda özeletirimi yazmalıyım. đki sayfasını yazdım, istersen al oku dedi. kürtçe olarak yazdığı özeletiriyi okuduğumda anlatılanların tümünün gerçek olduğuna inandım. bir gün sonra tamamladığı özeletirisini kapalı bir zarfa koyarak sorgucumuza verdi. fevzi’nin iki sayfalık özeletirisini tabi sizin yaptığınız özel savaın yaptıklarıdır dediğimde fevzi yine gülmütü.  kızlar balarına gelenleri gittikleri yerlerde anlatamazlar. anlattıklarında özel savaın elemanları oldukları gerekçesiyle kuruna dizilirler. ulu önderimizin ayetlerinde devlet yaamımızı yozlatırmak için çok sayıda kadın gönderiyor dediğini hatırlıyorum. acaba bu çok sayıda kadın nasıl imha edildi? kimse bilmiyor.  cemil bayık, rewsenin köylüm olduğunu öğrendiğinde: çok hafif bir kızdır dedi. sesimi çıkarmadım. neden hafif, ulu önderimiz tartıp kilosunu mu söyledi, demek geldi içimden. namussuzluğa boyun eğmeyen rewsen hafif’ti. namussuzluğa karı çıkan roza orospu oluyordu. namussuzluğa boyun eğmeyen fuat cavgundükün idi. ulu önderimiz ise namus abidesi! anlatımlarımda adı geçenlerin tümü yaıyor mu bilemiyorum. ama bunlar kamuoyu tarafından anlaıldığında çoğunun hayatının tehlikeye gireceğini biliyorum. buna rağmen anlatıyorum, gerçekler saklı kalmasın, bilinsin istiyorum. zaten bu halleriyle yaıyacaklarına pek ihtimal vermiyorum.  ben intihar edecektim ama, anlatacaklarım vardı. eğer yazdıklarım elden ele dolaacaksa, ölüm ho geldi, sefa geldi diyorum. ulu önderimizin kulları için cinsel ilikiyi neden yasakladığını anladınız değil mi? çok aırı namuslu görünmesinin gerçek nedenini anlamısınızdır. pariste bir kadınla ilikisi oldu diye, ulu önderimiz tarafından mahsum korkmaz akademisinde kuruna dizilen yakınım mehmet tunçun hazin akibetinden sonra, köylüm rewsene sarkıntılık yapmaya kalkan ulu önderimizin paradoksunu anlamamı olamazsınız. avrupada kadınlarla iliki kurmu gerekçesiyle kaç kadronun yunanistana veya paris’e sürgün edildiğini biliyor musunuz? paris ve yunanistana sürgün edilmenin anlamını anladınız mı? gerilla komutanlarının hemen hemen hergün telsizle bakanım, bizim bölgemizde yoz ilikiler içine giren o bayanla, o erkeğin yargılanması bitti. đdam cezasına çarptırıldılar, sizin onayınızı bekliyor dediklerinin ne anlama geldiğini biliyor musunuz?  kadın erkek ilikisinin yasaklanması yüzünden kaç kadronun öldürüldüğünü, kaç kadronun tasfiye edildiğini, kaç kadronun evde oturtulduğunu kaç kadronun canını kurtarmak için dümana sığındığını biliyor musunuz? bilmediğiniz için namussuzu namuslu, namusluyu namussuz olarak görüyorsunuz. burada ulu önderimizi, kadınlarla ilikisi var diye eletirmiyorum. bu ii tabu olararak görmüyorum. kadın erkek ilikisi dünyanın en doğal ilikisidir. ben açık bir insanım. bir kadın birini severse, karısındaki de seviyorsa, içinde yaanılan koullar ve toplumun ahlak kuralları da dikkate alınarak birliktelikleri gerçeklemelidir. bu çok doğal bir durumdur. ama ulu önderimizin yaptıkları hem osmanlı saraylarında hem de bizans saraylarında görülmemi entrikalardır.   tam bir sex ve cinayet makinası olarak gençlerimizin arasına girmiti; ha bre tecavüze uğrayanlar, ölüler, kaçıp dümana sığınanlar ve intiharlar üretiliyordu. gerçek bu! bunları</Page><Page Number="122">yapan mı namuslu, yoksa kadın ile erkeğin normal ölçüler içinde birbirleriyle iliki kurması mı? ulu önderimizin kadın sorunu üzerinde neden fazla durduğu anlaılıyordu.   evet, cinsel ilikiyi bütün köleleri için yasaklıyordu ulu önderimiz. kendisi efendi olduğu için yasak kapsamına girmiyordu. kölelerin gözleri önüne çektiği yasak perdesinin arkasında her türlü haltı karıtırıyor ve yasak yasasıyla köleleri öldürüyor, kaçırtıyor, suçlu duruma düürüyor, yargılıyor, af ederek kendine bağlıyordu. cinsel ilikinin suç sayıldığı bir yerde, suçsuz kimsenin kalmayacağını biliyor, suçlular çoğaldıkça, boyun eğenlerin sayısı artıyordu. böylece çok büyük suçlar ileyen boyun eğdiren, boyun eğenler oluyor. yaadıklarımı düünüyorum. düündüklerimi yaıyor ve anlattıkça rahatlıyor sonra uyuyabiliyorum.   26 agustos 1993 beyrut                                             bölüm: 12  "diktatör, bakalarının tanınmasını ve tanıtılmasını suç, kendisinin tanınmasını ve tanıtılmasını erdem sayar."  esrefye oteli, dokuz katlı güzel bir otel. ama bakımlı değil. üç erkekle, orta yalı bir kadın oteli idare ediyor. ama dördü de otelcilikten anlamıyor. dördü de tembel. sabahtan akama kadar otelin alt katında oturup kağıt falına bakıyor, dırdır ediyorlardı. ayrıca otele girip çıkan müterilerden para alıyor, onlar da kimi taksi öförleri gibi bizi insan olarak değil de "dolar" olarak görüyorlardı. josef isimli bir ihtiyar benimle her karılastığında "gave mi mani" diyordu. gündüzleri sabah saat dokuzdan ondörte kadar 27-28 yalarında uzun boylu, uzun saçlı, esmer bir bayan vestiyer bölümünü idare ediyordu. her gün itisnasız bir elbise değitiriyor, aırı dekolte giyiniyor, çantasında taıdığı el radyosunda arap müziği çaldırıyor, güzel sesiyle türkülere elik ediyordu. nebile isimli bayan bu güzelin tam tersiydi. kadın mı, erkek mi olduğu pek belli değildi. kıvırcık kısa saçları, kot pantolon ve ayakkabılarıyla tam bir erkekti, ama sakalsızlığı onun kadınlığını gösteriyordu.  bu otelde birbuçuk aydan beri kalıyorum, kimse kimliğimi, neden buraya geldiğimi, nereli olduğumu, neden kaldığımı sormuyordu. görevlilerle karılatığımda sadece dolar istiyorlardı benden. oda ücretini alınca rahatlıyorlardı. gündüzleri sadece yiyecek almak için otelden çıkıyordum. haftada birkaç kez de kızılhaç komitesine uğruyordum. geceleri, postaneye gidip telefon görümeleri yapıyordum.  telefonun her açılıı yedibin lübnan lirası, dakikası 2800 lira. durum böyle olduğundan telefona çok para vermek zorunda kalıyorum. telefon görümelerimde vize için hep "yarın" deniliyor, yarınların sonunun gelmiyeceğini anladığımdan, kızılhaç komitesine giderek pascal'ı alman elçiliğine göndermeyi baardım.ve otel odama geri döndüm.  bir gün sonra pascal, mardinli market sahibi tercümanımın kürtçe bilen yeğeni ve öförü bana geldiler. önce vizeyi aldığını düündüğümden çok sevindim, oturmaları için yer gösterdim. tercüman ile öför yatağın üstüne oturdular. ben ile pascal'da karılıklı konulmu sandelyelere oturduk… pascal, af örgütü, gazeteciler birliği, pen gibi kuruluların bana vize vermesi için alman elçiliğine faks çektiklerini, elçiliğin vize vermeyeceğini, ancak eim almanya'da oturuyorsa onun müracaatı sonucu vize verilebileceğini söylüyor. eimin, kardeimin adını, telefon numaralarını, anne-baba adlarını, almanya'nın hangi kentlerinde ilticacı olduklarını yazıp pascal'a veriyorum.  onlar ayrılıp gidince umutsuzluğum artıyor. artık yasal yollardan gidemeyeceğimi düünüyorum."baka yollar bulmalıyım." diyorum. beyrut'ta yayınlanan el-hayat gazetesinde yazan kürt gazeteci aklıma geliyor. adını hatırlamıyorum ama talabani ile birlikte ulu önderimizle görümeye geldiklerinde tanımıtık. görebilirsem bana yardımcı olabilir diye düünerek otelden dıarı çıkıyor, gazete satan bayiye uğrayarak el-hayat gazetesinin adresini soruyorum. adres yerine telefon numarasını veriyorlar. gazete bayisinden çıkınca bir taksiye el kaldırıyorum "el-hayat" diyorum,"teal" diyor. arabaya</Page><Page Number="123">biniyorum, biraz uzaklaınca adresi soruyor."el-hayat gazetesi" diyorum, anlamıyor. sormaya balıyoruz, yakın bir yeri gösteriyorlar. oraya gidiyoruz, monday morning isimli gazete binasını görüyoruz. burada el-hayat gazetesinin bürosunun hamra'da olduğunu öğrenince, gitmekten vazgeçiyor, öföre üçbin lira vererek yolluyorum.ve monday morning gazetesinin bürosuna giriyorum. gazeteci olduğumu, el-hayat gazetesinde çalıan kürt gazeteci ile görümek istediğimi, mümkünse bana yardımcı olmalarını istiyorum.  burada iyi türkçe konuabilen bir ermeni ile tanııyorum. kürtlerin eskiden türklerin oyununa geldiklerini, imdi biraz akıllarının balarına aldıklarını, ama iin iten geçtiğini söylüyor. hayli sohbet ediyoruz. el-hayat gazetesinde çalıan gazetecinin ismini bilmediğimden bana yardımcı olamıyor. telefonla el-hayat gazetesini arıyor, sekreter "akam olduğundan kimse yok, yarın arayın." cevabını veriyor. ermeni bana "burada hizbul demokrati kurdi'nin bürosu var, oraya git, sor sana gazeteciyi bulurlar." diyor. adresini alıp çıkıyorum. bir taksiye binip adresi öföre veriyorum. kdp ve ynk'nin bürosu olabilir diye düünüyorum. öför beni bir binanın kapısında indiriyor. büyük binanın kapı giriinde "newroz" yazısını okuyorum. binanın kapılarının kapalı olduğunu görünce, buranın bize ait bir sinema olduğunu anlıyorum. buna rağmen kapıda domates satan yalı adama "kürt müsün?" diye soruyorum."evet." diyor. biraz sohbet ettikten sonra mardinli bir yurtsever olduğunu anlıyor ve fazla bir ey çaktırmadan "eyvallah!" deyip ayrılıyorum. otel odama döndüğümde para harcamaktan baka bir ey elde edemediğimi anlıyor, du aldıktan sonra yatağıma girerek düünmeye balıyorum.  đlk olarak hapishane müdürüm filozof aklıma geliyor. bekaa'da tutuklu iken hapishane müdürüm filozof'tu. filozof lakabını tunceli öğretmen okulunda birlikte okuduğumuz dönemde gözlük taktığı için vermitik. müdüdrüm filozof'la üç yıl aynı okulda okumu, bir yıl aynı hücrede kalmı, yedi yıl birlikte diyarbakır cezaevinde yatmıtık. diyarbakır'da ikimiz de tutuklu, ikimiz de baskı altındaydık. burada ise ben tutsak, filozof müdürdü. ara sıra odama gelip hatırımı sorduğunda rengi kıpkırmızı olur, elleri ayakları birbirine karıır, konumada güçlük çekerdi. genellikle bana "bir ihtiyacın var mı?" diye sorardı. kendisi ile yaptığımız bir sohbet esnasında "filozof, senin cezaevi müdürü benim de tutsak olabileceğimi düünebilir miydik?" dediğimde; her eyden habersiz, gece gündüz hamal gibi çalımanın ötesinde gözleri bir ey görmeyen dürüst filozof "he yahu, daha neler neler görecegiz." dedi.  bir gün filozof'u çağırarak, cezaevi koullarının çok kötü olduğunu, gazete ve radyo haberlerinin bana verilmediğini, banyonun onbe günde bir olduğunu, yatağın ve bataniyelerin pis pis koktuğunu, havalandırmaya çıkarılmadığımı, bunun doğru olmadığını söylediğimde filozof'un kafası tam karıtı. diyarbakır cezaevi koıllarını yaadığını his ettim. "tamam" diyerek gitti. sonradan anlıyorum ki filozof'a, aklı, bildikleri, duydukları yön vermiyor, talimatla çalııyordu.  tutuklu kaldığım bina üç katlı, çok geni bir binaydı. üstü düz ve botu. bir gün filozof hava almam için beni buraya çıkardı. hava güzeldi. dağlarla çevrili, bir daireyi andıran, yemyeil bekaa vadisi gözlerimin önündeydi. hem çevremdeki güzel manzarayı seyrediyor, hem de filozof'la konuuyordum. filozof: "seninki kiilik sorunudur, kiiliğinin psikolojik çözümlemesini yap, kiiliğini yık, detaylı bir yazı kaleme al ki; cezaevinde yatan arkadalar da okuyup kendi kiiliklerine yön versinler, önderlik çizgisine gelsinler. biz cezaevinde yatanlar, bir türlü önderlik çizgisine gelemiyoruz. bak, bizim zeki yılmaz cudi'de tutuklanmı, hakkında idam cezası isteniyor. orhan aydın soruturmaya alınmı, cezaevinde olduğu gibi yine aklını oynatmı. tüm bunlar cezaevi kiiliğinden kaynaklanıyor. önderlik çizgisi yüce bir çizgidir, insan tutturamayınca düüyor." diyor bana.  filozof resmi ideolojinin saçmalıklarını anlatırken, ben orhan aydın ve zeki yılmaz'ı düünüyorum. đkisi de kürt kamuoyu tarafından tanınan birer kahramandırlar. imdi ulu önderimizin emriyle biri idam cezasıyla yargılanıyor, diğeri de yargılanırken aklını oynatmı. tutuklanmadan önce halep'teyken; orhan aydın'ın cudi'den getirildiğini, bir</Page><Page Number="124">evde kaldığını duydum. hemen yanıma murat dağdelen'i alarak kaldığı eve gitmitim. oturduğu odanın kapısını açıp içeri girdiğimde beni fark etmemi, baını önüne eğmiti. sarılıp öpmütüm orhan'ı. ama le gibi kokuyordu. orhan beni görmüyor, tanımıyor, geldiğimden, kendisini öptüğümden habersizdi. evdekiler "kimseyle konumuyor, yemek yemiyor, açlık grevinde, kendisini cezaevinde sanıyor."demilerdi. đkimizin bildigi bazı zazaca espiriler yaptığımda gülmütü. konutuklarımı anladığını öğrenince sevinmitim. uzun süre uğramama rağmen, konuturup yemek yedirememitim, baına gelenleri konuamadığı için öğrenememitim. orhan'da benim gibi 1974-75 öğrenim yılında tunceli öğretmen okulunda okurken mücadeleye katılmı; zeki, becerikli, biraz da olağan üstü bir insandı. öğretmen okulundan mezun olduktan sonra profesyonel olarak mücadeleye katıldı. 1978'lerde diyarbakır'da tutuklandı. pkk davalarında idam cezasına çarptırılan ilk militandı.onun ardından zeki yılmaz'da diyarbakır askeri mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırılmı, ikisi birlikte cezaevinin tecrit bölümünde özel muhafaza altına alınmılardı. imdi zeki yılmaz ulu önderimizin talimati ile idam cezasından yargılanıyordu. orhan aydın ise soruturmaya alınmasını protesto etmek amacıyla girdiği ölüm orucundan dolayı aklını oynatmıtı.  orhan'ı konuturamayacağımı anlayınca, hamama götürüp yıkatmaya karar veriyorum. hamamın büyük salonunda, üzerindeki kirli, kokulu elbiseleri yırtarak çıkarıyorum. milletvekili murat dağdelen ile birlikte taıyarak yıkanabileceği yere götürüyoruz. sıcak su ile temizce yıkayıp keseliyoruz, sonra salona geri getirmek istiyorum. yere yatmı kalkmıyor. kaldırmaya çalııyorum, kaldıramıyorum. zazaca "ero warz tu ey gey zexel xwe est ard (kalk kendini tembel öküz gibi yere atma.)" diyorum, gülüyor. sonra üç kii çağırıyorum, taıyarak salona getiriyoruz. onu kuruladıktan sonra kendisi için satın aldığımız elbiseleri giydirmeye çalııyorum, giymiyor. ben giydiriyorum, o çıkarıyor. adeta boğuuyoruz "orhan, burası diyarbakır cezaevi değil, ben de gardiyan değilim. sana giydirdiğim elbiseler de tek tip mahkum elbiseleri değil." diyorum. ama giymemekte diretiyor. neticede onu üç arkadala zorla giydirerek, arabaya taıyoruz. evde serbest kalır kalmaz, sadece doncak kalıyor. bu hareketi bana çok ey anlatıyor. evdekilere "giydirmeyin, kendini cezaevinde zanediyor." dedim. orhan'ı gözlerinden öptükten sonra evden ayrıldım.  filozof, saçmalıklarını fazla dinlemediğimi, baka eyler düündüğümü anlayınca bana nasihat etmekten vazgeçti. havalandırmadan hücreme döndüğümde telsiz konumaları adlı kitapları okumaya baladım. ulu önderimiz cudi'deki komutana" o orhan'a söyleyin kendisini yere atmasın! bir soruturmaya bile dayanamıyor, ayıptır deyin"diyor. gerilla komutanı da "bakanım yemek yemiyor, su içmiyor, konumuyor. oraya göndermeyi düünüyoruz" diyerek, durumunu izah ediyor. 1981 yılında tc askeri mahkemesince diyarbakır'da idam cezasına çarptırılan orhan aydın, kamuoyuna yazdığı ve birçok yayın organında yayınlanan mektubundan dolayı kürdistan'ın "van troi'si " olarak tanınmıtı. kiiliği, örnek alınması gereken kiilik olarak kitaplara geçmiti. daha sonra cezaevlerindeki ölüm oruçlarına katılması ve sonuna kadar götürerek kararlı davranması "orhan" ismini ölümsüzletirmiti.  ulu önderimizin yüce çizgisi tarafından, bu isim "kendini yere atan..." soruturmaya alınan, aklını oynatan biri haline getirilmiti. zeki yılmaz'ın suçunu ulu önderimizin "çözümleme"lerinden okuyorum: "arkadaları savaırken,o oturmu köfte yiyiyor."diyor. "behey ulu önderimiz! senin arkadaların dağda savaırken sen am'da kaç kazan köfte bitirdin?" diye sorasım geliyor. bir kuak, diyarbakır cezaevinde dümana, onun ikencesine karı direnmi, bu direnile ünlenmi, imdi ise bu ünün cezasını çekiyordu. diyarbakır cezaevinde ve kürdistan'da direnen ve tanınan herkes, diktatörün korkulu rüyasıdır. bundan dolayı bakalarının tanınmasını suç, kendisinin tanınmasını kanun olarak dayatma gereksinimini duymutur.  bu konu üzerinde iyi düünün. ben iki yıl düündüm, aratırdım ve izledim. vardığım sonuç; diktatörün dıında tanınan kiilerin baına gelenlerin vahim olduğudur. bu sessiz kahramanlar, denetim altına alınıp köle gibi kullanılmı, tasfiye edilmi, kaçırtılmı veya öldürülmülerdir. örgüt dıında olan kürdistanlıları, özellikle halk tarafından tanınan ve</Page><Page Number="125">kürt gruplarının liderleri konumunda olanları "ajan" olarak damgalayıp mahkum etmeye çalımıtır. bu politikanın ip uçları her ne kadar 12 eylül öncesinde görülse de, esas olarak 1982'lerden sonra yürürlüğe girmitir. yani kendisini tanrı ilan ettikten sonra güdümüne girdiği güç de ondan bunu istemitir. ozan ivan'ı düündüm. 1978-1980 yıllarında camını silen kürt kadınının, bulaığını yıkayan kürt kızının, orağını çeken kürt köylüsünün, kavgaya atılan kürt gençlerinin dilinde türküleri vardı. ulu önderimiz, bundan dolayı ivan'ı dergâhından attı. aleyhinde gelitirilen yalan propogandalar bunu içindi. "sivan menfaatçı, kendini düünen, örgütlenmeye gelemeyen, adının çıkmasını isteyen ve öne çıkmaya yeltenen..." biri olarak kamuoyuna lanse ettirilerek, "karı devrimci!" ilan edildi. avrupa'daki toplantılarda "eyyy analar! çocuklarınızı biji serok apo'yu ninni yerine öğretin!" denildi.  kürt halkının tanıdığı simalardan biri de mehdi zana'ydı. 12 eylül öncesi diyarbakır'da belediye bakanlığı yapmı, 12 eylül cuntasının gelmesiyle birlikte tutuklanıp diyarbakır cezaevine konulmutu. çok zor artlarda devlete boyun eğmemi, espirileriyle insanlara moral vermiti. yaklaık 11 yıl cezaevinde yatıp tahliye olduğunda ulu önderimiz onu düman gibi değerlendirerek yurt dıındaki ve ülkedeki bazı dalkavuklara "yüz verilmesin, çok ukala birisidir, burnunu sürtün, tehlikelidir..." diye talimat vererek, leyla zana'nın da bazı zaaflarını kullanarak mehdi'yi bitirmek veya boyun eğdirmek istiyordu.  serhat bucak'ın baına gelenler ise bu konudaki politikasının en çarpıcı örneğidir. serhat bucak, yurtsever, fedakâr, dürüst bir kürt aydınıdır. 1990 yılında yeni ülke gazetesinin sahipliğini yapmaya baladığında, her türlü tehlikeyi ve riski göze almıtı. öyle bir ortamda yeni ülke gibi bir gazeteye sahiplik yapmak her babayiğidin kârı değildi. yeni ülke gazetesinin satıı arttıkça, onun sahibi ve ba yazarı serhat bucak'ın tanınması ve popüler olması doğal olarak gündeme geldi. ulu önderimiz bu durumu fark edince hemen dalkavuklarına bir talimat vererek serhat bucak'ın gazeteye ba yazı yazmasını engelledi. süre içinde giderek serhat'ın etrafındaki çember daraltılarak köe yazarlığından düürüldü, kamuoyunda kötülendi, aleyhinde propogandalar yapıldı, önemsiz gösterildi. neticede bir davadan dolayı tutuklanmak istenen serhat almanya'ya gelmek zorunda kaldı. burada örgütün kendisine yardımcı olmasını beklerken, yeni ülke gazetesinde kendisine verilen maa, ulu önderimizin talimatı üzerine kesildi. yine onun talimatı ile avrupa'daki dalkavuklar tarafından değiik taktiklerle tam bir zavallı haline gelmesi için her ey yapıldı. serhat abiyle tanıtığımızdan ara sıra gelip derdini anlatıyor, beni eletiriyor, kafayı yeni ülke gazetesinin eski genel yayın yönetmeni ükrü gülmü’e ve avrupa'daki bazı dalkavuklara takmıtı. bütün kötülüklerin bunlardan kaynaklandığını sanıyor" neden bana bunlar yapılıyor, ne yapayım, gidip bakalarına mı sığınayım?" diyordu .ona "serhat abi, sorun ükrü ve avrupa'daki birkaç dalkavuktan kaynaklanmıyor. sen suçlusun! çünkü tanınmısın, talimatla sana karı politika uygulanıyor."demek içimden geliyordu ama, serhat abiye yaratılan vahim durumu açmanın zamanı olmadığını düündüğümden eletirilerini olgun karılıyor, mantıklı yanıtlar vermeye çaba harcıyorum. "kimse seni harcamak istemiyor, sana önem veriyoruz." diye yalan söylemek zorunda kalıyorum.  serhat abinin çok kötü bir duruma düürülmek istenildiğini gördüğümde,"ne olursa olsun!" diyerek, her türlü eyi göze alarak ulu önderimize telefonla sorunu anlattım. "adami böyle düürmenin doğru olmadığını, oraya göndermek istediğimi." söyledim. bu önerime de "evet" deyince, serhat ağabeyi gönderdim. ama korkarak, ürkerek, vasiyetini yazarak gitti am'a. orada ulu nderimiz tarafından iyi karılanmı, övülmüs, sayılmı, sevilmi, kendisine büyük değerler biçilmi!...eğer serhat abi bazılarından veya bizlerden ikayetçi olmusa "serseri, saygısız kiilerdir, ben öyle değilim, üç yaındaki bir çocuğa bile müthi hürmet ederim." dediğini tahmin ediyorum.  böylece serhat abimiz önce düürülme, sonra kaldırılıp kendine bağlama devrelerinden geçirildikten sonra güney kürdistan'a gönderildi. nereye giderse gitsin tanındığı oranda ayağının kaydırılacağını, tecrübelerimden biliyorum. çünkü bu bayat taktikler her gün yüzlerce insana karı uygulanıyor. serhat abininki bunun küçük bir örneği. örnekleri çoğaltmak mümkün ama gerek görmüyorum. çevrenize bakarsanız binlerce örneğe</Page><Page Number="126">rastlayacağınızı biliyorum.  geç saatlerde postaneye gidip telefon ediyor, alman elçiliğinin ancak eimin beni istemesi durumunda vize verebileceğini söylüyorum. "tamam, bir eyler yaparız. alman pen'i uğraıyor. onun sonucunu bekleyelim biraz, sabret." diyor. dil bilmediğim için bu ehirde dünyadan habersiz yaıyorum.  27 agustos 1993 beyrut                                            bölüm: 13  "tarihin diktatörlerin askeri zaferlerine biçtigi değer, değersizliktır." odamda yazı yazarken kapım çalınıyor."telefon" diyor, nebile. hemen giyinip aağıya iniyorum. vestiyerdeki masanın üstündeki telefon ahizesini alarak "alo faddal" diyorum. kızılhaç komitesinde çalıan marie rosa'nin sesi "selim teal hon." diyor."okey." diyerek telefonu kapatıyorum. bir taksiye binerek kızılhaç komitesine gidiyorum. kristin'le konuuyorum "dört adet vesikalık fotograf çektir, müracaat kağıdınla birlikte vize vermesi için alman elçiliğine ba vuracağız." diyor. fotoğraf çektirip formu dolduruyoruz. pascal geliyor "tamam sen otele git, uyumaya devam et." diyor. kızıhaç komitesinden çıkıp postaneye gidiyorum. telefonla "tamam, bugün fotoğraf istediler, vize için bir form doldurduk. yani ilerim yapılmaya balandı, yakında gelirim." diyerek umut vermeye çalııyorum. eim de bugün mustafa karasu'nun kendisiyle konutuğunu söyledi. "mustafa'nın anlatımına göre yalnız senden özeletiri istenmi, bunun için kaçmısın."dedi." ayrıca mustafa beni ikna etmek için uğratı. bana, onun hatalarından dolayı neden kendini suçlu duruma düürüyorsun? koskocaman parti varken, bir kiinin peine takılmak doğru değildir."dediğini söyledi.  eime kızdım " parti diye bir kurum yok. ben bir kiinin peine takılmadım. sen bir kiinin peine takılmısın. selim gittikten sonra sıra sende! osmanlı imparatorları vezirlerini boğdurduklarında tek bir kii bile, boğulan vezire sahip çıkmazdı. ona, böyle bir ortam mı istiyorsun, diyeydin" dedim. eim görevi bıraktığını, benimle görüüp konuuncaya kadar evden çıkmama kararı aldığını söylüyordu telefonda. otel odama dönünce düünmekten baka yapacak bir i olmadığını görüyorum. đlerde yapacaklarım üzerine fazla kafa yormuyorum. daha çok geçmii düünüyor, geçmii aydınlığa çıkarmaya çalııyorum. bekaa'daki cezaevinde de hep geçmii düünüyordum. ara sıra da cezaevinden firar etmeyi kafamda tasarlıyor, çevreyi gözetliyordum. türkiye cezaevlerinde edindiğim huydu bu. bekaa vadisindeki cezaevinde ikier nöbetçi yirmidört saat aralıksız nöbet tutuyorlardı. kaçıp kurtulmak imkansızdı. ama insan böyle bir durumda imkansızlıkta imkan arıyor.  mustafa gözgör ve cevdet đnak aklıma geliyordu. mustafa'nın elinde uzunca bir demir, diğer elindeki tırnak makası, tırnak makasının ağzını demire sürterek kesmeye çalııyor. cevdet tünele girmi dozer gibi kazıyor. mustafa mein ceket, satranç tahtaları ve hortumla tünele hava pompalayacak körük yapıyor. ükrü hoca tünelde cordon faresiyle boğuuyor, alaattin akta ressam maharetiyle duvardaki kapağı kamufle ediyor. fuat kav "kemal, senin kalbin var. gazete eklerinin çıplak kadınlarına fazla bakma." diyerek kemal akta'a takılıyor. ortası iple bağlanmı naylon bidonla tünelin toprağı çekiliyor. askeri bezlerden dikilmi torbalarla dördüncü kata çıkarılıyor, duvarlar arasındaki boluklar dolduruluyor. muzaffer ayat benden tünele hava pompalamak için nöbeti devralmaya geliyor. diyarbakır cezaevinin altını deliyoruz. mazlum doğan'ın kendisini astığı duvarda bizi özgürlüğe götürecek bir kapı açmıız. đmkansızı imkanlı hale getirme kararına varmıız. ve sürgünler gelmi ardından, kapalı cenaze arabalarına dolduruluyoruz. ellerimiz kelepçeli, ağızlarımız haykırıyor. siverek-hilvan ve urfa çarısında özgürlük bildirileri atıyoruz arabadan. ardından hücrelere konuluyoruz. elektrikler sönüyor, her taraf karanlığa kesiliyor. "iir oku!" diyor arkadalarım. "nerede olursan ol, içeride dıarıda, derste, sırada, tükür yüzüne celladın...." sesim yankolanıyor duvarlarda. urfa cezaevi vurgun yemi, urfa cezaevi suskun ve biz içerde demir kesen testereye sahip oluyoruz. kazılacak toprağı koyacak yer buluyoruz. demir boruları testereyle kesiyoruz. dıarıya açılacak yeri hazırlıyoruz. bir sürgün daha... ceyhan</Page><Page Number="127">cezaevine kapatılıyor.  kaçma isteği bir hastalık bizde. masanın üstüne koymak için bir cam aldırıyoruz. elektrik ocağıyla görü yerindeki camı ısıtıyoruz, ısınmı cama su atıp hurdalarını topluyoruz. demir testeremizle parmaklıkları kesiyoruz. satın aldığımız camı ısıtıp hurda haline getirdiğimiz camın yerine yerletiriyoruz. kestiğimiz parmaklıkları, kesmemiiz gibi yerli yerine yapıtırıyoruz.  mustafa karasu'nun fotoğraflarını çekiyor, kimliğini hazırlıyor, adi tutukluların görüme gününde dıarı yolluyoruz. nizamiye kapısında yakalanıyor, bir sürgün daha geliyor. mustafa bursa, ben bartın cezaevine sürülüyorum. diyarbakır, urfa ve ceyhan'da kaçmaya yeltenmenin ve yakalanmanın karılığı sürgündü. ama bekaa'da kurunlanmak olduğunu biliyorum. çünkü burada "devrimci adalet!" var, ulu önderimizin çizgisi keskin. "kaçan dümandır, düman öldürülür."denirdi.  yatağımın yanındaki biriket duvarda küçük bir delik vardı. onu genileterek kaçmayı düünüyordum. am-beyrut karayolu tutuklu olarak kaldığım binanın hemen ön tarafından geçiyordu. am'a değil beyrut'a gitmeyi düünüyordum. gece uyuyamaz, sıkıntı basardı, araba gürültüleri beyrut'a götürürdü beni. fevzi serbest bırakıldıktan sonra konyalı yakup tutuklanmıtı. yedi ay eğitim gördükten sonra "ben ülkeye gitmekten korkuyorum, avrupa'ya dönmek istiyorum." deyince tutuklanmıtı. yakup'la uzunca sohbetlerimiz olurdu. üç günde onu ikna etmitim. onu ülkeye göndermek için dil dökerken kendim firar etmek için hazırlanıyordum. çünkü yakup daha yeni katılmıtı, sıradan bir askerdi. öldürülme, tasfiye edilme, kaçırtılma sırası daha sonra gelecekti. henüz yirmi yaındaydı. ben mücadeleye baladığım zaman o yeni doğmutu. öyle de söylenebilir. ulu önderimiz beni tasfiye etme kararı verdiğinde, yakup mücadeleye yeni katılmıtı. ama yakup bilmezdi bunları, öğrenebilmesi için zaman gerekti.  dülerim daldan dala konan ku... selim dindar'ı, tülay'ı, nermin'i düünüyorum. selim'in mercedesiyle tevfik fikret'in asiyan'daki evine gidiyoruz. asiyan đstanbul boğazına bakar, boğazın mavi sularıyla göğün mavisi birleir. đkisinin arasında beyaz martılar ve beyaz güverteli gemiler görünür. tülay'a tevfik fikret'in bir gün hayatımı kurtardığını söylüyorum, gülüyor. "tevfik öldüğünde daha anan bile doğmamıtı, seni nasıl kurtardı?" diyor. anlatıyorum tülay'a "ortaokulda okurken tevfik fikret'in "parometre" iirini okumutum. çok etkilemiti beni. sonra yunan mitolojiinden "prometos" efsanesini okumutum.  diyarbakır cezaevine tutsak olarak düünce, hücre bölümlerinde tüberküloza yakalandım. yüzbaı esat tedavi olmamızı engelliyordu. bir yıl tedavisiz yaadım. saçlarım döküldü, kaslarım eridi, kan kusmaya baladım; ciğer kokusu vardı ağzımda. esat zalimdi, artık günlerimi sayıyordum. bir gün son söz için mahkemeye çağırdılar, kendime göre son sözlerimi zabıtlara geçirtecek ve ölecektim. söz sırası bana gelince, oturduğum yerden ayağa kalkarak "kendimle ilgili bir söz söylemek istiyorum. sözümün anlaılması için yunan mitolojisinden bir örnek sunacağım diyerek konumaya baladım: prometeos tanrıların ateini çalarak insanlara verdiği için tanrı zeus gazapla dolar, onu yakalatıp zincirle bir kaya parçasına bağlar, bir akbaba prometeos'un ciğerlerini gagalayarak yer. öbür gün prometeos'un ciğerleri oluunca akbaba tekrar yer. bu ceza yöntemi tam yüz yıl sürer. ben 16 ocak 1981 tarihinde kaldığım koğutan alınarak hücreye atıldım. altımdaki yatağım, üstümdeki elbiselerim alındı. diyarbakır kıında üzerime sürekli soğuk sular döküldü. hipokrat yemini içmi doktorlar denetiminde ciğerlerime verem mikropları sokuldu. sonra tedavi olmama yasak konuldu. verem mikropları bir akbaba vahiliğiyle her gün, her saat, her dakika ciğerlerimi yiyiyorlar. biz bağımsızlık ve özgürlük ateini kürt halkına vereceğimiz için bu cezalara çarptırılıyoruz. diyarbakır cezaevinde hala tanrı zeus döneminde yürürlükte olan cezalar geçerlidir. bana verilen ceza ölüm cezasıdır. mahkeme heyetinin biraz sonra bana vereceği hapis cezası, bu ölüm cezasınin hukuki bir kılıftan baka bir anlamı olmayacaktır.' bu sözlerim zabıta geçti. cezaevine dönünce alelacele tedavi altına alındım ve kurtuldum."</Page><Page Number="128">bir hukukçu olan tülay anlatımlarımdan etkilenerek düünüyor... atina'dan selanik'e bir taksiyle gidiyoruz. benim pasapot adım prodoromos poridis, yanımdaki kız arkadaım despina hiristos. arabanın penceresinden baı dumanlı yüksek bir dağ görünce "olimpius mu?" diyorum öföre,"ya,ya!" diyor. arabayı durdurmasını istiyorum. despina ile lokantada yemek yiyiyoruz. dıarı çıkıp baı dumanlı olimpius'u seyrediyorum. prometeos elinde atele bana doğru kouyor. tanrıların yasaklarını çiğne prometeos! bundan dolayı onu çok seviyorum. despina neden uzun uzun dağa baktığımı soruyor. üniversiteden ayrılan despina bu dağın öyküsünü bilmiyor. đlyada'yı, odesa'yi okumamı, homeros'u tanımıyor. araba yolculuğumuz esnasında despina'ya yunan mitolojisini ve olimpiyos'un bu mitolojideki yerini anlatıyorum. anlatımlarımı bitirdiğimde "bilseydim ben de uzun uzun seyrederdim." diyor.  selim fırat ve kemal okutan'la doğu almanya'ya gidiyoruz. hambuld üniversitesi'nin türkoloji kürsüsünde kürdistan tarihini ders olarak vereceğim. selim fırat bana çevirmenlik yapacak, kemal okutan'da kürdistan'daki son gelimeleri anlatacak. merak ediyorum doğu almanya'yı. yugoslavya'da üç gün kalmı, öğrenci, öför ve içilerle uzun uzun konumu, hayli bilgi edinmitim. kitaplardan öğrendiğim sosyalizm’i bu kez gözlerimle görecektim. selim fırat daha önce doğu almanya'yı gördüğünden bizi marks, engels ve lenin'in kitaplarının satıldığı bir kütüphaneye götürmek istedi. kütüphane diye girdiğimiz büyük salonda parfüm ve kozmetik maddeler satılıyordu. "kütüphaneyi kaldırmılar." dedi. dıarı çıktık çevreye bakıyoruz, binalar tek tip, pencereleri küçük, boyasız, tren vagonlarına benziyorlar. yoldan geçen arabalar gülünç, yolların kenarına konulan banklar bakımsız, boyaları dökülmü durumda. doğu berlin harabe bir ehir. kemal okutan "bir müzeye gidelim." diyor. "kemal, gördüğün bütün bu ehir sosyalizmin müzesidir. yol kenarındaki banka, yoldan geçen arabalara, tek sıraya dizilmi tek tip binalara bak. sosoyalizm diye bize yutturulan rejimi anlarsın." dedim. biraz gezdikten sonra bir doğu alman içiyle konuma firsatı bulduk. đçiye "berlin duvarı yıkılmadan önce bana doğu alman televizyonunun bir günlük programını anlatır mısın?" diyorum. adam hiç düünmeden u yanıtı veriyor" genellikle devlet bakanı honocker'in konumalarını, görümelerini, icraatlarını, köyde fazla üretim yapan köylüleri, onlara verilen madalyaları, tank gösterileri ve sava filmlerinden oluurdu program." dedikten sonra "genellikle programlar birbirine benzediğinden televizyon fazla izlenmiyordu." adam konumalarını sürdürürken selim fırat'ın tercümesini dinlerken bizim almanya'daki gecelerimizi, yürüyülerimizi düündüm. ulu önderimizin resimleri, ulu önderimizin kaset konumaları, ulu önderimizi öven konumalar, ulu önderimizi öven sloganlar dıında bir ey yoktu. ve bunlar hep tekrarlanıyordu.  ırnak bombalanmı, yerle bir olmu, halk ehri terk etmiti. bu durumu protesto etmek için bonn'da onbin kiinin katıldığı bir yürüyü yapılmıtı. yürüyenler "biji serok apo" sloganı atıyor, serok apo'nun fotoğraflarını taıyorlardı. ırnak'la ilgili tek bir slogan atılmıyor, söz söylenmiyordu. bu artık bir gelenekti. yürüyü ve geceler hangi amaçla yapılırsa yapılsın sloganlar, pankartlar, resimler, afiler, konumalar aynıydı."biji serok apo" đte doğu almanya'da bunun için sosyalizm yıkıldı ve bundan dolayı hiç sosyalizm olmadı. resmi devlet idolojisıyle halkın yetenekleri köreltildi, fedakârlık propogandasıyla tekniğin gelimesi durduruldu. đnsanlar, binalar, pencereler, buz dolapları ve tost makinalari gibi tek tip olmalıydı. bir kii düünme görevini üstlendi; diğerleri ağaca bağlanmı, eğitilmi beygir gibi baını salladı. ve sonunda gerçek anlaıldı. resmi ideoloji düzeniyle birlikte yıkıldı. doğu almanlar yaptıklarını yıktılar. biz ise onların yıktığı eyi yeni yapmaya balamıız ve seviniyoruz. onlar "kahrolsun honocker!" sologanını "yaasın honocker!" sologanının yerine asarken, biz avazımız çıktığı kadar "biji serok apo!" diye bağırıyorduk.  doğu almanya gezimden yaklaık iki ay sonra batı berlin'de yapılan sosyalist enternasyonal kongresi'ne gazeteci olarak katıldım. sovyet diktatörlüğünün son kalıntılarını da ortadan kaldırmaya çalıan, sovyet sınırlarında sovyetleri dünyaya kapatan stalin'in gerdiği ideolojik perdeyi kaldıran ve "buyrun, gelip sosyalizmi görebilirsiniz." diyen mihail gorbaçov'da bu kongreye katılmıtı. kongre, hitler'in eski meclisinin salonunda yapılıyordu. kırkyedi yıl önce stalin bu meclis binasını ele</Page><Page Number="129">geçirerek zaferini dünyaya ilan etmiti. kırkyedi yıl sonra, stalin'in ülkesinde devlet bakanlığı yapmı gorbaçov yine aynı meclisin salonunda kapitalizmin zaferini kutluyordu.  ben bu düüncelerle hitler'in eski meclisinden ayrılıyorum.yanımdaki tercümanımla meclis binasının bitiiğindeki geni alana gidiyoruz. burada rus kalpakları, rus general elbiseleri, rus yapısı gece dürbünleri ve rus madalyaları satılıyordu. satılanlar içinde yalnız madalyalar ilgimi çekti. birkaçını inceleyip fiyatlarını sordum "tanesi 1 mark" dedi satıcı... moskova önlerindeki savaları düündüm. general panfilov aklıma geldi. elimdeki madalyaya bakarak "bu onun madalyasi olmasın!" dedim. stalingrad çarpımaları gözlerimin önünde canlandı. hitler'in meclisini ele geçiren askerlerini, komutanlarını düündüm. ardından madalya törenlerini... ama o madalyalar imdi süs eyası olarak 1 alman mark'ına satılıyor.  halka değer vermeyen, halkın yönetimde yer almasını engelleyen, demokrasi ve muhalefetten öcüden korkarcasına korkan, muhaliflerini ta meksika'da nacakla öldüren, "ben doğruyum, benim dıımda herkes emperyalizmin ajanıdır." diyen ve ömürübillah tek baına iktidarda kalma çabası harcayan, etrafındaki insanları dalkavuklatıran kiilerin askeri zaferleri ne denli büyük olursa olsun, tarihin o zaferlere biçtiği değer 1 alman mark'ıdır diyorum. ulu önderimizin henüz kazanılmamı askeri zaferlerini düünerek uyuyorum.   28 agustos 1993 beyrut                                           bölüm: 14  "astyages yöntemleri, harpagoslar üretmeye devam ediyor."  bugün yeni bir gelime oldu. saat 15.00'te marie rose'nin telefon çağrısı üzerine kızılhaç komitesine gittiğimde alman elçiliğinin bana vize vereceğini öğrendim. ben, pascal'ın sekreteri ve kristin, komitede çalıan hüseyin'in kullandığı bir taksiyle alman elçiliğine gittik. bu kez bizi tez içeri aldılar. đlk gittiğimde oturduğum salonda biraz bekledik. oradan elçinin oturduğu odaya alındık. elçi bizimle tokalaıp "ho geldiniz!" dedikten sonra elindeki dosyadan bir faksı çıkardı. kağıtın üzerinde adımı- soyadımı gördüm. "bir ay yalnız bremen'de konuk olarak kalabilir." dedi. kristin "pasaportu yok" deyince, elçi biraz düündü."o zaman zor, bir di ileri bakanlığımızla görümem gerek. yaklaık bir hafta sürer." dedi. kristin vize için okeyli kağıdın fotokopisini istedi. kağıdı alınca kızılhaç komitesine geri döndük. kristin vize okeyli faks kağıdı pascal'a verince "tamam, bu kağıtla pasaport verilmesi için lübnan pasaport dairesine bavuracağız." dedi.   beyrut havaalanını güvenlikli bulmadığımdan pascal'a lübnan hükümetinden larnaka ve oradan bremen'e gidebilmem için çıkı izni, kıbrıs konsolosluğundan vize alınmasını istedim. çünkü ulu önderimiz suriye muhabaratını devreye sokup havaalanı giriinde beni yakalatabilir. lübnan olduğu gibi suriye'nin denetiminde, sömürge bir ülke durumunda. her yerde hafiz esat'ın fotoğrafları asılı, muhabarat merkez noktaları ele geçirmi durumda. bir zamanlar, tıpkı bugün bize yaptığı gibi filistin ve lübnan örgütlerine "yardım" yapan esat, süre içinde filistin hareketlerini dağıtarak tasfiye etti. lübnan'ı da kontrolü altına aldı. filistin ve lübnan örgütlerini tasfiyeden elde edilen deney ve tecrübeler ıığında imdi bizde tasfiye gerçekletiriliyor.  pascal, larnaka önerimi mantıklı buluyor ve ben tekrar otele dönüyorum. yalı george'le karılaıyorum. bana "ne zaman gideceksin?" diye soruyor. her zaman olduğu gibi yine "tomorow" diye yanıt veriyorum adama, gülüyor. son bir haftadır beni gördügünde "ne zaman gideceksin?" sorusunu sorduğundan ve ben de "tomorow" yanıtını verdiğim için, adam beni "tomorow" olarak çağırıyordu.  bu son hapsimden ne zaman tahliye olacağım? sabırsızlıkla bekliyorum. hayatımda dördüncü tahliyem olacak bu. đlk tahliyem 1978'de bingöl cezaevinden olmutu. bir santiye soygunundan dolayı bir hafta tutuklu kalmıtım. đkinci tahliyem, diyarbakır'da</Page><Page Number="130">tutuklandıktan tam onbir yıl sonra bartın cezaevinden olmutu. üçüncü tahliyem, bekaa vadisi'nde iki ay tutuklu kaldıktan sonra sorgucumun bana yazdırdığı özeletiri -alçaltma belgesi- sonrası idi. özeletiri sonrası "tamam selim, özeletirin yeterli olmasa da, sen de  olumlu bir gelime var. otele gideceğiz, bundan sonra orada kalacaksın." dendiğinde gerçekleti.  sorgucumla bir arabaya binerek otele gittik. bar elias'taki bu otelde, bir hafta önce atekesin bozulması üzerine basın toplantısı yapılmıtı. otelin bir bölümü redaksiyon için kullanılmaktadır. ulu önderimizin teyp kasetlerine yaptığı konumalar burada çözülerek kitap haline getiriliyordu. otele gittiğim gün cemil bayık'la konutum. bana "özeletirin yeterli olmasa da, gerçekleri az da olsa görmüsün. bundan sonra burada kalacaksın. bakanın talimatı var. diyarbakır cezaeviyle ilgili bir kitap yazman gerek. senin soruturman sadece seninle ilgili değil. senin kiiliğinde diyarbakır cezaevi yargılanıyor. cezaevi kiiliği çizgiye gelmiyor, sorun çıkarıyor. zeki yılmaz ve orhan aydın gibiler de sorundur. eskiden diyarbakır cezaeviyle ilgili kitaplar yazmısın. onlar yüzeyseldir. yaptığınız cezaevi konferansının sonuçları yeterli değildir. diyarbakır cezaevi "önderlik çizgisi" için büyük bir sorundur. çizgiye yapacağınız en büyük yardım, orada olumu kiiliği yerle bir etmendir." dedi. sadece "evet " demekle yetindim. çok cefa çekmi, çok düüp kalkmı, ulu önderimiz tarafından yargılanıp af edilerek boyun eğdirilmi cemil'e ne diyebilirdim? ona göre soruturmaya alınmak, idam cezasına çarptırılmak, daha sonra ulu önderimiz tarafından af edilmek çok doğal eylerdir. ulu önderimiz herkesi bunu alıtırmıtı. cemil, ajan suçlamasını da çok normal buluyordu. bana diyor ki "bir gün mahsum korkmaz akademisi yönetiminin raporlarını am'da kalan bakana gönderdim. fakat iki arkadaın raporu eksik çıktı. ben bunu fark etmemitim. bakan raporları okuyunca iki raporun eksik olduğunu fark ediyor. ve hemen akademi yönetimine talimat veriyor "o cemil'e söyleyin provakatörlük yapmasın" diyor. bu talimat üzerine akademideki bütün öğrencileri toplayarak sözlü bir özeletiri verdim. özeletirimde "arkadalar ben provakatörüm!" dedim. yine avrupa'da bana gelen bazı raporları okumadan avrupa merkezine gönderdiğim anlaılınca, verdiğim yazılı özeletiride "benim yaptığım ajanlıktır!" dedim.  cemil'i kii olarak severdim. ama bugünkü mantığına bakıyorum, stalin'in perian olmu generallerini veya kazım karabekir'i hatırlatıyor. gerçekten ulu önderimizin saçmalıklarına inanıyor mu, baka çare bulamadığı için mi boyun eğiyor; bunu henüz anlamı değilim.yapı ve yaam tarzında tam bir "kul" olarak görünüyor. ama bazı durumlarda kalıpları yıkıyor. am'da kaldığımız bir evde cemil belinden ameliyatlı, yatıyordu. bir ara ulu önderimiz kaldığımız eve gelerek ayakta bizimle sohbet etti. sohbet esnasında odada yatan cemil'i kast ederek "aha! cuma gitmi, belini kırmı; ben otuz yıldır uğraıyorum demir gibiyim" dedi.  ulu önderimiz gittikten sonra cemil yattığı odadan bulunduğumuz salona geldi. birlikte volta attığımızda hepimizin duyacağı bir ses tonuyla "bir kaç gün önce bakan rıza'yı eletirmi, 'benim gibi olsun' demi. tabi bakan'a bir ey söyleyemeyen rıza buraya gelerek kendisine yapılan eletiriyi bana anlattıktan sonra 'bakanım ben senin gibi olursam, sana gerek kalmazdı diyecektim ama, diyemedim.' dedi. imdi benim için 'cuma belini kırdı, ben demir gibiyim.' diyor. ben de diyecektim ki 'hele sen gel, benim dolatığım dağlarda bir dola, benim yuvarlandığım uçurumlardan bir yuvarlan, o zaman göreyim seni' diyecektim. ama diyemiyorum ki." dedi. kalacağım otelde benden baka be, altı arkada daha vardı. sorgucum bana "hemen diyarbakır'la ilgili kitap yazacaksın. hem önderliğin kasetlerini çözeceksin hem redekte yapacaksın hem de diğer arkadalarla birlikte buranın ileriyle uğraacaksın."diyor. hayatımda en nefret ettiğim ey kaset çözmekti. çaresiz buna da "evet" demeliydim. yurdum için yapabileceğim o kadar i varken, ulu önderimizin kasetlerini çözmek için görevlendiriliyorum. hala hapis hayatımın devam ettiğini görüyorum. sorgucum benimle birlikte bütün arkadaların çarıya çıkmasını yasaklıyor."ancak izin alınarak çıkılabilir, o da ikier kii olarak çıkılmalı. bir de çıkacak kiileri gezdirecek bir görevli vereceğim."diyor.  kaldığımiz otelde on kii yemek yiyorduk. ama bulaıkları dört kii yıkıyorduk. orada</Page><Page Number="131">çıkan en ufak aksamalardan ben sorumlu tutuluyordum. ulu önderimizin haysiyet düürme talimatlarının burda da uygulandığını hemen anladım. az i yapıldığında, daktilo bozulduğunda, baskı makinaları çalımadığında, teyp kasetlerindeki sesler anlaılmadığında orada hiç bir sorumluluğu olmayan "selim" sorumluydu.  ulu önderimiz düürme planları bana karı uygulamaya çalıılırken, ben de kaçı planını kafamda tasarlıyordum. đzinli ve denetim altında yaptığım bir-iki çarı gezisinde beyrut'a giden yolu kefettim, bizi gezdirenle yaptığım sohbetlerde dolaylı beyrut'a kimliksiz, pasapotsuz gidilip gidilemeyeceğini öğrendim ve hiç çaktırmadan gitmenin mümkün olduğunu anladım.  bu ara cemil beni çağırarak güney-batı eyalet sorumlusu terzi cemal'ın soruturmaya alındığını, güney-batı'da onyedi arkadaı kuruna dizdiğini, kendisiyle birlikte bazı dökümanlar getirdiğini, bu dökümanların tümünü inceleyerek terzi cemal'le ilgili bir kitap yazmamı istedi. bunun aynı zamanda önderliğin talimati olduğunu vurguladı. ben de "tamam, yazarım." dedim. böylece diyarbakır'la ilgili kitabı biraz geciktirip kaçma olanaklarını aratıracaktım.  cemil bayık, terzi cemal'le ilgili yazacağım kitap için ulu önderimizin talimatını verirken terzi cemal'in 1974'ten beri ajan olduğunu, halkın kurtuluu grubundan iki kiiyi antep'te polise öldürttükten, bu grubu tasfiye ettikten sonra bize geçtiğini, o günden bugüne kadar polis, hüseyin yıldırım ve kesire'yle birlikte çalıtığını ve bilinçli bir ajan olduğunu söylüyordu.  ben de kitabı yazarken böyle yazmak, mevcut belgeleri bu talimati doğrulayacak biçimde değerlendirecektim. bir gün sonra terzi cemal'le ilgili dökümanlar getirildi. đncelediğim üçyüz sayfanın üzerindeydi. bir bölümü güney-batı'da soruturmaya aldığı kiilerin ifadeleriydi. bir bölümü de kendisinin ikence altında verdiği ifadeler. bir kaç gün bunların üzerinde durarak, bana gerekli olan bölümlerin altını kırmızı kalemle iaretledim. ayrıca getirilen kasetleri dinledim ve izledim. dökümanların tümünü inceleyince kürt halkının büyük bir felaketle karı karıya olduğunu derinlemesine kavradım.  onbe gün içerisinde, kaçma fırsatı bulamadığımdan terzi cemal'le ilgili, yüzaltmı sayfa tutan kitabı yazdım. seksendört sayfasını daktiloya çektirdim. ancak bana verilen perspektifler ve çok iyi bildiğim resmi ideoloji doğrultusunda yazdım. aynı belgelerden benim vardığım sonuçlarla resmi ideolojinin vardığı sonuç zıtlık arz ediyordu. kendi görülerimi ve vardığım sonuçları yazamazdım.  fakat burada, güney-batı eyaletinde (mara, antep, adıyaman, malatya) yaanan felaketi objektif olarak aktarmayı tarihi bir sorumluluk olarak görüyorum. terzi cemal olarak bilinen ali ömürcan 1977'lerde kürdistan'ın antep ehrinde henüz bir grup aamasında olan "kürdistan devrimcileri" grubuna katılmı. süre içerisinde ailesinin diğer fertlerini de etkileyerek mücadelenin sempatizanları olmular. daha sonra terzi cemal’e, 12 eylül öncesi, antep’te önemli görevler, sorumluluk verilmi. 12 eylül darbesinden sonra örgüt kanalıyla suriye kürdistan'ına geçen terzi cemal’in bacısı örgüt içinde görevliyken tutuklanıp antep cezaevine konulmu. uzun süre suriye kürdistan'ında örgüt faliyetlerini yürüten terzi cemal, mahsum korkmaz akademisi'nde yapılan kongre ve konferanslara katılıyor. đkinci kongreden sonra görevli olarak ıran kürdistan'ına gidiyor. burada uzun süre kaldıktan sonra hakkari bölgesinde, sonra bingöl-diyarbakır ve dersim bölgelerinde faliyetler yürütüyor. 1986'da mahsum korkmaz akademisi'nde toplanan üçüncü kongrenin divanında yer alan, kongreden sonra akademide koordinatör olarak görevlendiriliyor. bu görevini sürdürürken akademi öğrencilerine "burada sorumlu benim, benim sözüm geçerli" dediğinden veya bu sözü sık sık kullandığı için ulu önderimiz ona "ajandır!" damgasını vuruyor, tutuklanıyor. on ay süren uygulamasında resmi ideoloji doğrultusunda kendisine yazdırılan özeletiride "ben kiiliğimde faizmi yaıyorum, yani ben fasitim!" dedirtildiği gibi, hakkari ve amed eyaletlerindeki pratiğinin suçlusu haline getiriliyor.</Page><Page Number="132">ulu önderimiz "terzi cemal kiiliği" adı altında uzun değerlendirmeler yaptı. ve bu değerlendirmeler sonucunda terzi cemal idam cezasına çarptırıldı. daha önce kardei mustafa ömürcan'da yine ulu önderimizin onayı ile kuruna dizilmiti. terzi cemal durumu biliyordu. (mustafa ömürcan 1990'da yapılan dördüncü kongrede ulu önderimizin talimatıyla aklanarak itibari iade edildi.) terzi cemal'in tutukluluğu sürerken aleyhinde yapılan değerlendirmelerle gerillada ve yurtsever çevresi içinde mahkum edildi, daha sonra, ulu önderimizin yüce adalet duygusundan dolayı af edildi. eski bir eleman olduğu, kendi çevresinde sevildigi ve kamuoyunda yeterince tanındığı için, af sonrası akademide daha da aağılandıktan sonra güney-batı eyaletine koordinatör olarak atandı.  burada onbe yıl, en zor koullarda halkı için mücadele eden bir insan önce tutuklanıyor, on ay uygulamada tutuluyor, "ben kiiliğimde faizmi yaıyorum, ben fasitim" dedirtiliyor, kendini aağılıyor, çok vahi ikencelere maruz kalıyor, idam cezasına çarptırılıyor, sonra af edilerek, -onu tam bağlanmak için- güney-batı eyaletine koordinatör olarak görevlendiriliyor. mantıki olarak bu uygulama terzi cemal'in harpagoslamasını sağlıyor. terzi cemal koordinatör olarak güney-batı'ya gittiği zaman "oğlunun etini yemiti!" astyages ihanet etmeye yatkın hale gelmiti.  ulu önderimiz terzi cemal'i tam olarak tasfiye etmeyi kafasına koymutu. đlk i olarak onu koordinatör yapıyor, ardından dördüncü kongreye gönderilmediği gibi görevden alınarak antep cezaevi itirafçısı ömer'in denetimine veriliyor.  ömer, cezaevinde hiç bir direnie katılmadığı gibi, itiraf etmi, tahliye olunca askere gitmi, kendi soruturma ifadesine göre askerde istihbarat tekilatıyla ilikiye geçerek özel olarak yetitirilmi, askerliği bitince mıt bağlantılı akademiye gelmi, burada ulu önderimizin gözüne girerek dördüncü kongreye gönderilmi, belki de sık sık "biji serok apo!" dediği için tekrar akademiye çağrılmı, akademi yönetiminin soruturma komisyonunda görevlendirilmi, mehmet ener'in ajan olduğunu iddia eden broürünün hazırlayıcıları içinde yer almı, burada koordinatör olarak güney-batı'ya terzi cemal'in yerine atanmıtır.  buraya kadar terzi cemal'in türk ajani olduğunu gösteren resmi ideolojinin demagojisi dıında hiç bir kanıt yoktur. bundan sonraki gelimeleri aağıdaki gibi kabul etsek bile yanıtlanması gereken sorular kafaları kurcalayacaktır. ve bu soruların yanıtları da terzi cemal'in "türk ajanı!" olmadığını kanıtlayacak türdendir. terzi cemal’in kısa bir süre içinde ömer'in ajan olduğunu tesbit ettiğini ve onun türk ordusuyla ilikisini sürdürdüğünü öğrendiğini ve daha sonra ömer'le birlikte çalıtığını varsayalım.  eldeki bilgi ve belgelerden anlaılıyor ki, 1992 yılında güney-batı eyaletinde göstermelik bazı taciz eylemler dıında dümana darbe vuran tek bir eylem gelimiyor. ama 1992 yılında pusuya düürülüp katledilen gerilla sayısı yüzü akın. gerillaya yardımcı olan taraftarların isimleri türk ordusuna veriliyor. binlerce kii tutuklanıp ikencelerden geçiriliyor. çok sayıda yurtsever katlediliyor veya bu bölgelerden sürülüyor.  yine eldeki bilgilere göre terzi cemal ile ömer 1992'nin sonunda bölgede kalan gerillanın tümünün yok edilmesi için kendi aralarında öyle bir plan hazırlamılar: bu plana göre terzi cemal'in tekrar koordinatör olması için ulu önderimize bir öneri yapılacak. öneri kabul edildikten sonra gerilla kı eğitimine alınarak bitirilecek. düünülen plan gerçekletiriliyor. terzi cemal koordinatörlüğe atanınca ellibe kiilik gerilla grubu engizek dağlarında kı eğitimine alınıyor. terzi cemal, ulu önderimizin ayetlerini temel alarak eğitim vermeye balıyor. eğitim anında pkk-vejin ve mehmet ener olayı üzerinde duruyor. ulu önderimizi övüp göklere çıkarırken pkk-vejin'i yerden yere vuruyor ve örgütün tc, emperyalizm, talabani, barzani ile birlikte çalıtığını, hareketin ve gerillanın saflarına sızarak "önderlik çizgisi"ni boa çıkarmak istediğini vurguluyor. bütün gerilla yapısını buna inandırıyor.  gerçekte ise böyle bir örgütün gerilla içinde çalıması, çabası yoktur. mehmet ener, ulu önderimize karı gelince, ulu önderimiz resmi ideolojiyi harekete geçirmez mi? tabii</Page><Page Number="133">geçirir. korku histerisi pkk-vejin ve ener'i o kadar büyüttü ki, sözde abd onun arkasında, đsveç, sonra avrupa devletlerinin tümü, tkp'den dolayı rusya, turgut özal, celal talabani, mesut barzani pkk-vejin ile birlikte ulu önderimizin çizgisini boa çıkarmaya çalııyorlar. gülünç olduğu kadar acı olan da, bütün kulları bu saçmalığa inandırdılar. konuyla ilgili yüzlerce ayet indi. olan zavallı mehmet ener’e oldu. mehmet ener öldürüldükten sonra, kimse onun cenazesine bile sahip çıkamadı!  ulu önderimiz, kendisine karı gelien muhalefetten, öcüden korkar gibi korkar. bu korkusunu ayetleriyle bütün kullarına bulatırmaktadır. korkuyla artlandırılan kulların düünme yetileri dumura uğratılmıtır. terzi cemal ve ömer bu durumu bilmekteler. ve gerilla yapısını bu zayıf noktadan yakalıyorlar. terzi cemal eğitim verirken tıpkı ulu önderimiz gibi konuur. önce pkk-vejin'in ülke çapındaki faliyetini anlatır, ardından genel için söylediklerini güney-batı eyaletine indirgedikten sonra unları söylemitir. "bir yıl içinde yüzden fazla arkadaımız pusularda ehit dütü. biz bunu tesadüfi olaylar olmadığını biliyoruz. önderlik de biliyor. yine bu süre zarfında devlete karı ciddi bir eylem yapılmadı. planlanan eylemlerin boa çıkarıldığını da biliyoruz. kiilik sorunuymu, objektif ajanlıkmı. bu ilerin bunlardan kaynaklandığını biliyoruz. aramızda vejinciler var. burada "önderlik çizgisi" ni boa çıkaran, eylem yaptırmayan, arkadaları pusularda katlettiren ve yurtseverleri tutuklatıp yok eden bunlardır. bunu da biliyoruz ."diyor ve parmağıyla ömer'i iaret ettikten sonra "ite birisi budur" diyerek ömer'i tutuklattırıyor.  üç günlük bir soruturmadan sonra ömer her eyi itiraf edeceğini kabul ediyor. terzi cemal ellibe kiilik gerilla grubunu bir çadıra topluyor. ömer'i suçlu olarak gerillanın karısına dikiyor. ses alma cihazları çadıra getirilince kendisi de savcı pozisyonunda ömer'in sorgusunu yapıyor. ömer sorgusunda dördüncü kongrede mehmet ener'le konutuğunu, ener tarafından pkk-vejin'in merkezine atandığını, aslında türk ordusunda albay rütbesiyle görevli olduğunu, yüzden fazla gerillanın kendileri tarafından verilen bilgiler sonucu pusularda öldürüldüğünü, amaçlarının apo'nun çizgisini boa çıkarmak olduğunu söyleyince terzi cemal ömer'e sorularını yöneltiyor "söyle bakalım, seninle birlikte kimler var?" ömer önce söylemek istemiyor, tekrar soruturmaya alınma tehditleri yapılınca ard arda kırk iki gerillanın adını sayıyor. "bunlarla birlikte çalıtım. hepimiz pkk-vejin'in üyesiyiz. aynı zamanda türk ordusunda albay ve yüzbaı rütbeleriyle görevliyiz. amacımız apo'nun çizgisini tasfiye ederek, apo'ya bağlı elemanları yok etmek, pkk-vejin'i güçlendirmektir." diyor.  ömer'in bu açıklamalarına karı konuan terzi cemal "aslında "önderlik" bu durumu çoktan fark etmiti. fakat biz yetersizliklerimizden dolayı tedbirleri alamadık."diyor. ulu önderimizi överek ömer'in verdiği isimlerin ajan olduklarını diğer gerillalara inandırıyor. ve hemen ardından ömer tarafından adı verilen ve aynı çadırda bulunan onyedi gerilla pkk-vejinci ve türk ajani olarak tutuklanıyorlar. tutuklananlar, çırılçıplak soyundurulup bir çadıra konulunca ikenceler balıyor.  đkisi bayan, onbei erkek; dördü güneyli, onüçü kuzeyli, yaları onsekiz ile yirmiyedi arasında değien bu gençler kendi arkadalarının kurbanı olacaklarını biliyorlar artık. engizek dağlarında bir metre kar var. bu dağlar bir vahete tanık oluyor. terzi cemal'in görevlendirdiği be kiilik soruturma ekibi, soruturmaya alınanların ellerini ayaklarını bağlıyor, yere yığıyor, mee ağaç sopalarıyla ikence yapmaya balıyorlar. đkence görenler "biji serok apo, kahrolsun vejin!" sologanını atıp direnince bazılarının erkeklik organları ve testisleri bıçakla kesiliyor. atete kızartılan kızgın demir iler böğürlerine sokuluyor. yarım saat kara gömüldükten sonra, yarım saat atein yanında tutuluyorlar. bu ikenceler günlerce sürerken ikence yapanlar "kahrolsun vejin, biji serok apo!" diye slogan atarken, ikence görenler de "biji serok apo, kahrolsu vejin!" diye bağırıyor. onyedi kürt genci, on yedi gerilla engizeklerin karlı dağlarında böyle katlediliyor ve cesetleri ortada bırakılıyor; kurda kua yem olarak!  bu dramda saklı olan korkunç bir gerçek var. bu gerçeğin kavranmasını istiyorum. ulu önderimiz, kendi diktatörlüğüne karı olmayan muhalefetten bile korkuyordu. çok basit</Page><Page Number="134">bir muhalefeti öylesine büyütüyor, kullarını öylesine inandırıyordu ki; kullar korkularından birbirlerine basit gerekçelerle saldırıyor; bir eyaletteki gerillanın yarısı katil, yarısı kurban olarak birbirini yiyip bitiriyordu. ulu önderimizin gölgesinden bile korkuluyordu. ulu önderin korkusu, kendisine bağlı kullarına bulaıyordu. ve bu korkuyu içselletirenler, arkadalarının, yoldalarının katili oluyordu.  yine eldeki bilgilere göre terzi cemal engizeklerde on yedi gerillayı katlettikten sonra baka bir dağda konumlanmı diğer gerillaları öldürmek için timler çıkarıyordu. ömer'i de "önderlik için çok gereklidir," gerekçesiyle muhafazaya almıtı. bu ara ulu önderimizle bir telsiz görümesi de yapılmı. durumu detaylı olarak öğrenen ulu önderimiz terzi cemal'e "büyük bir i baardın. diğerlerini imdilik öldürme. ömer'i muhafızların denetiminde acil olarak buraya getir. sağ istiyorum. bir ey olursa hesap sorarım." diyor.  terzi cemal dört muhafızla birlikte am'a doğru yola çıkıyor. yolda nöbetçinin uyumasından dolayı ömer kaçıyor ve türk ordusuna sığınarak bölgede operasyonları hızlandırıyor. terzi cemal, sorgu kasetleri ve bütün belgelerle ulu önderimizin yanına varıyor. bir süre sonra am'dan alınarak bar elias'a getiriliyor. burada engizek dağlarındaki ikence yöntemleriyle öldürülüp bir çukura gömülüyor.  imdi soruyorum, olayın gelimesini böyle olduğunu kabul edersek; ömer ilk itirafını yaptığı zaman, yani henüz kimse öldürülmeden, terzi cemal durumu telsizle ulu önderimize aktarmı olduğu kesindir. bunun kanıtı; ben halep'teyken kendisiyle yaptığım bir telefon görümesidir. bana "güney-batı'da vejin adına çalıan önemli bir ajan ele geçtiğini, benim ve birçok kii hakkında ifade verdiğini söylemiti. kendine dikkat et" demiti. bu konumadan terzi cemal'in ulu önderimize aktardığı bilgilerle onu inandırdığını düünüyorum. nitekim bu bilgiler sonucu lübnan sorumlusuna talimat verilerek ömer'in ifadesinde vejinci olarak geçen kani yılmaz hakkında aratırmalar yapılmıtı. kani yılmaz'ın vejinciliğinden kukulanan ve hakkında aratırma yaptıran ulu önderimizin, engizek dağlarında soruturmaya alınanlardan kukulanmaması düünülebilir mi?  ulu önderimiz bütün "çözümleme"lerinde, bütün telsiz konumalarında, bütün talimatlarında ve kongre kararlarında, idam cezası infazının önderliğin onayı olmadan kesinlikle gerçekletirilemiyeceğini söyler.  terzi cemal'da bunu herkesten çok iyi biliyordu.  a- terzi cemal buna rağmen, değil onyedi kiiyi, bir kiiyi öldürebilir mi? b- on yedi kiiyi öldürdükten sonra yanına muhafızlarını alarak am'a gelmesi nasıl yorumlanabilir?  terzi cemal'in neden kaçıp türk ordusuna sığınmadığını, bu kadar çok kiiyi öldürdükten sonra neden elini kolunu sallayarak ulu önderimizin yanına gittiğini, sorguyu yapan tarafından, daha sonra sorgu ifadelerini ve bütün belgeleri inceleyen benim tarafımdan da anlaılmı değildir.  terzi cemal neden geldi? bu sorunun içinde aydınlığa çıkmamı önemli gerçekler yatıyor. belki bu sorunun içindeki gerçekleri hiç bir zaman öğrenmeyeceğiz. sorunun içindeki gizi terzi cemal biliyordu. o ortadan kaldırıldı! bir de bu gizi bilen ulu önderimizdir! o da anlatmıyor. bu giz çözülürse belki de suriye'nin ömer bağlantısından dolayı türkiye'nin halkımıza karı hazırladığı ve tezgâhladığı korkunç bir komplo açığa çıkacaktır.  eğer terzi cemal ajan ise, bir eyaleti tasfiye ettikten sonra elini kolunu sallayarak ulu önderimizin yanına gitmesinin baka anlamı u olabilir; "apo, senin çizgini uyguladım, herkese komplo yaptım, neticede on yedi gerillayi öldürdüm, geri kalan gerillaları arkadalarının katili yaptım, halkı susturdum, bastırdım ve sana geldim. senin çizgin terzi cemaller, kör cemaller, hogirler, on yedi kurbanlar, katiller ve köleler yaratıyor. ben</Page><Page Number="135">senin elinde bir araç, "ney’im" neycinin elinde ney neyse, ben de senin elinde öyleyim. beni sen yarattın, sen görevlendirdin, sen güç ve yetki verdin, sen söyledin; ben söylediklerini yaptım, sana güvendim ve geldim. eğer beni öldürürsen, ikimizin yaptıkları anlaılmasın diye öldüreceksin. ama anlarlar. beni anlayacakları gibi seni de anlarlar. hiç bir ey anlamasalar da senin korkun seni ele verir. senin uyguladığın yöntemler her yerde açığa çıkıyor. kurbanlar, katiller, cemaller, kaçanlar, intihar edenler çoğalıyor. bunlar seni ele veriyor, verecekler de. ben intikamımı aldım. ve bundan sonraki astyages yöntemlerin harpagoslar yaratmaya devam edecektir.  terzi cemal'la ilgili kitabı bitirmeden kaçtım. çünkü sorgucum diyarbakır cezaeviyle ilgili kitabı yazmamı istiyor, talimatı dayatıyordu. bu kitapla diyarbakır cezaevinde direnen herkesi mahkum edecek, ilerde katledilecek arkadalarımın idamı için bu günden iddianame görevi görecek kitabı yazacaktım. arkadalarım, halkım ve tarih karısında suçlu duruma dümemek için kaçmam gerekiyordu ve kaçtım.  20 eylül 1993 almanya                                                    bölüm: 15  "ben yazdığım için suçlu değil, o yazdıkları mi yaptığı için suçludur."  sabah erkenden kızılhaç komitesine gitmeye karar veriyorum. dün para almak istedim "yarın" dediler. kendi paramı da taksitle veriyorlar. otelde sıkıldığımdan kızılhaç komitesine gidip gelmek benim de iime yarıyor.  servis arabası beni hamra çarısına bıraktı, komiteye yaya olarak gidiyorum. "hotel san lezaro" nun tam karısına gelmitim ki aniden hacı'yla karılatım. beni görünce "yahu hoca nerelerdesin? ben de seni arıyorum." diyerek yanıma geldi. tokalatıktan sonra "saçını baını düzeltmi, yeni elbiseler giymisin. nerdeyse seni tanımayacaktım." dedi. hacı beni oyalamaya çalıırken, ben de onu nasıl atlatacağımı düünmeye baladım. planımı yapıp kararlatırdıktan sonra onunla kızılhaç binasına doğru yürürken, hacı bana "durumunu cuma arkadaa anlattım. " gelsin iine baksın, öldürecek olsaydık burada öldürürdük" dedi. seni çok aradım, fakat ortalıktan kayboldun. bakanın da haberi olmu. arkadalara kızmı. rıza'yı görevden alarak botan'a göndermi." diyor. artık kesinlikle beni bırakmayacağını söylüyordu. sadece dinliyor ve yürüyorum. kızılhaç komitesinin bulunduğu binanın tam karısına geldiğimizde "hacı, parti aleyhinde bir tek kelime kimseye anlatmadım. đsteseydim burada basın toplantısı yapar, her eyi açıklardım." dedim. ve benden ayrılmasını istedim. kabul etmeyince "kızılhaç komitesine gideceğim, iim var" dedim. "ben de seninle gelirim" deyince "gelirsen durumu açıklamak zorunda kalırım, iyi olmaz." dedim. anlamıyor, gelmek istiyor. onu terk edip asansöre doğru gidince gelmekten vazgeçti.  kızılhaç komitesinde görevli marie ve muhsin'e beni gördüklerini, birinin kapıda beklediğini söylüyorum. amacım bir an önce parayı alıp dıarı çıkmak ve bir taksiye atlayıp oradan kaybolmaktı. yarım saatte ancak parayı alabildim. aağı indiğimde hacı beni bekliyordu. kızdım, beni takip etmemesini istedim. ama hacı talimat almı, beni bırakmak istemiyordu. yaptığının doğru olmadığını anlatmaya çalıırken bir taksi hızla yanımıza geliyor. đçinden iki kii iniyor. taksi sürücüsünün bana tercümanlık yapan süpermarket sahibinin oğlu olduğunu öğrenince hacı'nin marketten telefon ettiğini çıkarıyorum.  taksiden inen diğer adam, benimle tokalaıyor. türkçe ve kürtçe bilmiyor, arapça konuuyor. hacı'da adamın söylediklerini bana tercüme ediyor."adamın beyrut'ta oturduğunu, evinin geni olduğunu, orada kalabileceğimi " söylüyor. teekkür ediyorum, geri geri kızılhaç binasının alt salonuna giriyorum. çok kritik bir an'ı yaadığımı anlıyorum. kürtçe bilmeyen adamdan daha çok kukulanıyorum. o hacı'yla birlikte beni zorla taksiye sürüklemek istediklerinde, yumruklamak üzereyiz. tam bu sırada kızılhaç komitesinde çalıan iri yarı bir genç çekitiğimiz salona girdi. hacı'yla tanımadığım adam, asansörü bekleyen gencin gitmesinden sonra beni taksiye sürüklemek niyetinde olduklari</Page><Page Number="136">için yumuadılar. benim de, bir gözüm onlarda bir gözüm asansördeydi. neticede asansörün kapısı açılır açılmaz içeri daldım ve yukarı çıktım.  đin ciddiyetini pascal'a anlattım. bir saat kadar bekledikten sonra, komitede çalıan faysal durumu izlemek için aağı indi. döndüğünde en az altı kiinin aağıda tertibat aldığını, birisinin suriye muhabaratında görevli olduğunu söyledi. kuskularım gerçeklemiti. ulu önderimiz sömürgeci bir devletin muhabarat elemanlarını devreye sokarak beni tutuklatmaya ve idam etmeye çalııyordu. đzliyorum, gözlüyorum, kafama not düüyorum. suçluyu suç üstü yakalıyorum.  pascal polis çağırmak istiyor. engelliyorum "akama kadar bekliyelim, karanlıkta çıkar gideriz." diyorum. pascal polis çağırmaktan vazgeçiyor. telefonla durumu kızılhaç merkezine iletiyorum. bekliyoruz, çevrede kukulu kiilerin sayısı artıyor. komitedekiler benimle birlikte dıarı çıkmayı göze alamıyorlar. pascal polis çağırmanın dıında çare bulamıyor. engelliyorum, konuuyoruz. göz altına alınırsam ortaya çıkabilecek tehlikeleri izah ediyorum."türk konsolosluğu ve suriye muhabaratı beni lübnan polisinden alabilir." diyorum. pascal tekrar cenevre'yle görüüyor. kızılhaç beni resmen koruma altına almayı kabul ediyor. bu durum bana iletilince "o zaman polis gelip beni buradan alsın, çevrede operasyon yapmasın." diyorum. pascal kabul ediyor.  ulu önderimiz beni zorla harpagoslatırmaya çalııyor. ama ben harpagoslamayacağıma, tarihi tekerür ettirmeyeceğime dair and içmitim. lübnan polisi geliyor, beni gözaltına alıyor. bir gün hamra semtindeki karakolun nezaretinde kalıyorum. nezaretin hücresi pislik kokuyor. veronik'in bana aldığı esofmanı giyip betonun üstünde yatıyorum. sabah saat dokuzda lübnan emniyet müdürlüğü'ne götürülüyorum.  konulduğum koğus 20-25 metre karelik bir alan. yirmibe kii kalıyoruz. hava sıcak ve sadece onbe yatak var. kavga gürültü bir yana, dil de bilmiyorum. yüzyirmi kii tek bir tuvaleti kullanıyoruz. su sıkıntısı var, devletin verdiği yemek yenmeyecek durumda. dıarıdan yemek almak ate pahası. mısırlı çavus rida koğusta tam bir sömürü düzeni kurmu. koğua giren herkesin parasının bee dördü çavus rida'nındı. çünkü dıarda bin lira olan marlboro koğuta altıbin liraydı. ve bütün bu fiyatlar yiyecek ve su için de geçerliydi. koğuun kapısı gümrük kapısı gibiydi. çavus rida bu kapıdan giren her eyin fiyatının be katı vergi alıyordu. ayrıca koğutaki yatakları geceliğine bebin liraya kiralıyordu. dıarda on dolar, onyedibin lübnan lirasıyken çavus rida'nın "devlet" inde on dolar, onbebin lübnan lirası değerindeydi. bu düzene ilk tanık olduğumda tepem atmıtı.toptan red etmi, karı çıkmıtım.  onbir yıllık cezaevi hayatımda böyle düzenlere karı mücadele etmi, boyun eğmemitim. burada bu düzeni kabul etmem imkansızdı. đliki kurdugum iki kürde bu durumu kabul etmeyeceğimi, hiç bir ey satın almayacağımı, para verip yatakta yatmayacağımı söyledim. bir süre sonra bu iin yalnız çavus rida tarafından değil, bizzat polis ve binbaı tarafından düzenlendiğini öğrendim. ama yine de kabul etmedim. tam bir soygun düzeniydi. burada adaletsizlik adalet, kanunsuzluk kanundu. çavus rida kelimenin gerçek anlamıyla bir ortaçağ sultanıydı. dalkavukları ve oğlanları vardı. dalkavuk sait bunların en mehuruydu. uluslararası yankesici sait geceleri çavus rida'yi öven konumalar yapar, biz de kahkahayla gülerdik.  ben koğutayken fransız bir genç çavu rida'nın haremine dümütü. henüz on sekiz yalarında, tüysüz, uzun boylu, yakııklı bir gençti. koğua geliinde hizbullahcı olduğunu söylemi, çok sürmeden çavula tanımı ve çavu onu ilk gecede yatağına almıtı. ranzanın etrafındaki perdeleri çekmi, gözlerimizin görmediği perdelerin arkasında kulaklarımızın iitebileceği eyler yapmıtı.  çavus rida gündüzleri çok namuslu görünürdü. ama geceleri ranzasının etrafındaki perdeleri çeker genç oğlanlarla yatardı. onun bu saltanatına kimse ses çıkarmazdı. pasaportsuz, vizesiz veya lübnan'da oturma izni olmayanların koğuunda kaldığım kırk</Page><Page Number="137">bir günü anlatamam. balı baına bir kitap konusudur. bunun için kaba hatlarıyla değinip geçeyim. koğutaki sömürü düzenini kabul etmediğimden sigarayı bıraktım. sadece karavanadan yediğim yemeklerle yetindim. dıarıdan hiç bir ey almadım. vicdanım, aklım, ahlakım aç kalmaya razıydı. ama sömürü düzenine uymaya yatkın değildi. tutuklu bir kürtle parasız bir yatak ele geçirebilmitim. parası olanlar istediklerini dıardan alabilme imkanına sahip olduklarından iyi besleniyorlardı. ama parası olmayanlar açlık çekiyorlardı. uzun süre aç kalan tutukluları gözlemlediğimde bazı özellikleri kafama not almıtım. zenginler dıardan tavuk, hamburger gibi yiyecekler getirip yemeye baladıklarında, onları izleyen açların göz bebekleri büyür, alt dudaklar sarkar, gözleri yiyeceklerde sabitleir ve yiyeceklere doğru harekete geçerlerdi. kimse kendilerine "buyur" demeden yemeği yemeye balarlardı. bu insanlarin irade ve toplumsal frenleri patlamıtı. birer köpek gibi yaıyorlardı. zenginler genellikle bu insanlara yemek artıklarını ve kemikleri veriyorlardı. beyrut emniyet müdürlüğünün gözaltı bölümü kelimenin gerçek anlamıyla tam bir cehennemdi!  bir gün cezaevi koullarının çok kötü olduğunu pascal'a ilettim. bunun üzerine pascal birlemi milletler beyrut temsilcisi salvatore'ye durumu izah ediyor. benim gazeteci-yazar ve pen üyesi olduğumu söyleyince, salvatore durumumu yazar ve pen üyesi olan eine anlatıyor. ardından birlemi milletler beni himaye altına alıyor, bunu lübnan emniyet müdürlüğüne faksla bildiriyor.  bir gün sonra salvatore bir bayan avukatla görümeme geldi. kendisine yazar ve gazeteci olduğumu, pasaport ve vizemin olmadığını, türkiye tarafından arandığımı, bekaa'da tutuklandığım için kaçtığımı, almanya'da ilticacı olduğumu, đngilizce ve arapça karıımlı bir dille anlattım. ayrıca gözaltındaki kötü koulları da izah ettim. beni dinledikten sonra "tamam, seni bir otele alacağız." dedikten sonra çekip gidiyorlar. bu ara geceleri üç kez emniyet müdürlüğünde komutanın odasına çağrıldım. tanımadığım ama suriye muhabaratından oldukları her hallerinden belli olan bazı kiiler, benimle tanımak ve konumak istiyorlardı. beyrut'a nereden ve nasıl geldiğimi, am'ı beğenip beğenmediğimi sorduktan sonra "ilerde kürdistan'a babakan olursan, ziyaretine geliriz." dediler.  avukatım sık sık ziyaretime geliyordu. gözaltındaki kötü koulları ve suriye muhabaratının beni buradan kaçırma durumunun olduğunu söylüyorum. avukatım da suriye muhabaratının beni lübnan emniyetinden almak için çaba sarf ettiklerini bildiğini söylüyor ve neticede "dağda çok samimi bir arkadaım var. onunla konutum, seni oraya götüreceğiz. arkadaım bir kilisenin papazıdır. aydın bir insan. kilise çok güzel ve güvenlikli bir yer. senin için bir oda hazırlandı " diyor. ve bir gün sonra avukatımın arabasıyla lübnan'ın dağlık bir bölgesine gidiyorum. odama yerleip pencereden çevreyi izlemeye balayınca, cehennemden cennete geldiğimi hemen anlıyorum.  burada bir papaz ve onun üç öğrenci var. geceleri türkiye televizyonunu izliyorduk. burada sedir ağaçları var. bir öğretmen, yirmi metre çapındaki ağacın sekizbin yaında olduğunu söyledi. fenikeli tüccarları düünerek ağaca tırmandım. sedir gülü dediğim iki kozayı koparıp birini eime, birini arkadaımın eine hediye olarak yanıma aldım...  lübnanlı yazar halil cibran'ın müzesini de ziyaret edebildim. cibran'ın yazarlıktan baka resamlığı da varmı. müzeyi gezince onun sözlerini içimde tekrarlamadan edemedim "eyvah! o ulus ki, dört parçaya bölünmü, her parçası kendisini bir ulus sanıyor! eyvah! o halka ki, kahramanlara ihtiyaç duyar hale gelmi! "  almanya bana vizeyi vermeyi kabul edince lübnan hükümeti geçi izni verdi. ve ben hava alanında muhabarat ağını atlatarak uçağa binmeyi baardım.  eimle karılamamız bu kez baka oldu. ben bütün çirkefliklere ba kaldırmı, zincirlerimi koparmı, korku duvarlarını yıkmı, her eyi açık konuuyordum. daha doğrusu eimle çoktandır hiç böyle konumamıtım. lübnan'da yazdığım bu kitabı kendisine okumaya baladım. "bırak kitabı, önce konualım." dedi." konuacağım her ey</Page><Page Number="138">burada yazılı, lütfen dinle!" diyerek okumayı sürdürdüm. kurye fevzi'nin bana anlattıklarını okuyunca ağladı. "yeter!.. senin duyduklarını ben gözlerimle gördüm, ama kimseye anlatamıyordum. sana dahi söyleyemiyordum." dediğinde "imdi anlat! daha zamanı geçmi değil" dedim. "almanya'ya gelmeden önce am'daki evindeydim. bingöllü dilan (38) ağlayarak boynuma sarıldı 'medya abla bu adam bana bir eyler yapıyor." dedi, öbür gün bana aynı eyleri söyleyince her eyi anladım. anlatamazdım bildiklerimi. ben be yıl dağda kaldım. dördüncü kongreye katıldım. bir ara silahsızlandırılarak uygulamaya alındım. korkutuldum, ürkütüldüm. eskiden asi aysel'dim. o aysel'e boyun eğdirildi. daha doğrusu medyalatırıldı. medya'nın yapısı korkudan, hileden, riyakârlıktan, sevgisizlikten oluuyordu. đçim aysel, dıım medya'ydı. medya bir kabuktu. bu kabuk olmasaydı yaayamazdım. sen isyan bayrağını çekince, pis kabuğum olan medya'dan çıkmayı insanlığımın gereği saydım. zaten sen isyan bayrağını çekmeseydin, ben gerillaya gidip intiharvari bir eylemle kendimi yok etmeyi düünüyordum" dedi.  eimi dinleyince korkunç bir gerçeği öğrendim. dı görünümüyle diktatörlüğe müthi bağlı, içten diktatörlükten nefret ediyordu. çünkü iğrençliklerini en az benim kadar biliyordu. đçten aysel, dıtan medya'dı. đki kiilikliydi eim. diktatörlüğe boyun eğen herkesin kiiliğinin ikilemli olduğunu görüyorum eimin kiiliğinde.ve koskoca bir ulusun üstüne pis bir kabuğun geçirilmek istendiğini anlıyorum. bu yazdıklarımla o pis kabuğu parçalayıp içindeki güzel halkı, özgür halkı, özgür gerillayı ve özgürlük, bağımsızlık için susmayan silahları açığa çıkarmak istiyorum. ben, bunları yazdığım için suçlu değilim, o yazdıklarımı yaptığı için suçludur.  dip notlar                                                           bölüm: dip notlar  1-resmi ideoloji: tartıılmaz,eletirilmez, eletiri kabul etmez. eletiri yapanları, karı çıkanları hain olarak damgalar, cezalandırır ve öldürür. egemen ideoloji, resmi ideolojiden farklıdır. eletiriye tahammül eder, eletiriyi yapanları cezalandırmaz, hain olarak damgalamaz.  2-mahsum korkmaz akademisi 1991 hazıran ayının baında gittim.5 mart 1992 tarihine kadar kaldım.yaklaık altı ay akademi öğrencilerine ders verdim.  3-kemal pir, mazlum doğan, m.hayri durmu 1982 yılında askeri faist cuntaya karı diyarbakır cezaevindeki direnme savaına öncülük ederek ehit düen pkk-mk üyesidır.  4-aponun yaptığı konumalara "çözümleme" adı veriliyor. ben, "çözümleme" kelimesi yerine "ayet" kelimesini kullanıyorum. đslam'ın kitabı kuran'ın sözlerine ayet denir.ayetler allah'ın sözleridır. ayetler tartıılmaz ,eletirilmez, kukulanılmaz, iman edilir. apo'nun "çözümleme"leri de apo'nun kullarınca tıpkı kuran'ın ayetleri gibi tartıılmaz, değitirilmez, eletirilmez, inanılır ve uygulanılır. kuran'a inanmayanlara kafir, inanıp gereklerini yapmayanlara münafık denilir. apo'nun kullarından apo'nun ayetlerine inanmayanlara hain, inanır gibi görünüp gereklerini yapmayanlara objektif ajan denilir. eriat kanunlarına göre kafirlerin ve münafıkların katlı vaciptir. apo'ya göre de hainlerin ve objektif ajanların.  5-selahattın demir,1977 tarihlerinde ulusal kurtulu saflarına katıldı. bingöl ve mardin bölgelerinde sorumlu düzeyde görevler üstlendi. çok sayıda eylemi bizzat planlayıp gerçekletirdi.12 eylül darbesinden sonra pkk'nin önder kadrolarından zeki palabıyık, resul altınok'un raporları, apo'nun talimatıyla ajan olarak değerlendirildi ve mardin'in bloka dağlarında denetim altına alındı. zeki'nin ölümle cezalandılması için apo tarafından selahattin demir görevlendirildi. selahattın apo'nun talimatını aldıktan sonra baka bir kiiyle bloka dağlarına gitti.o dağlarda devrimcilerle türk ordusu arasındaki çatısmayı elindeki dürbünle izledi. türk ordusuna karı çatımayı zeki palabıyık yönetiyordu. ve neticede zeki sekiz arkadaıyla birlikte ehit düünce selahattın'in görevini türk ordusu gerçekletırmi oluyordu.tapacak kadar sevdiği zeki'nin cesedi</Page><Page Number="139">bloka'da kalırken, selahattın bekaa vadisine dönerek tanık olduğu durumu anlatıyor ve artık kimseyle konumuyor. bir gece bir el bombası ve bir silahı yanına alarak kamptan ayrılıyor, bir đsrail sınır karakoluna intiharvari eylem düzenleyerek kendini imha ediyor.  6-yüzbai esat oktay yıldıran 1981-82 arasında diyarbakır cezaevinde görevliyken kırktan fazla tutsak katletti, kamuoyunda "diyarbakır celladı!" olarak tanındı.1988'de đstanbul kııklı'da öldürüldü.  7-1991 temmuz ve agustos aylarında biz ceza evlerinden tahliye olup mahsum korkmaz akademisi'ne gelenlere yönelik apo'nun yaptığı konumalar.temmuz çözümlemeleri iki cilt, agustos çözümlemeleri bir cilt, çadır sohbetleri bir cilt gibi kitaplarda toplandı. bu kitaplar incelendiğinde yukarda verdiğim uzun nutkun mantığıyla bu kitaplarda yazılı olanların birbirine aykırı olmadıkları görülecektır.  8-eski ei kesire yıldırım'ı kast ediyor.  9-"son değerlendırmelerle u sonuça vardım. siz daha yedi yaından itibaren kaybetmeye balamıınız. ben kendimi yedi yalarından itibaren çözmeye balarken, sizlerin de yedi yaından itibaren birçok pisliğe bulatığını görüyorum."(abdullah öcalan aralik 1992 çözümleme, talimat ve perspektifleri sh.226)  10-hasan, bingöl-selvi (kürtçesi siwun) bölgesinde ehit dütükten sonra orhan evini terk ederek dağa çıktı. 1992 ekim'inde güney kürdistan'da türk ordusuyla girdiği bir çatımada ehit dütü.  11-mahsum korkmaz akademi'sinde bir ders devresi yaklaık olarak üç ay sürüyordu. bu üç ayın ikibuçuk ayında ya ders komisyonları apo'yu ve apo'nun yaptıklarını anlatıyorlardı ya da apo kendi kendisini anlatıyordu. onbe günde hafif makinali tüfeklerin ve bazı basit patlayıcıların nasıl kullanılacağı kaba biçimde öğretiliyordu. askeri eğitim çok taliydi. öğrencilerin apo'yu tanıması ve ona tapması asıl amaçtı.  12-mustafa gezgör,1992'nin sonbahar aylarında yedi arkadaıyla birlikte suruç kasabasında bir evde kalırken, türk ordusu gece evin etrafını sardığında arkadalarıyla birlikte son mermiine kadar savaarak ehit dütü.  13-kitabı bilgisayara çekerken erich fromm'un sevginin ve iddetin kaynağı adlı kitabında "narsizm"le ilgili bölüm ulu önderimizin tahlilini tam verdiğinden, o bölümü aynen olduğu gibi dipnot olarak vermeyi gerekli gördüm.  "narsizmin akıllıkla delilik sınırında bulunan özel bir türü, olağanüstü bir güç ele geçiren insanlarda görülebilir. mısır firavunları, romalı sezarlar, borjiyalar, hitler, stalin, trujilo-bunların hepsinde benzer özellikler vardır. bu insanlar "mutlak güç" elde etmilerdir. ağızlarından çıkan bir sözle yaam ve ölüm konusunda olduğu gibi, hemen her konuda son kararı veririler. đstedikleri her eyi yapabilme yetilerinin sınırı yok gibidir. yalnızca hastalık ve ya ve ölümle sınırlandırılmı tanrılardır bu kiiler. đnsanın var olması sorununa, bu var oluun sınırların ötesine geçme yolunda umutsuz bir çabaya girierek çözüm bulmaya çalıırlar. ehvetleri, güçleri sınırsızmı gibi davranırlar. bu yüzden sayısız kadınla yatar, sayısız adam öldürür, her yere atolar kurar, 'gökteki aya el atmak gibi', olmayacak eyleri ele geçirmek isterler. varlık sorunu insani değilmi gibi davranarak çözme olsa da bir tür deliliktir bu tutum... kii tanrılamaya çalıtıkça kendini öteki insanlardan soyutlar. bu soyutlama onu daha da korkak yapar. herkes onun dümanı olur. bunların sonucunda doğan korkuya dayanabilmek için kii; gücünü, acımasızlığını ve narsizmini gittikçe artırır. sezar'a özgü bu delilik türü, u etken karımasaydı düpedüz delilik olacaktır. eline geçirdiği bu güçle sezar, gerçekliği kendi narsist dülerine göre çarpıtmıtır. herkese, zorla kendisinin bir tanrı, en güçlü, en bilge adam olduğunu kabul ettirmitir." (sh.64)  14-soytarı, avrupa'da kralların saraylarında kralları kızdırmadan, hiddetlendirmeden</Page><Page Number="140">onları güldürerek, eğlendırerek hatalarını dolaylı bir dil ve dolaylı olaylarla eletiren kiidır.  dalkavuk, asya'da hükümdarların saraylarında sultan ve padiahları güzel kelimelerle öven, onların yaptığı her ii, verdikleri her kararı uygulayan kiidır.  15-zindan direni konferansı olarak adlandırılan konferans, agustos 1991 tarihinde bekaa vadisindeki mahsum korkmaz akademisinde yapıldı. konferans balamadan bir ay önce apo, her gün günboyu konumalar yaparak, kendi deyimiyle diyarbakır cezaevi direnileri ve direniçileri hakkında "çözümleme"ler yaptı. bu "çözümleme"lerin konumaları teyp kasetlerine çekildi. ardından yazıya dökülerek tartıılmaz ayetler haline getirildi. bu ayetlerden "ağustos ve temmuz çözümlemeleri" adlı üç ciltlik kitaplar ortaya çıktı. konferans için oluturulan komisyonlar bu kitaplardaki ayetleri temel alarak, daha doğrusu kitaplarda yazılanları kağıda aktararak konferansa özet niteliğinde rapor hazırladılar. bu raporlar cezaevlerinden tahliye olup akademiye gelen yaklaık elli kiinin oyuna sunularak oy birligiyle kabul edildi. konferansın asıl amacı mehmet ener'i ölüme mahkum etmek, diyarbakır'da direnen ve ehit dümeyen, yani sağ olan direniçileri suçlu ilan etmek, kendisi ve kendisine bağlı oldukları için diyarbakır cezaevinde ehit düenlerin orada direndiklerini kabul ettirmekti.  16-hidayet bozyiğit 1976'larda pkk'ye katıldı. bilinçli, fedakar, atılgan, ölümden korkmayan, pek çok silahlı eylemi organize edip gerçekletiren bir militandı.12 eylül askeri darbesinden sonra lübnan'daki bekaa vadisinde silahlı eğitim gördü. uzun süre kürdistan dağlarında gerillacılık yaptı. apo'nun astyageslik yöntemleri karıında baka çare bulamadığı için bingöl anap milletvekili hakkı artukaslan aracılığıyla devlete sığındı ve devletle birlikte çalııyor.  17-gönül atay,1976'larda ankara tuzluçayır mahallesinde pkk'ye katıldı. uzun süre diyarbakır cezaevinde tutuklu olarak kaldı. ellibir gün ölüm orucuna dayandı. tahliye olduğunda gerilla savaına katılmak için am'a gitti. burada, apo'nun yanında astyageslik yöntemlere maruz kaldı. göz altında iken firar ederek, am'daki türk konsolosluğuna sığındı.  18-1992 yılında yargılandıktan sonra kuruna dizilerek öldürülen devrimcilerle ilgili bilgiler 1992 amed, dersim, botan konferans raporları,1992 telsiz konumaları ve arivdeki bazı raporlardan alınmıtır.  19-"toknahlet" kürtçenin bir lehçesi olan zazaca'da eytanın boynuna geçirildiğine inanılan tasmaya denilir.  20-hêvi türk (delal) 21 mart 1993 tarihinde mardin'in derik ilçesinde ehit dütü.  21-1991 yılından beri lübnan'daki bekaa vadisi'nde kürdistan'daki gerilla komutanlarıyla telsiz konumaları yapılıyor. karılıklı konumalar teyp kasetlerine alınıyor. bu kasetler çözülerek kitap haline getiriliyor. bu kitaplar talimat olarak dağdaki gerillaya ve bekaa'daki eğitim adaylarına okutuluyor.  22- almanya'da elime geçen ulu önderimizin "aralık 1992 çözümleme,talimat ve perspektifler" adlı kitabının kırkbeinci sayfasında roza'yla ilgili u satırlara rastladım. "ajanlık tabi, çok açık ajanlık! o diğeri vardı, roza miydi? tanıdınız değil mi? esmer yüzlü, diyarbakır'lı... nasıl yükleniyordu? derdi neydi? aslında beni ne bilir, ne tanır. đntikam alacakmı!.. buradan gidiyor, kaldığı evde bir delikanlıyla sabaha kadar konuuyor. duygusal iliki gelitiriyor, ertesi gün de 'nasıl yüklenelim, nasıl vuralım?' " diyor.  23-gılgamı destanı'ndan  24-topal osman, mustafa kemal'in talimati üzerine sinop'ta mustafa suphi ve onbe</Page><Page Number="141">arkadaını bir gemiye bindirerek karadeniz'de boğan mustafa kemal'in adamıdır.  25-abdullah öcalan kendisinden ziyade tıpkı stalin'e benzeyen tunçtan büstünü akademinin yönetim binasına dikmiti.  26-1993 yılının mayıs ayında güney kürdistan'da bulunan zelê kampına giden kürdistan ulusal meclisi milletvekillerinden bazıları bana "sakine'nin kampta hiç bir görev ve sorumluluğu yoktu, kötü bir muameleye tabi tutulduğu her halinden belliydi, kimseyle konumak istemiyordu." dedikten sonra osman öcalan'ın sakine için "bu er geç intihar eder." dediğini söylediler. bir milletvekili "sakine'ye baıma gelen kötü eyleri anlattım, dinledi. bir of çekerek' bir de ben baıma gelenleri anlatabilsem' dedi"  27-saime akın,1976'da urfa'da öğretmenken ulusal kurtulu saflarına katıldı. pkk-mk üyesiydi.12 eylül darbesinden sonra yurt dıına çıktı. apo diktatörlüğünü ilan ettiğinde aktif olarak karı çıktı. uzun bir süre güney kürdistan'daki lolan kampında tutuklanarak soruturması yapıldı. tüm ikence ve baskılara rağmen apo'nun diktatörlüğünü kabul etmedi, boyun eğmedi. sonuçta apo'nun talimatıyla kuruna dizilmeye götürülürken olayı izlemek istemeyen bir sorumluya "alçak kaçma! sen de gel, izle! izle de devrimcilerin cesaretini gör! yaasın hayrilerin, mazlumların, kemallerin pkk'si, kahrolsun apo'cu alçaklar! sizin sonunuz faizmdir!" diyerek son nefesini verdi.  28-24 ocak 1993 günü tc'nin kürdistan'daki uygulamalarını protesto etmek amacıyla kürdistan ulusal meclisi öncülüğünde bin kiinin katılımı, yirmibin kiinin ziyaretiyle balayan ve yirmidört gün süren açlık grevi.  29-mehmet tunç,1987 tarihinde mahsum korkmaz akademisinde kuruna dizildi. kuruna dizilme anında akademide görevli olan birisi bana olay hakkında unları anlattı."mehmet paris'te görevliyken annesi, babası, u anda hamburg'da oturan, imdi gerilla komutanı olan ali toprak'ın kız kardei hêvi (afak)'ye aık olmutu. hêvi'de paris'te görevliydi ve birbirlerini seviyorlardı. đkisi birlikte akademiye geldiler. hêvi güzel bir kız olduğu için önderlik onu evine aldı. mehmet tunç'ta korkusuz bir adamdı. bir gün apo akademi sahasında futbol oynarken herkes "hazır ol!" vaziyete geçmi onu izliyordu. onun bu tavrı apo'yu müthi kızdırmıtı. hêvi'yle olan ilikisini de biliyordu ve mehmet tunç'tan korkuyordu. bir gün sonra mehmet tunç apo'nun talimatıyla tutuklandı.'savaa gitmek isteyenlerin kafasını karıtırıyor gerekçesiyle kuruna dizdirdi. olayı ben de izledim. kuruna dizilme anı videoya da çekildi. silahlar patlayınca izleyicilerin arasında bulunan hêvi düüp bayıldı. mehmet tunç'un yargılama ve kuruna dizilme video kaseti daha sonra kadrolara izlettirilmek için almanya'ya gönderilirken alman polisinin eline geçti. bu kaset u an düsseldorf mahkemesinin dosyasındadır."  30-giessen konferansı,19-20 aralik 1992 tarihinde almanya'nin giessen kentinde yüzbin kürdistanlı tarafından avrupa'nın çeitli ülkelerinde seçilen dörtyüz otuz delegenin ve binin üzerinde izleyiçinin katıldığı kürdistan ulusal meclisi konferansi'da avrupa kürtlerini temsil etmek amacıyla onbe milletvekili seçildi.  31-komutan siyar, bekaa'daki son tutuklanmamda,"1992 telsiz konumaları" adlı kitabı okuduğumda, ulu önderimiz tarafından "mehmet ener'in adamıdır." diye kukulanılıyor. hatta "kesin onun etkisindedir," diyerek soruturmaya alınmak için yanına gönderilmesini buyuruyor. bu buyruk üzerine siyar, botan üzeri am'a gelirken yolda ehit düüyor. yargılamalık bir "hain!" iken ehit düünce "en büyük kahraman!" ilan ediliyordu.  32-kürdistan ulusal meclisi'nin feshi olayı bir darbedir. halk oyuyla seçilen milletvekillerinin bu durum karıında sessiz kalmaları utanç verici bir durumdur. oysa bu milletvekillerinin çoğu türkiye'deki darbeler arifesinde "apkasını alıp kaçan!" süleyman demirel'i bu tavrından dolayı eletirirlerdi. birkaç milletvekili hariç diğerlerinin meclisin feshine alkılarla yanıt verip canlarını kurtarmak istemeleri, onları demirel'in gerisine düürmütür.</Page><Page Number="142">33-fuat çavgun,1976'larda kürdistan bağımsızlık mücadelesine hilvan'da katıldı. ağabeyi halil çavgun feodal çeteler tarafından hilvan'da katledildikten sonra hilvan ve urfa'da faist çetelere karı silahlı mücadelede etkin bir rol oynadı. daha sonra tutuklanarak cezaevine konuldu.14 temmuz 1982 ölüm orucuna katıldı. ölüm orucunun kırk beinci gününde komaya girerek hastaneye kaldırıldı. daha sonra felç oldu. 1987 yılında diyarbakır cezaevinde memnuniyetsiz bazı arkadaları da yanına alarak bölgeciliği esas alan bir anlayıla cezaevi örgütüne karı darbe yapmaya kalktı.  34-ali rıza (mehmet çimen), avrupa örgütünün koordinatör yardımcısı olarak görev yaptı. onbir yıl cezaevinde yattı. 1992'nin ortalarında avrupa'ya geldi. ulu önderimizin kadın sorunuyla ilgili koyduğu yasakları çiğnedi. bu durumdan dolayı suçlu bir pozisyona düürülerek ilikileri askıya alındı. yargılanmak amacıyla ortadoğu'ya götürülmesi planlanırken, bilinmeyen bir nedenle almanya'nın bonn kentinde örgüt içinde görevli olan bacısını boğdu. bonn'da yakalanan ali rıza soruturmaya alındı. am'da bana anlatıldığı kadarıyla ifadesinde "bu dünyada (apo'nun dünyasını kast ederek) zavallıların yaamaya hakkı yoktur. bacım zavallıydı onun için boğdum. ben de zavallıyım, beni de öldürün!" dedikten sonra mart 1993'te buharlatırılarak yok edildi! abdullah öcalan, am'daki bir karılamamızda ali rıza'yi kast ederek "gördün mü canavarı? sizi cezaevlerinde nasıl canavarlatırmılar?" diye sorduğunda, ben canavarın kim olduğunu çok iyi biliyordum...  35-rewsen, almanya'ya geldikten yaklaık üç ay sonra bremen'de bir akrabasının evinde kaldığını ve apo'nun talimatıyla avrupa örgütünün merkez üyeliğine atandığını duyunca, kendisiyle telefon açtım. bu konumayı olduğu gibi aağıya aktarıyorum.  "alo, ben selim" "hangi yüzle benimle konuuyorsun, niye kaçtın?" "beni de yapsaydı, ondan sonra mı kaçsaydım?"  bir sessizlik oldu.  "bak rewsen, sana ve dokuz kıza yapılan her eyi biliyorum. senin karı çıktığını ve bazı kiilere söylediğini de biliyorum." "kim söyledi bunları sana?" "senin soruturmanı yapanlar söyledi. ayrıca cemil bayık, senin köylüm olduğunu öğrenince 'çok hafif bir kızdır' dedi senin için." "vay alçaklar! bu parti sırlarını niye söylüyorlar?" "bunlar ne zamandan beri parti sırları oldu?" "ben karı çıkmıım." "karı çıkman bir eyi ifade etmez. tutukladılar seni, objektif ajan olduğunu kabul ettin. bana da aynı eyleri yazdırmaya kalktılar." "benim bazı yetmezliklerim vardı." "yetmezliği olan kimdi? yargılanması gereken kimdi?" "senin vejincilerle ilikin var." "benim hiç kimseyle ilikim yok." "kitap yazıyor musun?" "her eyi anlatacağım. aklını baına topla. senin gibi onlarca bayanın öldürüldüğünü biliyorsun." "kafamı karıtırma!" "senin kafan zaten karıık." "bana çok önemli görevler verilmi, kendimi ispatlayacağım. bunları kimseye anlatma. seni öldürürüz! anlatsan da kimse inanmaz!" "seninle görümek istiyorum." "hayır, ben gidiyorum." telefon kapanıyor.  36-almanya'da ulu önderimizin "aralik 1992 çözümleme, talimat ve perspektifler" adlı kitabını okuduğumda bir grup bayana yönelik am'da yaptığı bir konumasında</Page><Page Number="143">kendisi hakkındaki "dedikodulara!" değinirken öyle diyor.  "imdi, benimle ilikilerin dedikodusu çok yapılmı onun için söylüyorum. đki ey vardır. ben veya benim çevrem, pek fark etmez. hatta parti, bütün olarak fark etmiyor. đlk gün gelipte 'kafamız karıtı, fazla anlamadık' ve hatta arkamızda her türlü fitne fesatı, ilk ilikilerde bile bizi böyle değerlendirirse bu insanın samimiyetine inanmak zordur. yani unu imdi nasıl sevebilirim? hepiniz, bir kadın, bir özgürlük savaçısı geldiniz. doğru dürüst anlamadan, tartımadan, yaamadan, benimle nasıl bazı ucuz, her eye giden yorumlara gidebilirsiniz? veya dedikoduları gelitirebilirsiniz? bu iki eyi gösterir. ya değiik amaçla geldiğinizi ya basit birisi ya da art niyetli olduğunuzu gösterir. veya olgun, tutarlı, mücadele dolu bir kiilik olduğuna iaret etmez. bu adı geçen kızlar diyelim. bilemiyorum, benim binlercesiyle ilikilerim olur. kim nasıl anlarsa anlasın. bazılarıyla yakınlıklarım olmusa, acaba nasıl olmalıydı? size söylüyorum." sayfa 81-82  aynı konuya ilişkin, aynı kitabın seksen altıncı sayfası şöyle: "bu konularda bütün gerçek ölçüleri bir tarafa bırakacaksın, birisini bulup fiskos edeceksin, bilmem 'bana nerde ne yapılmak istendi', bilmem 'bana nerede ne yapıldı' diyeceksin! bu utanmazlar hem çok ey vermek istiyorlar, hem de ardından bu tip eyler gelitiriyorlar. adı geçen bazı tiplerden bahsediliyor. đnsaf yani! kendileri 'çok ihtiyaçımız var, çok iyi olur' diyor, ardından bu tür fiskos gelitiriyor." diyor.  yine aynı kitabın seksendokuzuncu sayfasında kendisini bayanlara öyle sunuyor."yine açıkça söylüyorum. ben böyle bir savaçıyım. kızları çok severim, çok değer veririm. hepsini severim. đnanılmaz ölçüde her kızı bir tutku derecesinde, bir sevgili haline getirmeye çalıırım. yani fiziğinden tut, ruhuna, düünceine kadar ekil vermeye çalıırım. ben bu görevi yapmayı kendimde görüyorum. kendimi açıkça tanımlıyorum. tehlikeli bulursanız yaklamayın!"  1992'nin basında ben akademideyken, orada öğrenci olarak bulunan, daha sonra ulu önderimizin evinde uzun süre kalan sirvan kod adlı kız için aynı kitabın kırk beinci sayfasında unları söylüyor. "mülayimce bakıyordu, süzüyordu. kendine göre bizi tetkik ediyordu. aslında en az ilikim olduğu tip oydu. imdi anlatıyorlar 'đstanbul'a geldi' diyorlar ' okul çevrelerinde müthi bir anti önderlik propogandasına girimi.' o en azından objektif olarak ajan bir kiilikti."  37-kör cemal ve hogir, resmi ideolojiye göre "gerilla saflarında savaırken kitleyi ve gerillayı katletmilerdir, kontr-gerillanın adamlarıdır." deniliyor. oysa bunlar ulu önderimizin çizgisinin en iyi uygulayıcılarıdır ve çizginin ortaya çıkardığı ucubelerdir. 1990'da behdinan'da yapılan dördüncü kongrede bunların durumu mahkum edilmeye çalıılırken, mehmet ener u sözleri söyleyerek canını ortaya koymutur ve öldürülmütür."yalnız suçlu olan bunlar değil, u anda kongre toplantısında mevcut olan bütün eyaletlerin sorumluları suçlu konumdadır. biz u an bir suçlular topluluğuyla karı karıyayız. ben bütün bu arkadaların suçlu olduğuna inanmıyorum. eğer mutlaka suçlu aramak istiyorsak, suçu bu çizgide aramamız gerekiyor."  38-dilan, avusturya'dan am'a giden onyedi-onsekiz yalarında, sarıın güzel bir kızdı. bir buçuk yıl kadar apo'nun yanında kaldıktan sonra mart 1993 tarihinde onun talimatıyla londra'ya dil kursu için gönderilmitir.  isim dizini                                                            bölüm: isim dizini  bu bölümde, kitapta adı geçenlerin bugünkü durumlarını (ulaabildiğim kadarıyla) aktarmaya çalıtım...  1- ismail beikçi: kürt sorunu ile ilgili yazdığı kitaplarından ve kemalizm'e karı verdiği mücadeleden dolayı türkiye'de yaklaık olarak 16 yıl hapis yattı. öcalan yakalanarak türkiye’ye götürülünce derin bir suskunluğa gömüldü. görüleriyle ilgili ilk açıklamayı</Page><Page Number="144">yalçın küçük’ten aldım, aktarıyorum: bir noktada yine yanlı anlaılmak istemem, pek çok noktada birlikte düünüyoruz, ancak belki çok önemli bir noktada ayrı yerdeyiz. konumamız bu ayrılığı saptadı ve beni, bunları yazmaya yönelten nedenlerden birisi de bu ayrılığı tespit etmi olmamızdır; ayrılık, gürbüz anlatımların proteinidir ve demek, ayrı değerlendirme gözlemi, beikçi' nin verdiği büyük örneği daha netlikle görebilmeme yardım ediyordu, öyleyse aktarmak zorundayım. öyle, önemli bir kimlik, kiilik arayıından sonra kürtler içindeki bozulmada birleiyoruz, politik söylemin dinselletirilmesine de her ikimiz birlikte itiraz ediyoruz, birletiğimiz noktalar sayılmayacak kadar çok, ancak, đmrali discours'u ( düünce alıverii, küçük' e göre đmralı da düünce alıverii yapılıyor.sç) konusunda ayrılıyoruz. hoca, bu discours' un, kiilik ve kimlik arayıında önemli mesafeler kaydetmi kürtler arasında bir bozulmaya neden olacağını düünüyor ve net bir karı duru alıyor; ben ise hem bu discours'u doğru buluyorum, bir aamaya ulaılmıtır, bu bir ihtiyaçtır, böyle düünüyorum ve hem de, bazı kürt eflerinin tümünü buna bağlamasını ölçüsüzlük saymakla birlikte, kendimi böyle bir discours' un düünsel hazırlayıcıları arasında sayıyorum. bozulma teshisinde de kesinlikle birlemekle birlikte ben bozulmanın çok daha önce baladığına iaret ediyorum ve hala aynı değerlendirme noktasındayım; çok daha eski tarihli bozulma saptamalarımın büyük hoca tarafından da izlendiğini görüyordum ki, bu ayrıca önemlidir. daha da önemli olan ise udur; imdi beikçi, tıpkı balangıçtaki kadar düünce ve inançlarının adamıdır ve bozulan ve bozulmayı genileten yapı ve kadrolardan uzak durmaktadır.  beikçi, sadece ve sadece inançlarına göre ve kesinlikle çıkarsız davranmanın mükemmel örneğini vermektedir; yaptıklarını ve zahmetleri, bir birikim veya kariyer saymamakta, hadep' ten veya diyarbakır belediyesi'nden uzak durmaktadır. her ikisi de ortak bozulma tehisini kesinlikle doğrulamakta ve tam bir "öteki" davranıı ile beikçi' yi hiç tanımadıkları izlenimini vermektedirler; diyarbakır' a uçaklarla, ikinci cumhuriyetçi, amerikancı, tarikatçı, oligari kulları taıyorlar ki, imdi de bunları beikçi sanıp kucaklamaları mümkündür. bir eksiklik duyduklarını sanmıyorum; çünkü bu transformasyon (bakalaım sç) ve bozulma içinde, beikçi'yi bilmeleri imkansızdır ve layik oldukları ile kucaklamaları doğaldır, uzun sürmeyeceğini tahmin ediyorum. (yalçın küçük, ebeke, ygs yayınları, birinci basım ubat 2002 đstanbul, sayfa 272)  2- hasan deniz: bu güne kadar hakkında hiçbir bilgi alamadım. yaayıp yaamadığını bilemiyorum.  3- rıza altun: uzun süre öcalan'ın denetiminde am'da kaldı. apo'nun yaptığı "iç temizlik hareketinde" kullanıldı. güney kürdistan'a gönderildi. öcalan, đmralı 'ya gidip itirafçı olunca, kendi arkadalarına öcalan'ın itirafçı olduğunu söyledi. ama açık karı tavır alamadığı için, fransa'ya gönderildi. u anda, haziran 2000 de örgütün sorumlusu konumundadır.  4- mustafa karasu: apo'nun ayetleri" yayınlandığı tarihte avrupa'daydı. o tarihlerde avrupa ernk temsilcisi akif hasan'la yaptığı bir telefon görümesinde yaklaık olarak u cümleleri kullanmıtı: "akif, selim'in kitabını okudun mu? đkimiz yandık, çünkü ben ve senden "iyi" dirler diye bahsetmi, anlaılan yandık" demiti. ardından apo'nun talimatıyla avrupa'dan botan' a gönderilmiti. burada emdin sakık'ın denetimine verilmi, aağılanmı, yüzüne karı "sen ajansın" denilmi, unutkanlığı kendisine karı silah olarak kullanılmı, herkesin gözünde ise yaramaz, tasfiyeci dükün hale getirilmi, bu halini kendisi de kabul edince, öcalan'ın talimatıyla bakanlık konseyi üyeliğine atanmıtı. u anda güney kürdistan'daki gerilla kamplarında fiziki olarak yaıyor. 25 be yıldan beri karıında savatığı düüncelerin savunuculuğunu yapıyor. đtirafçı öcalan yakalandığında; mustafa karasu, sorgucularına aağıdaki ekilde anlattı: "avres (k) mustafa karasu: uzun süre cezaevinde kalmı. sorumluluklar yapmı. kırsala çıktığımızda iradesiz bir görünüm çizdi. bir iki yıldır pratiğini gelitirdiğini gördüm. bundan sonra pratik katkıları olur. dürüst ve bağlıdır. pratiğini gelitirirse ileride önemli yerlere gelebilir. mehmet ener'in sırtından yükselmitir." ( öcalan'ın sorgu ifadesi, bir yanılsamanın sonu, komal basım yayın, đstanbul, sayfa 359)</Page><Page Number="145">5- aysel çürükkaya: apo'nun ayetleri" yayınlandığı günden beri benimle birlikte her türlü zorluğa ve iftiralara karı direndi. u anda almanya'da yaıyor.  6- sait çürükkaya: 19 mayıs 2000 tarihinde bir gurup gerilla komutanıyla birlikte güney kürdistan daki gerilla kamplarını terk ederek süleymaniye'ye ulatı. burada "özgürlük insiyatifi" imzasıyla bazı açıklamalar yaptılar. bu açıklamalarda öcalan'ın tasfiyeci, ibirlikçi ve hain olduğunu söylediler. buna karı öcalan, idam hükümlüsü iken bu açıklamaları yapanlar hakkında idam fermanı çıkardı. sait ve arkadalarının türk devletinin eline geçmesi için bütün çabalarını harcadı ve adamlarını harekete geçirdi ama baarılı olamadı. neticede sait ve arkadaları öcalan'ın ihanetini geç fark ederek avrupa' ya geldiler. onları biraz dinleyince, yaananların sadece yüzde onunu yazdığımı anladım.  7- osman öcalan: güney kürdistan'da ağalık sistemi kurdu. mahiyetindeki gerillalar açlıktan perianken, mutfağında çalıan be bayanın hazırladığı lezetli yemeklerle beslendi. benim bir köylümün tarifiyle "eni ile boyu bir oldu." u anda hala güney kürdistan' da yaıyor. güney kürdistan'da ağabeyi abdullah' ın talimatlarını uygulamaktadır. ağabeyi abdullah, türk devletine teslim olduğunda, osman, ağabeyi hakkında kendi soruturmacılarına u bilgileri verdi: "osman öcalan: 1993 te idamla yargılandı. 5. kongrede bir kararla 2 yıllık süre tanındı. bunu baardı. ıran/ urmiye'de bir gün toplantı yaparak her iki eline silah almı ve "ya kabul ederim ya ölürüm" diye tehditlerde bulunmu. kongrede idam infaz kararı çıksa idi uygulattırırdım. ancak sonradan hatasını anlayarak kabul etti. pratik alanda deneyim kazandı. örgüt siyaseti hakkında baarılıdır. ıdeolojik yanı, doğru karar verme anlayıı iyidir. pratiklemede bazı zaafları var. hakurki' de kendi kendini alanda tutsak etti. araziyi kullanmayı hiç bilmiyor. (bir yanılsamanın sonu, komal basın yayın, đstanbul, sayfa 359)  8- abdullah öcalan: 09 ekim 1998 tarihinde suriye'den kaçtı. 16 ubat 1999 da kenya' nın bakenti nairobi' de; "iyi ki geldiniz, zaten siz gelmeseydiniz ben gelecektim" diyerek, türk istihbarat tekilatına teslim oldu. kendisini türkiye'ye getiren uçaktaki kameraya "annem türk tür, imkan tanınırsa devlete hizmet etmeye hazırım" dedi. türkiye'de uçaktan indirilirken türk bayrağını öperek alnına koydu. soruturmasında türk istihbarat tekilatı ve jandarmaya 36 klasör bilgi verdi ve itirafçı oldu.  9- hüseyin erdem: apo'nun ayetleri yayınlanınca ölümle tehdit edildi. bazı yayın organlarında aleyhine yazılar yazıldı. uzun süre tehlikelere karı kendini korumak zorunda kaldı.  10- salahattin çelik: med tv de çalıırken kovuldu. ne öcalan'la barıabildi, ne de savamayı göze aldı. "ağrı dağını kaldırmak" adlı bir kitap yayınladı. öcalan hakkında bildiklerinin yüzde onunu yazdığı için evi basıldı ve komaya sokuluncaya kadar dövüldü. u anda öcalan karıtı, ama ortama göre politika yapma yanlıı var. ne ii, ne de kebabı yakmak istemediği için, çiğ ete bakıp duruyor.  11- sakine cansız: güney kürdistan da 6 yıl aağılanan sakine, kelimenin gerçek anlamıyla bir kul haline gelmitir. bütün konumaları bakan' ile balar, bakan ile biter. u anda güney kürdistan da fiziki olarak yaıyor.  12- hüseyin yıldırım: "apo' nun ayetleri" yayınlanmadan kendisiyle görütüm. öcalan' ın kendisi hakkında yaptığı çözümlemelerin çoğundan habersizdir. 1994 ubat ayında kendisiyle đsviçre' de longo mayi örgütünün çiftliğinde bulutuk. bir hayli yalanmıtı. saçları bembeyaz olmutu. bir ayağı hafif aksıyordu. apo'nun bitip tükendiğini söylüyordu. cezaevi kadrolarını, öcalan'a karı tavır takınmadıkları için eletiriyordu. bir ara eim aysel kendisine: öcalan senin için "hüseyin đsveç'te bir adada yaıyor. be yüz đsveç polisi de kendisini koruyor" diyordu, dedi. hüseyin güldü ve tipik bir dersim'linin ivesiyle: "bacım, bacım ona demediniz mi, đsveç'in kocaman babakanı tek bir polis tarafından korunmadığı için çarının ortasında vuruldu. bu hüseyin kim oluyor ki, be yüz polis onu korusun?" dedi. hüseyin 1999 tarihinde "ema lenge" adlı bir kitap yazarak kemalistlerin dersim'de yaptığı katliamı anlattı. kitap türkçe ve fransızca</Page><Page Number="146">yayınlandı. đsveç diline çevriliyor. bazılarınca türk genel kurmayının ajanı olarak bilinen hüseyin yıldırım; dersim katliamını dünyaya izah ediyor. ulusal kurtulu mücadelesinin lideri olarak bilinen öcalan ise; türk genel kurmayına teslim olarak dersim katliami diye bir katliamın olmadığını đmralı'dan dünya' ya anlatıyor.   13- kesire yıldırım: kendisiyle görüemedim. sessizliğini koruyor.  14- selim çürükkaya: aponun ayetlerini yayınlayınca hakkında ölüm kararı verildi. kitabı okuyan okuyucular saldırıya uğradı. selim, avrupa’da saklanarak yaadı. yedi yıl içeriinde sekiz ev değitirdi. sırayla bremen, essen, duisburg, münster ve berlin kentlerinde oturdu. apo'nun ayetleri almanca'ya çevrildi. fischer verlag tarafından yayınlandı. almanya'nın büyük televizyonları ve gazeteleri kitapla ilgili kendisiyle söyleiler yaptı. 1999 da almanya pen merkezi kendisini exil programı çerçevesinde korumaya aldı. 1999 da ‚güvercini de vurdular’ adını taıyan bir romanı yayınlandı. halen almanya da yaıyor.  15- baki karaer: kendisiyle görüemedim. 1999 da đsveç’te bir kitabı yayınlandı. bu kitapta abdullah öcalan'ın 12 eylül 1980 öncesi mđt ajanı olduğunu iddia ediyordu.  16- ömer çürükkaya: dersim'de gerilla komutanı iken ali boğazı denilen mevkide bir baskın sonucu 1987 de yaamını yitirdi.  17- doktor baran: dersim'de gerilla komutanlığı yaparken kendinden -basın- söz ettirdi. halk tarafından sevildi. bu durumu içine sindiremeyen öcalan, doktor baran'ı yargılamaları için bir müdahale birliği gönderdi. bu birlik dersim'e ulaınca baran'ı tutukladı. öcalan'ın serxuebun gazetesinde yayınlanan görülerine göre: "baran gerillayı sivilletirmiti, her gün halktan yüzlerce sivil arabalarla kendisini ziyaret etmeye gidiyordu. bu yetmezmi gibi baran tunceli'de intihar eden türk binbaısıyla anlama yapmıtı. anlamaya göre baran gerilla saldırılarını durduracak, binbaı gerillaya karı operasyonlar yapmayacaktı." bu iftıralara boyun eğmek istemeyen baran, el bombasını göğsünde patlatarak öldü, öcalan'ı protesto etti. önce baran'ı hain olarak ilan eden öcalan, sonradan onun ölüsünü değerlendirerek "mantıklı " bir değerlendirme yaptı. bu değerlendirmeye göre; doktor baran bakan apo'ya çok bağlıymı, aldığı görevleri layikiyle yapamamı, bakanın huzuruna çıkmaya utanıyormu, bu utanç karıında intihar etmi. öcalan onun bu tavrını benimsememi, ama yine de onu af ederek ehit ilan etmi.  18- mecit gümü: diyarbakır cezaevinde itirafçıydı. öcalan'ın yanına gidince bekaa da gerilla komutanı olmutu. yine öcalan'ın emriyle gap eyaletine gerilla komutanı olarak atanmıtı. türk polisi tarafından bu alanda tutuklanınca tekrar itirafçı olarak türk televizyonlarına çıkmıtı. soruturmadan sonra tutuklanınca bir süre sonra diyarbakır cezaevi tutuklu sorumlusu olarak görev yaptı. tahliye olunca tekrar dağa gitmi ve gerilla da bölük komutanı olarak görev yapıyor.   19- faysal dunlayıcı: hala güney kürdistan’da yaıyor. o öcalan' in beyinsiz kulu rolünü oynuyor ama, öcalan ondan da üpheleniyor. türk devletine teslim olan öcalan kendi soruturmacılarına faysal dunlayıcı hakkında unları söylüyor: "faysal dunlayıcı: đngiltere' de 4 yıl kadar göz altında kaldı. avrupa ernk sorumlusu olup đngiliz istihbarat servisinin doğrultusunda faaliyet yürütür. bu ülke, benden sonra örgütün baına bu ahsı getirmek için uğraır." (soruturma ifadesi, bir yanılgının sonu, komal basın, yayın, đstanbul, sayfa 359)  20- hamili yıldırım: cezaevinden tahliye olunca am'a gitti. orada soruturmaya alındı. "cezaevinde direnen ben değildim, içimdeki öcalan, yani önderlik direnmiti " diyerek kendini öcalan'a kabul ettirdi. dersim'e gerilla olarak gitti. öcalan kaçıp türk devletine teslim olunca, bazı arkadalarıyla birlikte öcalan'ın ihanetine karı çıktı. arkadalarının bir bölümü çatımalarda yaamlarını yitirince tekrar öcalan'ın çizgisine uydu. u anda güney kürdistan da sabıkalı olarak yaıyor.</Page><Page Number="147">21- nesim kılıç: türkiye'de ki legal parti hep sorumluluğundan sonra avrupa' ya gönderildi. bir süre basın yayında çalıtı. güney kürdistan'a yollanarak orada tutuklandı. dokuz ay bir mağarada tek baına bırakıldı. ama nesim bir türlü değiemedi. ne açıkça karı koydu, ne de sistemin adamı oldu denilebilir. u anda onun tutuklu olduğunu biliyorum.  22- fevzi yöndem: d.bakır cezaevinde itirafçıydı, öcalan'ın yanına gidince gerilla komutanı oldu. kürdistan'a gönderilince türk askerinin eline geçti tekrar itirafçı oldu. kendisinden haber alınamadı.  23- mustafa göçmen: d.bakır cezaevinde itirafçı baıydı. bekaa'dan antep'e sorumlu olarak gönderildi. yakalanınca itirafçı oldu.  24- ali aksoy: güney kürdistan'da kalıyor, sistemin kuludur.  25- ferhan güllü: 1991 tarihinde đstanbul’a sorumlu olarak gönderildi. bir süre sonra tutuklandı. polis soruturmasında direndi. đstanbul cezaevlerinde sorumluluk yaptı. öcalan'ı gerçek yüzünü bildiği için tutukluları bilgilendirdi. öcalan henüz suriye'den kaçmadan "pkk de demokrasi yok, reel sosyalizm var" diyerek dıardan cezaevine gönderilen talimatlara uymadı. bu duruma kızan öcalan đstanbul cezaevleri yöneticilerini görevden aldı. ama ferhan ve arkadaları tutuklulara "seçim yoluyla yöneticilerinizi seçin" önerisinde bulunarak tekrar kendilerini seçtirince öcalan'da bir ey yapamadı. öcalan 1999 da türk devletine teslim olunca ferhan ve arkadaları öcalan'ın ihanetine ortak olmadıklarını duyurdular.  26- zeki yılmaz: đdamlıkken öcalan tarafından af edildi. tanıdığım bir gerilla komutanı botan'da kendisiyle karılamı, ikisi arasında güven bağları gelimi. bayağı tedirginmi, "bana biraz sahip çık, bu köylü mantıklılar beni öldürürler" demi. u anda güney kürdistan'da yaıyor.  27- cahide ener: yaadıkları bir roman, ne zaman bu roman yazılacak bilemiyorum. avrupa' nın bir ülkesinde yaıyor. evli. đki çocuğu var.  28- roza: öcalan'a boyun eğmek zorunda kaldı. avrupa'ya görevli olarak gönderildi. ortamı değerlendirdi. fırsat bulunca örgütle olan ilikilerini kesti. imdi avrupa'nın bir ülkesinde müzik okulunda okuyor. kendi direniine sahip çıkmadığımız, sessiz kaldığımız için bize kızgın. đ iten geçince artık bir eyler yapılamaz diyor. bir de kürt'ten adam çıkmıyor inancında.   29- cem: kendisinden hiçbir haber alamadım.  30- seyfettin alus: halep' te sorumluyken tutuklanarak bekaa vadisine getirildi. burada tutuklandı. "kadın sorunu var" gerekçesiyle yargılandı. đstenen özeletiriyi vermeyince uzun süre tutuklu kaldı. buradan güney kürdistan'da bulunan gerilla kamplarına gönderildi. fırsatını bulunca mesut barzani'nin hakim olduğu alana kaçtı. altı yıldan beri o bölgede yaıyor.  31- haydar kaytan: med tv’nin bir programında izlemitim. haydar: "bazıları bana, önderlik senin arkadaındır. pkk’yı birlikte kurmusunuz. neden o kadar sana kızıyor, neden karı çıkmıyorsun?" diye soruyorlar ve beni önderlikle karı karıya getirmek istiyorlar, diyor ve ekliyordu: benim sorumlu ve eski kadro olduğuma bakmasınlar. ziya paa'nın sözünü hatırlasınlar: "bed asla necabet mi verir hiç üniforma, zerduzt palan vursan eek yine eektır" demiti.  32- meral kıdır: đstanbul'a türkiye partisi sorumlusu olarak gitti. türk polisi tarafından tutuklandı. öcalan teslim olunca pkk merkez komite üyesi mehmet can yüce ile birlikte öcalan'ın ihanetine karı çıkarak pkk devrimci çizgi savaçıları adı altında bir örgüt</Page><Page Number="148">kurduklarını açıkladılar. neden öcalan'a karı olduklarını ’bir yanılsamanın sonu’ adlı kitapta izah ettiler.  33- sait demir (mesut): kürdistan'a gerilla komutanı olarak gönderildi. 1986 tarihinde "aponun ayetlerini" okudu. d.bakır bölgesi gerilla komutanı sait çürükkaya'ya "kitapta anlatılan her ey gerçektir" dedi. 1987 tarihinde öcalan'ın talimatıyla dağda tutuklanarak güney kürdistan'a götürüldü. burada uzun süre tutuklu kaldı. kendisine yük taıtıldı. kendini ispatlaması için cephe çalıanı olarak bingöl'e yollandıktan bir süre sonra bir dağda ölüsü bulundu.   34- akif hasan: her eyi bilmesine rağmen, öcalan’ın am'dan kaçtığı tarihe kadar, avrupa'da sorumlu olarak kaldı. bildiklerini ve gördüklerini dı ilikilerde çalıan kadrolara anlattı. öcalan am'da akif'i tutuklamaya çalıtı. ama beceremedi. kendisi roma'da "tutuklu" olarak akif'in eline dütü. onun ne kadar zavallı, korkak ve dükün birisi olduğunu akif daha iyi anladı. öcalan türk devletine teslim olunca; akif, öcalan'ın örgütüyle ilikilerini kesti.  35- abdurrahman ve emine: abdurrahman ve emine serbest bırakılmılar. emine babasının evine gönderilmi. abdurrahman, mahsum korkmaz akademisinde eğitime alınmı, buradan firar eden abdurrahman, lübnan da kalan emine'yi evinden alarak kayıplara karımı. bu güne kadar kimseler izlerini hiçbir yerde bulamamı.  36- resul: gerilla komutanı olarak kürdistan'a gitti. 1997 de bir çatımada yaamını yitirdi.  37- bilge: güney kürdistan'a gönderildi. orada uzun süre kaldı. öcalan türkiye'ye teslim olunca rusya'ya sorumlu olarak gitti. burada örgütü terk ederek almanya'ya geldi. u anda almanya'da yaıyor. yazmanın ve anlatmanın bir yararının olacağına inanmıyor. "ben gördüklerimi anlatırsam yer yerinden oynar ve bütün kürtler fait olur" diyor.  38- azman: gerilla komutanı olarak serhad, (kars'a) gönderildi. buradan dersim'e geçti. gerilla komutanı emdin sakık'la araları açıldı. emdin'i parti çizgisini uygulamamakla suçladı. gerilla saflarından kaçarak đsveç'e geldi. emdin sakık am'da öcalan tarafından tutuklanınca, kendisine yapılan çağrıya uyarak tekrar am'a gitti. burada emdin aleyhine ifadeler verdi. öcalan türk devletine teslim olunca, örgütle olan ilikilerini keserek ermenistan'in bakenti erivan' a gitti. burada telefon üzeri güney kürdistan'da özgürlük insiyatifi adlı oluumu oluturan gerillalarla iliki kurduğu gerekçesiyle, cemil bayık'ın talimatıyla vurularak ağır yaralandı. u anda almanya'da yaıyor.  39- batmanlı sakine: öcalan'a teslim oldu. am'dan güney kürdistan'a yollandı. kadın partisi yöneticisi ve karargah yönetim üyesi görevlerinde bulundu. özgürlük insiyatifi ile ilikide olduğu gerekçesiyle mayıs 2000 tarihinde tutuklandı. đmrali'daki öcalan'ın talimatıyla serbest bırakıldı. güney kürdistan' da yaıyor.  40- fuat çavgun: örgütün münih'teki derneğinde 7 ay göz altında yaadı. "apo'nun ayetleri"ni okuyunca benimle görütü. tedavi olmasına örgüt izin vermiyordu. kendisine yardımcı oldum. uzun süre hastanelerde kaldı. durumu giderek düzeldi. bilmediklerimin hepsini bana anlattı. sahip olduğu bilgiler, tanık olduğu olaylar, bildiği sırlar onu ölüme mahkum etmiti. bir mucize eseri yaamda kaldı. hala yaıyor. suskun ve içine kapanık.  41- duran kalkan: hala öcalan'ın bakanlık konseyi üyesi. öcalan'ın avukat görümesi notlarında "müdür" olarak geçen kiinin duran kalkan olduğuna inanıyorum. eğer "müdür" duran kalkan'sa, duran 2000 yılının mart ve nisan ayında suriye üstü đmralı'ya gelmi, burada bir süre öcalan'ın yanında kalmı. tam yetkiyle donatılarak güney kürdistan'a yollanmıtır. 2000 yılının mart ve nisan ayında duran kalkan, avrupa' ya gitmek için suriye'ye gittiği, bir ay sonra geri döndüğü biliniyor. ve geri döner dönmez "yeni süreç" olarak bilinen đmralı ihanetinin teorisinin duran kalkan tarafından gerillalara kabul ettirilmeye çalııldığı da biliniyor. "müdür" ve duran kalkan üzerinde ileride çok</Page><Page Number="149">ey konuulacak. ben geleceği iaret ediyorum.  42- helin - mazlum: örgüt tarafından takibe alınıp uygunsuz vaziyette yakalanınca kaçmak zorunda kaldılar. daha sonra evlendiler. örgütten gizli olarak almanya'da yaıyorlar.  43- oktay: basından sonra med. tv' de çalıtı. öcalan kaçmadan örgütle ilikilerini sınırlandırdı. dersim'li bir bayanla evlendi. öcalan teslim olunca örgütle olan tüm ilikilerini kesti, avrupa'da yaıyor.  44- memi dayı: apo'nun ayetleri yayınlanınca, benden istediği kitapları el altından tanıdık ve güvendiklerine satıyordu. apocuların yanında ise aleyhime propoganda yapıyordu. daha sonra vefat etti.  45- akbulut (ismail sayan): güney kürdistan'da osman öcalan tarafından öldürülmek istendi. ben, lübnan'dan kaçmadan önce akbulut'u öldürüp kürdistan ulusal meclisinin feshini ona yükleyeceklerdi. ben kaçınca muhtemelen akbulut ölümden kurtuldu. osman öcalan tutuklandığını yazdığı özeletirisinde "đsmail'i yapının karısına çıkarıp kuruna dizecektim. fakat yapıyı buna hazırlayamadığım için, onu đran'a göz altında tutmak için gönderdim," diye yazmıtı. đran'da gidiatın kötü olduğunu fark eden đsmail, cebindeki para ve pasaportla tahran’a kaçıyor. bir uçağa binip almanya'ya geliyor. burada örgüt tarafından sorguya alınıyor. duisburg'da ki bir dernekte halkın huzurunda özeletiriye kaldırılıyor. đsmail daha sonra berxuedan gazetesinde yayınlanan bu özeletirisinde unları söylüyor. "ben yüzlerce halk çocuğunu buradan savaa gönderdim. kendim savatan korkarak kaçtım. sizden özür diliyorum. ama ben önderliğe bağlıyım. selim çürükkaya gibi önderlik karıtı değilim." bu öz eletiriden sonra đsmail'e "evinde kalamazsın, bizim denetimimizde hollanda'da kalacaksın" denilerek götürüldü. bir süre sonra trafik kazasından öldüğü açıklandı.  46- ismet sezgin (maallah öztürk): öcalan maallah'ı güney kürdistan’dan kuzey kürdistan' a savaa göndermek istedi. dizlerini döven "savaçı" maallah'ın "ben yalı bir adamım nasıl savaırım?" diyerek ağladığını anlattılar bana. onu korkutmak isteyen, kurnaz öcalan, onu tekrar avrupa'ya yolladı. maallah sahibine hamd ederek gemisini yürütmeye devam ediyor. öcalan sistemini almanya’nın sosyalamt’ına tercih ediyor. çünkü gelirinin daha fazla olduğunu düünüyor.  47- cemil bayık: renksizliğini hala sürdürüyor. öcalan ihanet ettiği zaman kardei osman bile abdullah'ın çözüldüğünü yakın çevreine söyleyerek "talimatlarına bundan sonra uymayalım" derken, cemil hiçbir yorum yapmıyordu. türk istihbaratının soruturmasında olan öcalan cemil'i ebediyen susturmak için u suçlarını açıklıyordu: "cemil bayık: askeri ve pratik alanda zayıftır. bana bağlıdır. birey olarak çok öne çıkarsa genelde perspektif verebilir. dar bir sahada pratiklemesi zayıftır. genelde cephe gerisinde kalır. eğitimlerde yararlı olur, sava içerisine girmez. 1982 yılında bir mağarada 17 kadroyu yaralı oldukları ve ele geçmemeleri için karargahta, 13 kadroyu ise disiplini sağlamak için öldürtmütü" soruturma ifadesi, bir yanılsamanın sonu, komal basın yayın, đstanbul, sayfa 358) türk devletinin eline geçip itirafçı olmasınlar gerekçesiyle yaralı 17 yurtseveri gözünü kırpmadan kuruna dizen cemil bayık'ın, türk devletinin eline geçen öcalan'ın itirafçılığına alkı çalması trajedisini kim izah edecek?  48- timur sayan: öcalan kürdistan ulusal meclisini fesih edince fransa'ya döndü. örgütle ilikisini keserek yarıda bıraktığı üniversiteye devam etti. en iyi dereceyle okulu bitirdi. hazırladığı tezle politika doktoru ünvanı kazandı.   49- rifat amca: avrupa'ya dönünce, bildiklerini sadece yakın çevresine anlattı. ve suskun kaldı.  50- murat dağdelen: öcalan'ın kürdistan ulusal meclisini fesih etmesini güney kürdistan'da açıkça eletirdi. tehdit edildi. yalnız baına bırakıldı. ölümü ve</Page><Page Number="150">tutuklanmayı göze alarak pasaportsuz, kimliksiz đran üstü đstanbul'a kadar geldi. oradan almanya'ya ulatı. bazı gazetelerde makaleler yazarak öcalan ve sistemini anlatmaya çalıtı. u anda almanya'da yaıyor.  51- metin cansız: kürdistan ulusal meclisi fesih edildikten sonra hollanda'ya döndü. o güne kadar bilmediği pek çok eyi öğrendi. siyasetin kendisine göre bir i olmadığını anlamı olacak ki, ticaretle uğramaya baladı.  52- zeki (ismail özden): öcalan sisteminin istediği kiiliksiz ve bilinçsiz tiplerdendir. hala da öyledir. bir ara alman polisi tarafından tutuklandı. imdi đran'da olduğu söyleniyor.  53- hamza bindal: öcalan am'da kaldığı müddetçe evinde kaldı. onun bütün suçlarına, cinayetlerine ve tecavüzlerine tanıktır. u anda güney kürdistan'da yaayan ve örgüt içinde kalan tek tanıktır.  54- hamit: 1990 tarihinden beri öcalan'ın evinde kalıyordu. kaldığı evde, am'da, bekaa vadisindeki sırların çoğunu biliyordu. đç temizlik hareketinde kullanılan kanlı bir bıçaktı. 1997 tarihinde öcalan'ın evinde kalan evin' le ilikisi olduğu anlaıldı. yargılanarak idam cezasına çarptırıldı. suriye kürtlerinden olduğu için idamı infaz edilemedi. güney kürdistan'daki gerilla kamplarına gönderildi. hamit, yakın bir zamanda bu kamplardan kaçarak ynk bölgesine sığındı. kelimenin gerçek anlamıyla öcalan ve sisteminin karakutusudur.  55- ahmet: öcalan'ın evinde uzun süre kaldı. ona kuryelik yaptı. 1990 - 1993 tarihleri arasında bekaa'da eğitim görmek amacıyla am'a giden herkes ahmet vasıtasıyla bekaa' ya ulatı. 1995 haziranında öcalan'ın evinde kalan bir bayanla kaçtı. bir gün sonra bu bayanla birlikte öldürüldü.  56- fevzi: bat eyaletine, (adıyaman, maras, antep) gönderildi. bir çatımada öldüğü söylendi.  57- orhan aydın: am'a gidince ölüm orucunu bıraktı. süre içinde sağlığı düzeldi. 1996 veya 97 yılında am'da tutuklanarak lübnan'ın barelias kasabasına götürüldü. burada ikenceyle öldürülerek bir çukura gömüldü. orhan aydın'ın neden öldürüldüğü konusu yakın zamana kadar benim için de bir sırdı. bundan üç ay önce bulutuğum eski bir arkadaımdan olayın iç yüzünü öğrendim. đlk olarak burada yazıyorum: arkadaım uzun süre cezaevinde yatıyor. tahliye olunca am'a gidiyor. burada bir süre eğitim görünce halep'e sorumlu olarak atanıyor. öcalan'ın halep'te olduğu günlerde; bayan gerilla adaylarının eğitim gördüğü, öcalan'ın deyimiyle yoğunlatığı bir villaya gidiyor. binanın alt katında kalan bayan arkadaa suların kesildiğini, su vanasından anlayıp anlamadığını soruyor. arkada "anlıyorum" deyince, onu çatı katına yolluyor. çatı katında vanayı kontrol edip aağı inmek isteyen arkada; orta katta bazı tuhaf sesler duyuyor. bir kapı aralığından bakıyor, gözlerine inanamadan, orgazm olmak üzere olan kızın gözlerinin görüntüsünü hafizasında taıyarak aağı doğru kouyor, bu binayı terk edip baka bir eve gidiyor. akam üstü öcalan arkadaı çağırıyor. aralarında u diyalog geçiyor:   - bu gün neden yukarı çıktın? - bakanım vanayı tamir etmek amacıyla çıktım - đzin alınmadan basit bir memurun evine bile girilmeyeceğini bilmiyor musun? - (gözlerimi yere diktim) - orhan aydın'ı tanıyor musun? - tanıyorum! - nerede olduğunu biliyor musun? - hayır! - o da bu tür ilere burnunu soktu, yerin altına gömdük. - (tekrar gözlerimi yere diktim) - seni de onun yanına göndereyim mi?</Page><Page Number="151">- siz biliyorsunuz bakanım!  58- filozof (halit yıldırım): öcalan'ın zindanında tutukluyken gardiyanımdı. lübnan'ın barelias kasabasından avrupa'ya gönderildi. almanya ve fransa'da görev yaptı. almanya'da tutuklandı. bir süre serbest bırakıldıktan sonra bir nevi örgütten kovuldu. tekrar tutuklandı. imdi almanya'nın dortmund kentinde tutukludur. yüce önderin alçaklığını çoktan anlamı ama ne yapacağını bilemeyecek durumda.  59 emdin sakık : 1997 tarihinde yargılanmak amacıyla d.bakır bölgesinden am'a çağrıldı. burada aağılanarak prestiji sıfırlandı. anadolu'nun toros dağlarına bir gurup gerilla ile bir nevi ölüme gönderildi. durumu fark eden emdin gurubuyla am'a geri döndü. onu am'da öldüremeyeceğini anlayan öcalan, kongre toplantısına katılması gerekçesiyle güney kürdistan'a yolladı. öldürüleceğini anlayan emdin kaçarak behdinan bölgesindeki barzani güçlerine sığındı. haberi duyan öcalan med-tv deki bir canlı yayın programına telefonla katılarak: "emdin sakık bizden kaçmı, mesut barzani güçlerine sığınmmitır. türk genel kurmay yetkililerine sığınıyorum, sizin 33 askerinizi öldüren o dur. sizde eref ve haysiyet varsa gider alırsınız" dedi. bu çağrıdan bir süre sonra emdin sakık ve kardei arif sakık bir operasyon sonucu tutuklanıp diyarbakır'a götürüldüler. orada iradeleri kırıldı. ve irade kıranlar gibi ifade vermeye baladılar.  60- ükrü hoca (ükrü gülmü): türkiye' de basın koardinatörüyken öcalan'ın emriyle görevine son verilerek soruturmaya alındı. öcalan'ın bir yazıını eletirince avrupa'ya kadar getirildi. burada bazen öcalan'ın çizgisini savundu, bazen karı çıktı. bir ara öcalan'a eytandır dedi, bir ara bakanımdır açıklamasında bulundu. niye hoca böyle yapıyorsun dediğimde: "ne yapayım aağı tükürsem bıyık, yukarı tükürsem sakal" deyince, "aağı veya yukarı değil, dırekt tükür hocam" dedim. hoca almanya'da yaıyor. đki adet kitabı yayınlandı. biri almanca olarak çıktı. www.nasname. de sitesinde yazıları yayınlanıyor.   61- kemal okutan: u anda hadep te görevli.  62- serhat bucak: am'dan avrupa' ya dönünce hızlı apo'cu oldu. "ben bakanı görünce kiiliğimi buldum" dedi. öcalan türk devletine teslim olup ilkel kürt milliyetçiliğine karı olduğunu söyleyince, serhat bucak yazdığı makalelerin satır aralarında ilkel kürt milliyetçisi olduğunu yazarak öcalan gibi düünmediğini bazı çevrelere bildirmek istedi.  63- selim fırat: ben barelias'tan firar edince aleyhimde batan sona yalanlarla dolu bir yazı berxwedan gazetesinde yazdı. bu yazıdan sonra öcalan'ın gözüne girdi. geçimini öcalan'ı övmekle sağladı. kürt dalkavuk geleneğinin tipik bir prototipi olarak hala berlin'de yaıyor.  64- haluk ve emine: emine güneybatı eyaletinde, haluk güney kürdistan'da yaamını yitirdi.  65- hacer: güney kürdistan' daki gerilla kamplarında yaıyor.  66- ömer: đtirafçı ve ajan olduğu gerekçesiyle öcalan'ın adamları tarafından cezaevinde boğdurularak öldürüldü.  67- revsen: öcalan tarafından beni öldürmek amacıyla am'dan almanya'ya gönderilen ahmet yavuz, köln'de apo'nun ayetleri adlı kitabımın içeriğini öğreniyor. olayların iç yüzünü revsen'den öğrenmek istiyor. gerçegi öğrenince o da bunalıma giriyor. öcalan'ın talimatıyla almanya'da tutuklanınca revsen am'a, ahmet yavuz atina'ya gönderiliyor. bir fırsatını bulup atina'dan kaçan ahmet yavuz, almanya' ya geri dönünce alman polisi tarafından tutuklanıp mahkemeye çıkarılıyor. uzun bir süre tutuklu kalan yavuz, tahliye olunca, örgüt ile olan bütün ilikilerini kesiyor. u anda almanya'da yaıyor.  68- ilhan kızılhan: 1994 yılında güney kürdistan'dan dönünce med tv de çalıtı.</Page><Page Number="152">öcalan' ın çizgisine uymadığı için kovuldu. duisburg'da saldırıya uğradı, kaburga kemikleri kırıldı, öcalan ve sistemiyle ilikisini kesti, bilebildiğim kadarıyla almanca birkaç kitabı yayınlandı. köln'de yaıyor.  69- zeynep dere: kürdistan ulusal meclisi için gittiği güney kürdistan'dan döndü. hayatının en büyük felaketini atlattığına inandı. ayrıldığı i yerine tekrar döndü. đki çocuk annesi oldu. almanya' da yaıyor.  70- dilek kurt: soy ismi kurt, ama gerçekte bir koyun olan dilek, güney kürdistan'dan dönünce avrupa' nın bir çok ülkesinde örgütte sorumluluk aldı. öcalan'ın ardından gidip türk devletine teslim oldu.  71- meryem çolak: meclis toplantsı için gittiği güney kürdistan'dan dönmedi. gerilla saflarına katıldı. bir çatımada yaamını yitirdi.  72- varsin: bekaa vadisinde "deli olmu" gerekçesiyle kuruna dizilerek öldürüldü.  73- naif kurt: stockholm'da yaıyor. apo' nun ayetlerinin bilgisayara çekilmesinde ve yayına hazırlanmasında bana yardımcı oldu. o dönemde buna cesaret edecek adam bulmak çok güçtü. naif, bu cesareti gösteren ender kiilerden biridir.</Page></Pages></Search>